Şiir ve İnsancılık
Ağustos 18, 2008
Bu ne durgunluk Senatoda,
neden yasamaz olmuş senatörler?
Barbarlar geliyormuş bugün.
Yasamanın gereği var mı?
Barbarlar yasa koyarlar gelince.
Konstantin Kavafis-Barbarları Beklerken
Bir kadın-bir kadın heykeli.
Bir elinde Özgürlük dedikleri kağıt parçasını
Tarih dediğimiz kağıt tomarını tutmaktadır,
Adı dünya olan bir çocuğu boğmaktadır öteki eliyle.
Adonis-Newyork’a Mezar
Şiirin insan yanı önemli olduğu kadar, ihmal edilmiş, savsaklanmış bir konudur. Hemen bütün incelemeler, soruşturmalar şiirin biçimsel yanı üzerinde dururlar. Hem de bu tür yazılardaki anlayış şiirin bilgi işi olmadığı vurgusunu da yapar. Buna karşın, şiirin insan yanı üzerinde pek durulmaz. On dört yaşındaki kızıma da şiir ve insan sözcükleri sana ne çağrıştırıyor diye sorduğumda, zaten şiirin insansız olamayacağını, insan tarafından, insan için yazıldığını söyledi.
Önyargısızca söylendiği için önemli olan bu sözler şiir insan ilişkisindeki gerçeğin abecesini ortaya koyuyor. Sanatın her dalındaki gibi, şiirde de insan başat unsurdur. Değerli düşünür Nermi Uygur şöyle yazar: “İnsan olmasaydı edebiyat da olmayacaktı. Diliyle, çalışmasıyla, biçimlendirme gücüyle insandır edebiyat yaratıcısı. Edebiyat yapıtının yöneldiği ortam da insan ortamıdır: insan içindir edebiyat; insandır edebiyat yapıtını okuyan, anlayan, verimlendiren; insana sunulmuştur edebiyat, insandır edebiyatı değerlendiren. Bu da kimsenin gözünden kaçmayan bir olgu. Nitekim insancı (hümanist) edebiyat öğretileri, edebiyat yaratılarının hem neden hem de etki yönünden insanı koşul tutmasında pekiştirirler kanıtlarını. (…)Şiire gelince, şiirden içeri ne girmişse insan yorumudur, insan bilincinin işleyip yoğurmadığı hiçbir şey yer alamaz şiirde. İnsansız evrenin, taşı toprağı, göğü yıldızıyla insansız doğanın, insandan bağımsız kurulu düzeniyle nesnelerin yansıdığı dizelerde bile, insana özgü bir yönelişin sarıp sarmaladığı, bu yönelişle belli bir biçim kazanmış olan evren, doğa, nesne çıkar karşımıza”(Uygur 1985:14, 22, 23)
İnsanın alçaltılması, yoksullaştırılması, eğitimsizleştirilmesi, kültürsüzleştirilmesi, her yolla sömürülmesi tarihte de hiç eksik olmadı Elbette bile isteye oluşturulan bu kötülüklere başkaldırı da Spartacus’tan bu yana, tarihin en doğal ve gerekli olgusudur, yalın gerçeğidir. Bu insanın yanında yer almaktır, insancılıktır (hümanizm). İnsanlığın acılar içinde kıvrandığı, emperyalizmin oluk oluk çocuk kanı akıttığı, parlamentoları baskı altına alıp kendi çıkarı için kanı akıtılacak, canı alınacak asker istediği günlerdeyiz yine.
İnsancılık, Ortaçağ kilise baskısıyla yok edilemeye çalışılan antik çağ kültürünü yeniden kurmuştur. Varlık bulmasını sağlamıştır. Antik kültürü hareket noktası olarak belirlemiştir. Demek ki, insancılık Kilise’yle simgelenen baskıcı, bireyin düşmanı cemaat yapılanmasına karşı başkaldırıdır. İnsancılık anlayışında birey ve bu dünya temel değerdir, öznedir. Tekil olarak insan, tüm insanlıktan sorumludur. Rönesans’la girilen yeni evrede ise, genelde insan bilimleri olarak nitelenebilecek alanlardaki incelemelerin, yalnızca nesnel değil, yaşamla bağları olan, soluk alıp veren nitelikte olmaları amaçlanmıştır. 1450’den sonra, insancılık anlayışı değişime uğramış, Hıristiyanlığın temel ilkelerine dönüş savunulmaya başlanmıştır. Diğer deyişle insancılığın altın çağı sona erdirilmiştir.
İnsancılığın kaynakları 14. yüzyılın başlarına uzanır. Dante’nin İlahi Komedya’sı, bazı hoşgörüsüz yanlarına, Müslümanlara, putataparlara, paganlara neredeyse kılıç çeker bir yaklaşımı taşımasına, oryantalizme kanıt oluşturabilecek ayrıntılarına karşın (Said 1998:100-104):, içerdiği dilsel varsıllık nedeniyle Avrupa kültürünün, giderek de evrensel kültürün çok seçkin bir yapıtıdır. Boccaccio’nun Decameron’u, Ortaçağ’ın din baskısına başkaldırıdır; yazarının sevmediği yapıtı da olsa, yeni insanı en iyi ortaya koyan belgedir. İtalyan Rönesansı’nın edebiyat alanındaki başyapıtıdır Decameron.
Petrarca İç Dünyam adlı yapıtında Latin yazarlarının sağladığı birikimle şiirde yeni bireyi işlemiştir. Matbaanın bulunmasının ardından; Rabelais’in Gargantua’sı, Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü, Thomas More’un Ütopya’sı Montaigne’nin Denemeler’i, Shakespeare’in eşsiz şiirleri ve oyunları, günümüzün özgür bilincine de ışık tutan büyük yapıtlardır.
Genel anlamda edebiyat, özelde ise, en eski tür olan şiir insanlık acılarının (acı sözcüğü ne kadar karşılayabilir ki?) en yakın tanığı olmuştur. Bu ise rastlantı olmasa gerek. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı, çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo ünlü yapıtı Sefiller’in başında, bu dünyada bunca yoksulluk, eşitsizlik, zulüm oldukça Sefiller gibi yapıtların hep olacağını söyler. Şöyledir bu bölüm:“Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu, insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” Bu kanıtlar daha da çoğaltılabilir. Erich Marie Remarque, Arthur Koestler, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu …
Thomas Stearns Eliot’un insancılığa bakışına, bir yere kadar nesnel olmaya çalışsa da, dinsel tutuculuğu damgasını vuruyor. Ona göre iyi bir Hıristiyan olmak insancılıktan da önemlidir, önde gelir: “Bana göre, bu insanca değerler, insan iman seviyesine erişmedikçe, yerlerini kolayca hayvanca olanlara bırakabilirler.” Eliot, cehennem korkusu, cennet vaadi olmadan iyi, doğru, güzel, merhametli olmanın asıl erdemi oluşturacağı gerçeğini düşünemiyor. Ve sürdürüyor yazısını: “(H)erhangi bir hümanist geleneğin Hıristiyanlık geleneğine eşit olabileceğini düşünmek mümkün değildir. (…)Hümanizm, varlığını kendisinden önce var olan başka bir felsefeye veya değer sistemine borçludur. Çünkü hümanizm esasta sadece yaşanan geleneğe eleştirici bir tavır almaktır. Hatta ona geleneği istismar eden, sömüren parazit bir dünya görüşü de denilebilir. Hümanizmin gelenek içindeki yerini ve değerini inkar etmek mümkün değildir. Bu böyle olmaya da devam edecektir. Ancak hümanizm, geleneksiz, yani dine dayalı bir gelenek olmaksızın yaşayamaz.” (Eliot 1990:58-59) İnsan, o gerçekten mükemmel şiirlerin şairinin bu düşüncelerini okudukça, bozuk bir mantığın iyi şiirler yazabileceğine ilişkin ikna edici kanıtlara ulaşmış oluyor!
Dilin yeniden kurulması, geliştirilmesi, var olan biçiminin reddi yönünde üst düzeyde bir dil işçiliği olan şiir, aynı zamanda çağının insanlık durumlarını da izlek edinir, edinebilir. Bu durum şiirin ilk örneklerinden bu yana gözlenen bir gerçektir. Bu gerçeklik şiirin güzelduyusal (estetik) değerine ilişkin arayışlara engel değildir. Şiirin toplumsal sorumluluğu biçimsel değerini azaltmaz. Toplumların yabancılaşma sürecini, paranın egemenliğini, sınıfların sömürü ilişkilerini, bu ilişki üzerinden gelişen dönüşümleri; şiirin ana işlevi olamasa da, şiirin serüveninden, şiirin dilinden gözleyebilmek olanaklıdır. (Thomson 1987)
Şiir yanlıdır; onun yeri özgürlüğün, insanın yanıdır. Şiir insancıdır. Çünkü insancılık bireyi yüceltir, özgürleştirir. Ona altın çağın mutluluğunu getirir. Sevgisiz olmaz şiir. Yıktığı çirkinliktir, sevgisizliktir; yeniden kurduğu güzelliktir. Dille yapar soylu işini. Anaların ak sütü olan dille.
Binyıllardır bunun birçok kanıtının olması rastlantı değildir, “yanlışlık”la açıklanamaz. Bir anlamda sınanmış bir gerçekliktir. İlyada’da Homeros, kral Priamos’un, kahraman oğlu Hektor’un ölüsünü alışını, Priamos’un Akhilleus’a sözlerini şöyle söyler, şöyle anlatır: “’Biri gözümün bebeğiydi, korurdu kentimi, halkımı,/ yurdunu savunurken geçen gün sen öldürdün onu da,/ onun için geldim Akha gemilerine, Hektor için,/ değer biçilmez kurtulmalıklar getirdim sana./ Saygı göster tanrılara, Akhileus, bana da acı,/ ne olur, kendi babanı getir aklına,/ ben daha acınacak durumdayım ondan,/ yeryüzünde hiçbir ölümlü katlanmadı benim katlandığıma:/ Oğlumu öldürenin ağzına uzatıyorum yalvaran elimi.’” Bu acılı an, insanlığın vicdanını o kadar etkilemiştir ki, pek çok kabartmada, lahitte konu edilmiş, günümüze kadar ulaşmıştır. Hatta, Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar.
Şairlerin ölüm karşısındaki tutumlarında da görülür insancılığın etkisi. Ölüm yokluktur. Korkunçtur. Yaşam da azar azar ölümdür. Şiir yaşamın çilesini, illa da ölümü katlanılır, dayanılır kılar. Joubert buna “ölümü evcilleştirmek” diyor bu olguya: “… ama şairleri dikkatle dinleyince ölümü anlatma amacının ötesinde bir şey belirir; ölümü evcilleştirmektir söz konusu olan, onu yenmek, yıkmak. (…)Öyleyse şairler ölüm üzerine değil, ölüme karşı yazarlar.” (Joubert 1993:32-35)
Şiir ve Kötülük
Konunun bir yönü de edebiyatta, şiirde kötülük izleğinin işleviyle ilgili olabilir. Yakın dönemlerden örneklerden baktığımızda;; adları kötülüğün şairlerine çıkan Oscar Wilde’ın, Comte de Lautréamont’un, Charles Baudelaire’in, hatta öyküleriyle ve romanlarıyla Marquis de Sade’ın yapmaya çalıştıklarını, ilk bakışta salt dil işçiliği gibi görülse de insancılık amacına yönelik saymak olanaklıdır. Estetik, güzelliğin, güzelduyunun bilimi olduğuna göre, sanatta kötülüğün, çirkinliğin işlevi ne olabilir? Bu etkin yazınsal yaklaşımla; kötülük, çirkinlik kaynaklı imgeler kullanılarak diyalektik bir yöntemle, güzel olanın etkisi arttırılmak; güzele dair vurgu güçlendirilmek, bir bütün olarak insan duyarlılığının iyiyi olduğu kadar kötüyü de barındırdığı noktasından hareketle kapsamlı ve derinlikli bir konuma ulaşabilmek amaçlanır. (Türk edebiyatında, bu bakış bir yana, “Yaşasın Kötülük” başlıklı dizi yazıların yazıldığını, “şöyle eli yüzü düzgün bir kötülük izleği yazılmıyor”, “dünyada kötülük bol ama edebiyatta kötülük az” türünden sızlanmaların dile getirildiğini biliyoruz.) Andığımız bu üç yazar da dönemlerinde toplumların gırtlaklarına kadar gömüldükleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, yükselen kapitalizmin neden olduğu bunalımlara, mutsuzluklara, yabancılaşmaya, acımasızlıklara, merhametsizliğe ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna, duyarsızlığa tepkilerini ölümsüz yapıtlarıyla somutlaştırmışlardır. En etkili, en tiksinti uyandıracak şiddet metinlerini yazarak okuru yeniden tepkili kılmaya çalışmışlardır.
Elbette ki meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır yapılan. Kurulması istenen özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir.
Tolstoy sanatın ereği üzerine düşüncelerini belirtirken, sanatın iyilikle olan ilişkisini vurgular: “Sanat dünyasının en büyük meselesi, sanatçının yalandan ve kötülükten uzaklaşamaması, insanın kötü duygularının ve şeytanın ortak hareket etmeleridir. (…)Gerçek bir sanat eseri hem entelektüel, hem de anlaşılabilir olmalıdır. Gerçek sanatın sanatçısının görevi, dünyanın maddi güzelliklerini, ahlaksızlığı anlatmak değil, çirkinlikleri eleştirip, gerçekleri, aydınlatılmış bir biçimde aktarmaktır.”(Tolstoy 1996: 55, 62)
Türk Şiirinde İnsancılık
Türk düşüncesi, içerdiği büyük birikimle insanlık düşüncesi içinde önemli bir alanı oluşturur. Bilimin, felsefenin, sanatın öncüsü pek çok düşünürün Anadolu kökenli olduğu gerçeği bilinçlerden gizlenmeye çalışılır. Dünyanın ilk filozofu olan Thales Anadoluludur. Ve diğer Anadolulular: Anaksimandros, Anaksimenes, Heraklitus… İlyada ve Odysseia’nın âma şairi, şairlerin atası, Troya’nın destancısı Homeros da Anadoluludur.
İdealist – materyalist bileşimi düşüncenin tasavvufi temellerini oluşturan Simavnalı Şeyh Bedrettin, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana’yla birlikte, Orta Asya mitolojik kaynaklı Türk felsefesi, koca bir çınar benzeri, Anadolu’da kökleşmiştir.
Türk kültürü çok derin bir şiir geleneğine dayanmaktadır. Ve bu geleneğin en önemli unsurunu insancı öz oluşturur. Cumhuriyet’le başlayan Anadolu Aydınlanması, insancı geleneği de güçlü bir yapıya kavuşturmuştur. Şiir alanında, Osmanlı’yla, Divan Şiiri’yle kökeninden, özünden koparılmış olan dilimiz, sözgelimi, Yunus Emre’deki yalınlığıyla yeniden buluşturulmuştur. Şu evrensel güçteki insancı dizeleri bugün de hayranlıkla okuruz: “Şu dünyada bir nesneye/ Yanar içim, göynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Göğ ekini biçmiş gibi”
Cumhuriyet’in yarattığı görece özgürleşmiş birey/yurttaş ilişkisi insancı koşulları da oluşturmuştur. Ve bu yeni durum Türk şiirine yansımakta gecikmemiştir. Büyük ölçüde, Tevfik Fikret’in uzun soluklu, güçlü önderliğinden; serbest dizeyle, insanlık adına, evrensel bir söyleyiş, çok yeni izlekler taşıyan şiirinden beslenen Cumhuriyet sonrası insancı şiirimizin en büyük yapıtlarını Nâzım Hikmet yaratır. Birer senfonik bütünlük içindeki hiçbir yapıtı yoktur ki, “büyük insanlık” korosunun güçlü sesini haykırmasın. Açların Gözbebekleri’nde şöyle yazar açların ağrısını: “Değil birkaç /değil beş on /otuz milyon aç /bizim! /Onlar /bizim! /Biz /onların! /Dalgalar /denizin! /Deniz /dalgaların! /Değil birkaç / değil be on /30.000.000 /30.000.000! /Açlar dizilmiş açlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /sıska cılız /eğri büğrü dallarıyla /eğri büğrü ağaçlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /açlar dizilmiş açlar!(…)” Aynı sesi sürdüren Kırk Kuşağı şairleri de, sosyalizm ülküsü etrafında, insancı bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Garip Şiiri yine konuşma diline yaslanan kurgusuyla Orhan Veli’nin, Melih Cevdet Anday’ın ve Oktay Rifat’ın insan sevgisiyle örülmüş şiirlerini duyurdu. Orhan Veli’nin kaybından sonra M.C. Anday ve Oktay Rifat Garip’ten farklı ve olağanüstü özgün, insanı hayran eden güzellikte şiir anlayışları geliştirerek Türk şiir tarihine kök saldılar. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın büyük veriminin ve büyük başarısının ana ekseni insancılıktır. Tepeden tırnağa özgür bir birey var şiirinde. Ölümünü düzenleyen; kendini baskılayan, istemediği ne varsa reddeden bir birey: “Hangi mahallede imam yok,/ Ben orada öleceğim./ Kimse görmesin ne kadar güzel,/ Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.// Ölüler namına, azade ve temiz,/ Meçhul denizlerde balık;/ Müslüman değil miyim, haşa,/ Fakat istemiyorum, kalabalık.// Beyaz kefenler giydirmesinler,/ Sızlamasın karanlığım havada./ Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,/ Ki bütün azalarım hülyada.// Hiçbir dua yerine getiremez,/ Benim kainatlardan uzaklığımı./ Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,/ Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…” Türk şiirinde bu soylu duruşun sözcüsü olan adlar; şiirimizin Puşkin, Rilke, Aragon, Lorca, Neruda, Mayakovski, Yesenin gibi dünya şairleriyle akrabalık kurmasını da sağlamışlardır.
Türkiye’de, 1990’dan önceki, ırkçı ve İslamcı referanslı kesim dışındaki hemen her şiir anlayışı insancılığı içerirken, söz konusu dönemle birlikte belirginleşen şiir anlayışında insancılık dışlanmıştır.
Küresel koşullarda insancılık tasfiye ediliyor
Türk İnsancılığı gelenek anlamında Batı İnsancılığından farklıdır. Batı kültürünün çöküşüne tanık olduğumuz günümüzde, Türk kültüründeki insancı öz, Batı’ya da, insanlığın geleceğine de eklenen yepyeni bir halkayı oluşturabilir.(Sinanoğlu 1988:109) Açıkça görülmektedir ki, Batı merkezli değerler yine Batı’nın kendi elleriyle yok edilmiştir. Küreselleşmenin ve yeni dünya düzeninin sözde kültür programı olan postmodernizmin; her toplumun, her durumun, her coğrafyanın, kimliğin kendi doğruları, kendi değerleri safsatası, bütün gerilik biçimlerini meşrulaştırarak insanlığın evrensel değerlerini tahrip etmektedir.
Tıpkı tarihte olduğu gibi, insanlığı yaşanmakta olan bu karanlıktan çekip çıkaracak güç, yine edebiyattır, yine şiirdir.
KAYNAKLAR
Eliot, Thomas Stearns 1990 “Edebiyat Üzerine Düşünceler”, (Çev. S. Kantarcıoğlu), Kültür Bak. Yay.
Joubert, Jean Louis 1993 “Şiir Nedir?”, Öteki Yay.
Said, Edward 1998 “Oryantalizm”, İrfan Yay.
Sinanoğlu, Suat 1988 “Türk Hümanizmi”, TTK Yay.
Thomson, George 1987 “Marksizm ve Şiir”, V Yay.
Tolstoy, Lev Nikolayeviç 1996 “Sanat Nedir?”, (Çev. B. Dural), Şule Yay.
Uygur, Nermi 1985 “İnsan Açısından Edebiyat”, Remzi Kit.Yay.
Günay Güner
TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi
Yazın ve Felsefe Bağlamında İnsan Hakları Sorunu
Ağustos 18, 2008
“Telli turnam gökyüzünün gülüdür
Esip konducağın Bağdat elidir
Gözüm yaşı mahramalar çürütür
Varamazsan telli de turnam dön geri”
(Aşık Musa Aslan-Muzaffer Sarısözen)
Felsefe ve Yazın
Antik dönem düşününde sanatçı, mimesis kavramının da etkisiyle, “zanaatçı” olarak görülmüş, Platon’dan kaynaklanan bu yaklaşım yerini, aydınlanma hareketi koşullarında kişinin ve sanatçının yüceltilmesine bırakmıştır. Günümüzde felsefenin sanatçıyı, yazın insanını algılayışı ne yöndedir? Kapitalizmin gitgide vahşileşen koşullarında yazın da, yazın insanı da tecimsel nesne durumuna dönüştürülmüştür. Yazar (sanatçı), yapıt, okuyucu (izleyici), yayıncı ilişkileri kapitalist mantığa göre düzenlenmektedir artık. Söz konusu piyasa koşularının oluşmasında yazarın da rolü büyüktür. Çoğu zaman konumunu gönül rahatlığıyla benimsemekte, birtakım erdem dışı hesaplar için piyasanın gereklerini yerine getirmektedir. Elbette ki, bu durumda felsefenin gözünde yazın insanının yeri pek de saygın olmamaktadır.
Oysa yazın ve felsefe tarihte oldukça yoğun bir ilişki içinde olmuşlardır. Lucretius, Dante, Nietszche, Goethe, Hölderlin, Trakl, Dostoyevski, Camus, Sartre bu buluşmayı sağlamış yaratıcı kişiliklerin ilk akla gelenleridir. Bu gerçeklik nasıl bir gereksinimin sonucudur? Bu etkileşimin niteliği ve sonuçları bizi hangi olası sonuçlara ulaştırabilir? Bilinen bir doğrudur: Yazın düşünceyle yapılmaz! Sözcüklerin, tümcelerin imgeler, çağrışımlar yaratan gücüyle yapılır. Güzel olana ulaşma yollarından biri olarak İşin içinde sezgi vardır, yetenek vardır. Hatta kimileri yadsısa da, düşünce vardır.
Usun, düşüncenin yön vermediği bir eylemden olumlu ne sonuç çıkabilir ki, yazın gibi önemli bir alanda böyle bir şey olabilsin… Düşüncenin dışında kalan bir yazın çabası olsa olsa bir hezeyanın, bir sayıklamanın, bir esriklik durumunun sonucudur. Bu süreç ise hiçbir zaman sağlıklı bir yaratım eylemini barındırmaz. Böylesi bir yolla ortaya çıkan yapıtlar bir süre için dikkat çekse de, şaşırtıcı bulunsa da kalıcı olmaları zordur.
Düşüncenin etkili olduğu bir yaratım süreci, sanat yapıtına insan-insan ilişkisini/çelişkisini de katacaktır. Çünkü düşünce etkinliği kişiyi bütünsel bir bakışa yöneltir. Düşünce aşamaları arasında ilişki kurar, bir dizge oluşturur. Tutarlı olmaya götürür. Kozmosu her yönüyle ve bütüncül bir bakışla algılama sorunu, sanat yapıtını da toplumsal bir dokuyla yaratmaya yöneltir.
Günümüz dünyası büyük bir sarsıntı yaşıyor. Kavramlar tarihsel bağlarından ve gerçek içeriklerinden koparıldılar. “Küreselleşen” yeryüzü kan ve ateş yumağı oldu. Artık hiçbir kıyımın, haksızlığın, vahşetin hesabı sorulamıyor. Emperyalizmin, hegemonyasını en uç noktaya kadar yayma yönündeki pervasız saldırılarının önüne bir türlü geçilemiyor. İnsanlık duyarlılıklarını, anlam bütünlüğünü, anlam sağlığını yitirdi. İnsanlık artık hiçbir şeye derinlikli bir tepki duymuyor; acımıyor, irkilmiyor, haykırmıyor, şaşırmıyor… Yeni dünya düzeniyle, onun medyasıyla, her tür beyin yıkama araçlarıyla, sonunda bunu da başardılar. Belki de imparatorluklarını büyütmenin koşullarını sağlamak içindi bütün bunlar: Engelsiz, muhalefetsiz, pürüzsüz… Önce beyinler büyük kötülüğe uygun duruma getirilmeliydi, getirildi. Yakın geçmişte Balkanlar’da, Afganistan’da, Filistin’de, Lübnan’da; bugün ise Irak’ta emperyalist katliamların sıradanlaşması, hiçbir tepkiyle karşılaşmadan sürdürülmesi başka nasıl açıklanabilir?
Bu bilinç tahribatının etkilerinin azaltılmasında en önemli görev sanata, yazına düşüyor gene. Güzelduyusal kaygıyı göz ardı etmeyecek, düşünsel ve toplumsal yanı ağır basacak, bunca kötülüğe karşın insanlığa özünü anımsatacak; yeniden irkilmesini, dehşet duymasını, ‘yeter artık’ diye haykırmasını, başkaları için endişelenmesini sağlayacak bir yazın.
Tarihte de benzer çöküş dönemleri yaşanmıştır. Örneğin, toprak düzeninin yerini kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerine bırakmaya başladığı dönem böyledir. Makineleşmeyle işsiz kalan kitleler kentlere akın etmiş; kadınıyla, çocuğuyla ucuz işgücü olmuş; yoksulluktan, besinsizlikten, kötü koşullarda sürekli çalışmaktan bitkin düşen bu yığınlar benzersiz acıların içine düşmüşlerdir. Kırsal ortamdaki dayanışma koşulları çözülmüş, insanlar bireyleşirken korkunç yalnızlaşmış, güven duygularını yitirmişlerdir. Tekil insan tedirginleşirken, çizdiği sınırlarla uluslaşan sermaye emperyalist paylaşım savaşlarına girişmiş, olan gene cephelere sürülen çaresiz yığınlara olmuştur. Ancak söz konusu süreç aynı zamanda insan hakları (İH) bilincinin; eşitsizliğe, baskıya, zorbalığa, sömürüye başkaldırı tininin doğup gelişmesine de yol açmıştır. Nietzsche’nin felsefesi de, şiir dilini kullandığı “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı başyapıtı da bu koşulların sonucudur.
Yazının evrensel insanlık durumlarına sahip çıkışı oldukça eskidir. Homeros’tan, Aristophanes’ten başlayarak; savaşın kötülüklerini, hangi sınıfların çıkarına olduğunu, yarattığı sonsuz acıları yazmak görevini üstlenmiştir. Puşkin, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, E. M. Remarque, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, Gunter Grass, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu gibi erdemli, soylu yazın insanları, insanlığın belleğini oluşturan yapıtlarla savaşı işlemiş, toplumları bekleyen tehlikelere karşı duyarlılığı geliştirmeye çalışmışlardır. Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo Sefiller’in başında: “Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu; insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” diye yazar.
Kötülüğü izlek seçen Comte de Lautréamont, Charles Baudelaire, Marquis de Sade gibi yazarlar, dönemlerinde toplumların, içine çekildikleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, acımasızlıklara ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna tepkilerini yapıtlarıyla kalıcılaştırmışlardır. Tiksinti uyandıran şiddet metinlerini yazmalarındaki başat amaç budur.
Elbette ki yapılmak istenen şey, meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır. Yazın özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin yarattığı korkunç tablonun açığa çıkmasıyla İH düşüncesi büyük güç kazandı. Avrupa’da; ABD’nin Marshall Planı’yla ve gizli yollarla uyguladığı engelleme yöntemlerine karşın toplumcu olmasa bile sosyal demokrat partiler iktidar oldular. ABD, özellikle bu dönemden başlayarak, CIA merkezli operasyonlarla, diğer ülkelerdeki kültürel yaşamı kendi kapitalist dünyasının gereklerine göre düzenleme planlarını yoğunlaştırmış; belirtilen amaca yönelik olarak, doğrudan ya da dolaylı yollarla kitaplar bastırmış, konferanslar düzenletmiş, toplumcu sanat anlayışını dışlatmaya çalışmıştır. (Saunders, 2004) Yeni yönetimler Batı’ya yeniden entelektüel ve ekonomik özgüven kazandırmış; toparlanan entelektüel birikim ve SSCB’nin moral etkisinde gelişen savaş karşıtı, sınıfsal ve antiemperyalist değerler 1968 hareketiyle ve 1970’li yıllardaki mücadelelerle önemli bir deneyim oluşturmuştur.
Belirtilen süreçte etkili olan varoluşçuluk akımı doğrultusunda başarılı yazın yapıtlarının ortaya çıkması rastlantı değildir. Örneğin J. P. Sartre’in “Hürriyetin Yolları”, Camus’nun “Yabancı”si, “Başkaldıran İnsan”ı düşüncenin yazını ulaştırdığı doruk durumlardandır.
Küreselleşme ve İnsan Hakları
Küreselleşmeyle insan haklarının birbirine ne kadar zıt kavramlar olduğu somut biçimde yaşananlarla ortaya çıkmıştır.
1990’lardan başlayarak Doğu Bloğu’nun çökmesi, yeryüzünde, küreselleşme (globalizm) diye bilinen büyük savruluşa yol açtı. Artık dengelerin ortadan kalktığı, tek kutuplu dünyanın tek gücü ABD’nin imparatorluk emellerini gerçekleştirmek için enerji bölgelerinde kurmaya çalıştığı hegemonya belirleyici oldu.
Son yirmi yıldan bu yana insanlığın, başta bilinç yapısı olmak üzere, bütünlüğünü oluşturan değerler dizisi, küreselleşme (globalizm) olgusuyla birlikte büyük bir etki ve yönlendirme altında bulunmaktadır Küreselleşme dünyayı, uzaydan bakıyormuşçasına bir bütün olarak algılamayı ifade ettiği kadar, o bütüne egemen olmayı da ifade etmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılışı, denge durumunu ortadan kaldırmasıyla son küreselleşme atağını da kolaylaştırmıştır. Tarihte başka küreselleşme dalgaları belirlemek de olanaklı. Tarım Devrimi, Endüstri Devrimi, Bilişim Devrimi dönemlerinin belirgin kırılma dönemleri olduğu söylenebilir.
Günümüzde küreselleşme bilgi toplumu, iletişim-bilişim devrimi gibi kavramlarla birlikte düşünülmektedir. Gerçekten de teknolojik ilerleme olağanüstü bir ivme kazanmış, bilgisayar yaygınlaşmış, yerküre bilişim ağıyla birbirine bağlanmıştır. Ancak açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, sağlık gibi insanlığın “küresel” ve yaşamsal sorunlarında, tanık olunan teknolojik gelişmeyle orantılı bir iyileşme sağlanamamıştır. Aksine üretim faktörlerinden emek serbest dolaşım yeteneğinden yoksunken, sermayenin tam bir serbestlik içinde ve bilişim ortamındaki büyük hızla hareket ediyor olması spekülatif amaçlı sermaye işlemlerini de etkinleştirmiş, bu durum ise belirtilen evrensel sorunların çözümü önünde yeni engeller oluşturmuştur.
Tarihteki küreselleşme dönemlerini tasniflendirme hangi yönde yapılırsa yapılsın, beliren ortak nokta makro ölçekteki söz konusu yönlendirmelerin emperyalist ve dolayısıyla hegemonya amaçlı olmalarıdır. Ekonomik, Jeopolitik, teknolojik yönleriyle bir bütün olan küreselleşme programının başlıca özelliği, ulus-devletleri ve parlamenter yapılarının karar alma yeteneklerini zayıflatması, yurttaşların refahına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanır duruma sokmasıdır. Nalan Yetim’e göre: “özellikle kültürel boyuttaki çözümlemelerde modern/geleneksel ayrımına dayanan ulus ölçekli toplumsal yapılanma anlayışı terkedilmekte, ulus-ötesi aktörlerle, mikro ölçekli yerel oluşumlar arasındaki ilişkilenmeyi güçlendiren yeni örgütlenmeler, insani gelişme anlayışları hâkim olmaya başlamaktadır.” (Yetim, 2002:132)
2. Dünya Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansıyla oluşturulan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) (sonradan Dünya Ticaret Örgütü olarak değişti) başlıca ulus-ötesi ekonomik aktörlerdir. 1980’lerden başlayarak liberal söylemlerini küresel ölçekte etkinleştiren bu kurumların temel argümanları, özellikle ilişkide oldukları gelişmekte olan ülkelere yönelik olarak; piyasanın tam serbestîsi ilkesine dayanır. Buna göre, gelişmekte olan ekonomilerin en önemli sorunlarından olan enflasyonun başlıca nedeni, kamu harcamalarından kaynaklanan ve sürekli hale gelen bütçe açıklarıdır. Dolayısıyla talep tamamen baskı altına alınmalı, ücretler, sosyal harcamalar sınırlandırılmalı, piyasalara müdahale edilmemeli, destekler kaldırılmalı, kamu yatırımları durdurulmalıdır.
Bu ekonomik yaklaşım özelikle 1990’lı yıllarda, kamu girişimciliğinin tasfiyesi ve özelleştirme programına dönüşmüştür. İşletmelerin mülkiyet biçimi ile o işletmelerin etkinlikleri, verimlilikleri arasında ilişki olduğu iddia edilmiştir. Diğer deyişle, bir işletme, sahibi devlet ise verimsiz, özel kesim ise verimli olur biçimindeki anlayış, tüm medya olanakları da kullanılarak, tartışılmaz ve seçeneksiz bir doğru biçiminde sunulmuştur. (Oysa böyle bir iddiayı haklı çıkaracak hiçbir bilimsel dayanak, nesnel ilişki saptanamamıştır.)
Küreselleşmenin azgelişmiş ülkeler üzerindeki en belirgin sonuçlarından biri yönlendirilmemiş sermaye hareketlerinin, finans piyasaların, kontrol dışı piyasa güçlerinin etkin olmasıdır. Sermaye hareketlerinin tamamıyla reel ekonomiden kopmaktadır. Bu ortamda Merkez Bankası bağımsız bir politika (para, faiz ve döviz kuru) izleyememekte, bu şekildeki dönemsel büyüme cari işlemler ve dış ticaret açığını artırmakta, bir yandan da yurt içi faizlerin yüksek olmasına yol açmaktadır. Bu koşullara giren ulusal ekonomi çok kırılgan, çok savunmasız bir yapıya dönüşmektedir. Ulusal ekonomiler ucuz döviz kuru, yani reel olarak aşırı değerli ulusal para ve yüksek faiz cenderesine tıkanıp kalmış durumda oluyorlar. Çünkü faizlerdeki olası bir indirim yurt dışına sermaye kaçışına yol açmaktadır. Bu da krizin bir ön koşulunu yaratıyor. Öbür yanda, sıcak para girişleri, ithalatı, ithalata dayalı lüks tüketimi, dolayısıyla dış ticaret açığını yükseltmektedir. Dış ticaret açığının büyümesiyle beraber ortaya çıkan güvensizlik ortamı sermaye hareketlerinin yeniden eksi yöne dönmesine neden olmaktadır.
Küreselleşme süreci aynı zamanda, merkez ülkelerde birçok sektörde önemli düzeyde yaşanan fazla üretim sorunuyla da örtüşmektedir. Başta teknolojik gelişmelerin ve içyapılardaki desteklerin yarattığı aşırı üretim sorunu çokuluslu sermayeyi yeni coğrafyalara, yeni pazarlara engelsiz olarak girmeye yöneltmektedir. Bu zorunluluk ise hedef ülke pazarlarındaki üretimin tasfiyesi sonucunu doğurmaktadır.
Küreselleşme yine dünya ölçeğinde çevre sorunlarına, genlerine müdahale edilmiş, insan sağlığına zararlı tarımsal ürünlerin yaygınlaşmasına, gen teknolojili tohumların ve biyoteknolojik hayvan yemlerinin üretimine ve satışına (ki burada “deli dana “ hastalığı akla geliyor), tarım alanında tekelleşmeye yol açmaktadır.
Ulus-devletler üzerindeki yeni dünya düzeni kaynaklı baskılar bu devletlerin sosyal harcamalarını engelleyerek; gıda, sağlık, eğitim gibi en temel İH’nın ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Bugün tahıl üretimindeki artışa karşın, açlık hala büyük sorundur. Sağlığın ve eğitimin paralı duruma getirilmesiyle, bu alanlar kar olgusuyla ilişkilendirilmiş; yoksulların bu hizmetlere ulaşması güçleşmiştir. Sendikal haklar ve iş koşulları ise 1970’li yılların çok gerisine düşürülmüştür.
Oysa küreselleşme ideologları ulus-devletlere bakışlarını insan haklarına (İH) dayandırmaktadırlar. Buna göre söz konusu devletler tekilci yapılarıyla, nüfuz alanları içindeki (etnik, dinsel, mezhepsel, tarikatsal) alt kültürler / kimlikler üzerinde totaliter baskılar kurmuş, bunlara kendilerini ifade etme olanağı tanımamışlardır. Modernizmin pozitivist yapısı, sahip olduğu ilerleme düşüncesiyle böyle bir değerler dizisinin (paradigma) kurulmasına neden olmuştur. Dolayısıyla alt kültürlerin/kimliklerin özgürleştirilmeleri gerekmektedir ki, aynı zamanda bu bir İH sorunudur. Artık dünya üzerinde “İH” sorunları ulusal sınırlar içinde kalamaz. İH’nın herhangi bir şekilde ihlali hangi bölgede olursa olsun müdahale nedenidir. Ulus-devletler bu kurallara uymakla yükümlüdürler, bağlıdırlar.
İlk bakışta olumluymuş gibi görünen bu anlayışın jeopolitik olarak da art anlamlar içerdiği ve (moda değişle) farklı okumalar gerektirdiği çok sürmeden anlaşılmıştır. Azgelişmiş ülkelerdeki demokrasi ve İH sorunlarının kökeninde soğuk savaş dönemindeki müdahalelerin olması bir yana, tek kutuplu dönemde de doğrudan yönlendirmeler belirtilen sorunların temel nedenini oluşturmuştur. ABD’nin hegemonya stratejileri önünde ana engel sayılan ulus-devletlerin uniter yapıları çok kültürlülük/kimliklilik, özgürlük, demokrasi, insan hakları, sivil toplumculuk maskesi altında dağıtılarak, özellikle jeopolitik politikaların uygulanmasına tamamen elverişli güçsüz bölgeler yaratılmak istenmiştir. (Yoksa emperyalizmin büyük bir görev aşkıyla dünyanın her yerine demokrasi, özgürlük, İH götürmek isteyeceğine hangi sağduyulu ve dürüst düşünce sahibi inanır, böyle bir şey nerede görülmüş!) İstençleri ellerinden alınmış devletler yayılma stratejileri yönünde çatışmalara da sürülebileceklerdir.
Uniter yapıları çözülme sürecine sokulan devletler aynı zamanda neo-liberal politikalarında uygulanmasıyla, sosyal niteliklerini de yitirmiş; hoşnutsuzlukları ve istikrarsızlaştırma çabalarını önlemek için içeride daha baskıcı rejimlere dönüşmüş, İH açısından da varolan olumsuz koşullar daha da ağırlaşmıştır. (Kuçuradi, 2004)
Öte yandan ulus-devletlerin dayandığı bireyin yurttaş kimliği tahrip edilerek, bunun yerine cemaat kimliğinin konmasıyla; hiçbir şekilde demokrasi ve hoşgörü geleneğine, dolayısıyla İH bilincine sahip olmayan tarikat, etnik yapı, aşiret, kabile gibi tanımlamalar yapay bir biçimde geçerli kılınmaya çalışılmış, sanayi toplumu öncesi geri ilişki biçimleri beslenip, güçlendirilmiştir. Bu sürecin en önemli sonucu ise parlamentoların gericileşmesidir.
İH’na verilen yeni içerikle bireylerin değil, cemaatlerin haklarından söz edilmekte, özgürlükler “kimlik“ ifadesine indirgenmektedir.
Bu yaklaşımda grup (cemaat) değerlerinin bireye (kişiye) karşı oluşu, birey özgürlüğünü, yaşam alanlarını yok edici niteliği önemsiz sayılmaktadır. Oysa tam da bu nedenle İH’nın asıl konusunu bireysel haklar oluşturmuştur. Felsefenin konuya bilimsel bakışı da bu yöndedir. (Kuçuradi 2004) Bilimsel yaklaşımlara karşın küreselleşme ideolojisinin yarattığı kavram karmaşasının boyutları çok geniştir ve bu listenin başlarında da İH gelmektedir. Serbest piyasa, özel girişimcilik, dinsel ve etnik kimlik, hatta küreselleşmecilik İH’nın konusu olarak algılatılmaya çalışılmaktadır.
Küreselleşme ile İH arasında koşutluk kurmak için hiçbir ussal neden olmadığı gibi, son tsunami felaketiyle insanlığın olumlu anlamıyla zerre kadar bile “küreselleşemediği”, bir kez daha, açıkça görülmüştür. Elde edilen bilginin azgelişmiş uluslarla paylaşılmadığı gerçeğinin bundan büyük ve bundan acı bir kanıtı olamaz. Dev dalgaların doğacağı bildirilmediği gibi, ilk dalgaların vurarak felaketin başlamasından sonra da, önemli zaman aralıklarıyla gelişmesine karşın sıradaki ülkelere bildirilme gereksinimi duyulmamıştır. Bu durum “uygar Batı”nın Doğu insanına bakışının da, onları insan saymamasının da anlatımıdır. Gitgide artan ölü sayısıyla, yayılan salgın hastalıklarla, kimsesi kalmamış, kaçırılan, saldırıya uğrayan güzelim çocuklarla, kadınlarla, evsiz barksız kitlelerle; felaket bölgelerinde büyük bir acı yaşanmıştır.
Gelişmiş ülkeler yardım yapmak konusunda ilgisiz kalmışlar, ABD ise isteksizlikten de öte, soruna askeri yöntemlerle yaklaşmış, felaketi de kullanarak hegemonyasını yayma çabasını sürdürmüştür.
Ardından ABD’de, New Orleans’ta yaşanan Katrina kasırgası felaketinde önceden bilinmesine karşın; sosyal harcamalar kapitalizmin ve küreselleşmenin mantığına uymadığından olsa gerek, önlem alınmamış, bölgedeki siyah nüfus desteksiz bırakılmıştır.
Küreselleşme öylesine büyük bir aldatmaca ki, İH’nı kullanırken tam tersine gelişmelere de neden olabilmektedir. Dünyanın en büyük silah üreticisi ve tabi ki satıcısı ülkeler İH komiserliğine soyunmaktalar. Kendi toplumunun azınlığına mensup kadınları hadım eden “gelişmiş” ülke hiçbir uluslararası adalet kuruluşunun sorgusuna konu olmuyor. 1970′lerde, tüm işkenceci hükümetlere işkence aleti satan sadece 2 ABD firması olmasına karşın, 2002’de 22 ülkede işkence aletleri satan 150 firmanın çalışıyor olması, (ki bunların 80’i ABD firmasıdır), yasalara aykırı olduğu halde, işkence aleti satın alan ülkeler içinde, İsveç ve İsviçre’nin de yer alması, küreselleşmenin, yeni dünya düzeninin getirdiklerini iyi kavramak açısından; çok ilginç ve anlamlıdır. (Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002) Demokrasi önderi geçinen gelişmiş ülkelerin, işkence aletlerini nerelerde kullandıklarını sormak gerekmez mi?
ABD’nin dünyayı, insanlığın onurunu hiçe sayarak Guantanamo askeri üssünde, Irak’ta, CIA uçaklarının tüm dünyadan topladığı insanların konulduğu gizli cezaevlerinde sürdürdüğü işkenceler gizlenme gereği bile duyulmayan açık İH ihlalleridir.
İstanbul’da gerçekleştirilen son “Dünya Felsefe Kongresi” kuramsal tartışmalardan çok, felsefecilerin, hegemonyacı güçlerce insanlığa yaşatılan acılar karşısında, Marks’ın belirttiği gibi, “dünyayı nasıl değiştirmeli” sorusuna yanıt arama çabalarına sahne oldu.
İH önemli ölçüde Batı kaynaklıdır. Kazanımların elde edilmesinde usçu hareketin temeli olan aydınlanma devriminin önemi açıktır. Buna kuşku yok. İH Batı’da uzun bir zamana yayılan sınıf savaşımlarının; kadınıyla, çocuğuyla kitlelerin ödediği büyük bedeller karşılığında kazanılmış, sömürgeciliğin ve emperyalizmin merkez ülkelere sağladığı varsıllıkla da sürdürülebilmiştir. Dolayısıyla da İH aynı zamanda evrenseldir. (Galtung, 1998) İH Doğu’da gelişseydi Batı’nın yoksun bırakılması düşünülebilir miydi? Ancak çağımızda “uygarlıklar çatışması”, “demokrasi götürmek”, “yeni haçlı seferi” gibi anlatımlarla İH’nın tüm insanlar için ve her zaman istenmediği, üstü kapalı biçimde belirtilmektedir. Yaratılan 11 Eylül gerekçesinin ardında, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizminin güç artırımı hedefleri vardır. Kullanılan “küresel terör” sürekli eşitsizlik, haksızlık ve gerilik üreten koşullardan beslenmektedir ki, gene bunun da kaynağı serbest piyasa, özelleştirme, kamunun tasfiyesi söylemlerinin üretildiği uluslararası tekelci kapitalist dünyadır.
İH hiçbir zaman geriye gidişin alanı olamaz. Öz olarak ilericidir, özgürleştiricidir. İH gerici ilişkiler üretemez. Cemaate, kan bağına dayalı yapıların baskısı altında kadının eşitsiz konumunun pekiştirildiği, bireyin köleleştirildiği totaliter iktidar planları birer İH konusu olarak öne sürülemez.
Ne ki, Türkiye “ılımlı” çikolatası sürülmüş İslamlaştırma programının uygulama alanıdır. Bu program BOP’un doğrudan bir parçasıdır. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı v.d. aydın cinayetlerinin; hatta Sivas ve Gazi katliamlarının, Türkiye’nin Kemalist, dolayısıyla laik yapısını güçsüzleştirme, çöküşünü sağlama; başta parlamentosu olmak üzere Cumhuriyet’in kurumlarını gericileştirme süreciyle ilgisi açıktır. Irak’ı dize getirmek için sürekli katliam yapan, sivillerin üzerine bomba yağdıran, yüz binleri öldürmekten çekinmeyen güç; Türkiye’yi de aynı proje kapsamında İslam devleti yapmaya çalışmaktadır. AKP iktidarı ise hedefin ortak olduğu; başkanlık sistemine geçiş amacıyla dış desteği sürdürülmesi gerektiği hesabını yaparak, dinselleştirme ve İslamlaştırma programını uygulamakta, hatta büyük artış gösteren bu yöndeki misyonerlik çalışmalarına da göz yummaktadır. Günümüzdeki yöneticiler 16. yüzyıldaki kimi yöneticilerin bile gerisindedirler. (Timuroğlu, 2002) Fetva yönetimi bütün yetkileri yerel yönetimlere veren yasal ve yönetsel düzenlemelerle ulus devletin dayanaklarını zayıflatmayı amaçlamaktadır.
Ortadoğu adı altında sürdürülen Balkanizasyon projesine karşı koyabilmek çokkimliklilik, sivil toplumculuk, çokkültürlülük gibi tuzakları bir an önce terk ederek, anlamlı muhalefet seçeneği olan sınıfsal ortaklıkta birleşmekle olanaklıdır. Ancak bu yolla parlamentonun yapısı değiştirilebilirse, demokratik haklar da geliştirilebilir.
Türkiye ve çevresi bir bütündür. Bağımsızlıkçı ve laik kazanımları dış destekle zayıflatmaktan medet umanlar, Troya atları olmayı kendilerine görev bilenler tarih ve gelecek önünde sorumludurlar. Bu coğrafya her zamankinden daha fazla bütünleşmiştir. Türkiye’de bu rolü benimsemek, Irak’a bomba yağdıranlarla birlik olmak demektir.
KAYNAKLAR
Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002; www.tihak.org.tr
GALTUNG, Johan. 1998 “İnsan Hakları”, Metis Yay.
KUÇURADİ, İoanna 2004 “Felsefe ve İnsan Hakları”, TÜBA Yay.
SAUNDERS, Frances Stonor 2004 “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş”, Doğan Kit.
TİMUROĞLU, Vecihi 2002 “Laikliğin Türk Toplumunda Tarihsel Gelişimi Üzerine Bir Deneme”, “Laiklik Dinin Siyasallaşması ve Şiddet “ içinde, TİHAK Yay.
YETİM, Nalan. 2002 “Küresel Üretim Yapılanmasına Kültürel Yanıtlar” Doğu Batı derg., S.18
Günay Güner
TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi
”Üç Sivas” Yargılaması ve AHİM Kararı Üzerine Muzaffer İlhan Erdost’la Söyleşi
Ağustos 9, 2008
Işık Kansu
Işık Kansu: Türkiye’nin Yeni-Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas kitabınız, bırakınız içeriğini, adı bile Sevr’in olumsuzluğu üzerine kurgulanmış ve Türkiye’nin Sevr Andlaşması benzeri bir bölünmeye zorlandığını duyumsatıyor. Nasıl olur da, Türkiye’nin bölünmesi için propaganda yapmaktan dava açılır ve nasıl olur da yargılanır ve mahkum olur?
Muzaffer İlhan Erdost: Sanırım okurun belleğinden silinmemiştir. Üç Sivas kitabımda ülkeyi ve ulusu bölmek amacıyla propaganda yapmış olmaktan bir yıl hapis cezasına mahkum olmuştum.
Ayrılıkçı Kürtlerin çıkardığı iki dergide yayınlanan yazılardan bazı pasajlar almış ve bu pasajları özetlemiştim. Bu pasajlar ve özetler benim düşüncelerim olarak kabul edildi, mahkum oldum.
Üç Sivas, çok yönlü bir araştırma sonucu yazılmıştı. 2 Temmuz (1993) Sivas kıyınını irdelememi sürdürürken, kitabevine gelen dergileri de tarıyor, Sivas olaylarıyla ilgili yazıları ayrı bir özenle okuyordum. Ayrılıkçı iki dergide (biri Özgür Halk, öteki Sosyalist Alternatif dergileri) gördüklerim beni şaşırtmıştı.
Bu dergilerden birinin kapağında, büyük puntolarla, Türkiye Cumhuriyetinin dağılmakta olduğu yazılıyor, “devrimci ve demokratlar” “bu tarihsel anı iyi değerlendirmeye” çağrılıyordu. Ötekinde yazılanlar ise daha da şaşırtıcıydı. Sivas’ta kurulan Türkiye Cumhuriyetinin, halkların üstünü betonladığı, Türkiye Cumhuriyetinin yıkılarak, üstü betonlanan halkların özgürlüğe kavuşacağı yazılıydı. Türkiye Cumhuriyeti yıkılacak, “egemen Türklük Anadolu’dan kovulacak”, “Kürdistan halkı bağımsızlaşacak”, üstü betonlanan “Anadolu halkları da demokrasiye ve özgürlüğe kavuşacak”tı. “Egemen Türklük” ile “Kemalizm” özdeşleştiriliyor, “soluk borusu tıkanan halklar”, yani özgürlüğe kavuşacak halklar ise, “Ermeni, Arap, Türkmen (alevi-Türk), Laz, Çerkez, Gürcü” olarak sıralanıyordu.
Her iki dergiden, dergilerin farklı sayılarından, birbirinden farklı pasajlar aktararak, bir yerde (s. 2
“Bu görüşler şöyle özetlenebilir:”, bir başka yerde (s. 4
“Alıntılardan şu sonuçları çıkarmak olanaklı:” diye yazdığım yerde, tırnak içersinde yineleyerek alıntıladığım özetler, benim yorumum ve görüşlerim olarak savlandı. Ben yasadaki anlatımıyla ülkeyi ve ulusu bölmekten, ama alıntıların içeriğine uygunlaştırarak söylemek gerekirse, “soluk boruları tıkanan”, “üzerleri betonlanan” “Ermeninin, Arabın, Türkmenin, Lazın, Çerkezin, Gürcünün yeniden özgürlüğe kavuşması”, “Kürt halkının da bağımsızlaşması” ve “Anadolu’dan egemen Türklüğün kovulması” için propaganda yapmış olmaktan, kısacası ulusal ölçekte harakiri yapmak istemekten mahkum oldum.
1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi gerekçeli kararına, İddianamede benim görüşlerim olduğu ileri sürülen pasajlar aynen aktarılmakta, ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yönelik propaganda yaptığı”m belirtilerek, şu sonuca varılmaktaydı: “Yazar(…) Türkiye Cumhuriyeti Devleti parçalanıp, ırkçı görüşle çeşitli devletler kurulduğunda Türkiye’de yaşayan halklar, yani Kürtler, Çerkezler, Ermeniler, Araplar, Alevi Türkler, Gürcülerin soluk almaya başlayacağını ifade etmiştir. Bu düşünceler yazarın kendi düşünceleridir.” (Karar No: 198/20, 20. 02. 1997.)
İddianame, Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi kararına dönüşmüş, mahkemenin kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı.
Kansu: Bütün kararlar oybirliğiyle mi alındı?
Erdost: Başsavcılık kararın onanmasına itiraz etmiş, Yargıtay Ceza Daireleri Kurulunda, itiraz reddedilmişti. Kurul Başkanı Mater Kaban, karşıoy yazısında düşünce özgürlüğüyle ilgili görüşlerini açıklamış ve Üç Sivas’tan bazı pasajlar aktararak, “Görüldüğü gibi suç oluşturduğu kabul edilen düşünceler sanığın düşünceleri değildir” sonucuna varmış, yani alıntıların benim düşüncem olmadığını örnekler vererek açıklamıştı.
Kurul Başkanının yanında, bir üye de, Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının haklı nedenlere dayandığı gerekçesi ile itirazın kabulü yönünde oy kullanmıştı.
Çünkü, Başsavcılığın itirazında, Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinde yapılan değişikliğin hukuksal değerlendirmesi yapıldıktan sonra, şu görüşe yer verilmişti:
”Suça konu olan yazılar, yazar tarafından kaynak gösterilmek suretiyle başka yayınlardan alıntılar yapılarak aktarılmış, jeopolitik, etnik ve sair özellikleri değerlendirilerek Sivas odaklı yasadışı PKK örgütünün stratejisi, faaliyetleri ve amacı ortaya konulmaya çalışılmış, bu düşüncelerin yine yazar tarafından benimsenmediği kitabın çeşitli sayfalarında vurgulanmıştır. (Örneğin 86 ve 96-97. sayfalardaki düşünceler gibi.)”
Hemen belirteyim ki, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) de, Cumhuriyet Başsavcılığının bu görüşüne katıldığını kararında belirtmektedir. (Paragraf: 46.)
Kansu: Yeni-Sevr’e zorlanma, sözkonusu iki dergiden alınan alıntılarla mı sınırlı?
Erdost: Geçenlerde yayınladığım Azınlıklar Sorunu adlı kitapçığımın girişinde, Üç Sivas’ta sergilediğim yeni-Sevr modellerini üç gruba ayırarak açıklamıştım. Birinci grupta, ayrılmak ve ayrı devlet kurmak isteyen Kürt gruplarından bazılarının, bazı yazarların, yalnızca Sevr Andlaşmasının 62-64. maddelerinde çerçevelenen “Kürdistan”ı kurmayı değil, “Türkiye Cumhuriyetini Anadolu’dan sökmeyi” ve “yoketmeyi” amaçladıkları, yayınlanan yazılardan alıntılar yapılarak açıklanmıştı. İkinci olarak, bazı illegal örgüt liderlerinin ve “bilim adamı” olarak tanıtılan bazı yazarların konuşma ve yazılarında açığa vurdukları yeni-Sevr istemleri sergilenmiş; üçüncü olarak, bu görüşler ile Türkiye’ye dışardan ama içteniçe dayatılan (örneğin Yunanistan’da dağıtılan “Ana Vatanları Kurtarma Komitesi”nin haritası gibi ya da “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” şablonu içersinde Türkiye’ye dayatılmaya başlanan “federasyon” gibi) yeni-Sevr modelleri arasındaki örtüşmeye, ya da amaçların örtüşmesine değinilmişti.
Kansu: 2 Temmuz Sivas olayları “şeriatçı” bir başkaldırı olarak algılandı ve laik Cumhuriyete karşı eylemli bir kalkışma olarak yargıya yansıtıldı. Siz “şeriatçı” ayaklanmayı buzdağının görünen yüzü olarak nitelediniz. Bunu açıklar mısınız?
Erdost: “Üç Sivas” yazısı beş bölümden oluşuyor: (1) Sivas 1978, 1993, 1996 Olaylarına Karşılaştırmalı Bir Bakış, (2) “Yeşil Kuşak”tan Tarikat Panislamizmine, (3) Petropolitik Savaşın Odağı Olarak Sivas, (4) Sevr Andlaşmasından Yeni-Sevr Arayışlarına, (5) Sonuçlar.
İkinci bölümde, “Yeşil Kuşak”, “Panislamizm ve Pan-Nurculuk”, “Nakşbendilik”, “Molla Şiiliği ve Anadolu Aleviliği” altbaşlıkları altında, şeriatçı ayaklanmanın tarihsel oluşumu ve güncel yönleri irdeleniyor ve sergileniyor. Ama dinsel gericilik kullanılıyor burada. Asıl amaç başka, ya da amaçlar çatışması içinde şeriatçılar da var. Yalnızca şeriatçılar olsaydı, daha cami avlusunda Amerikan bayrağını yakıp “Dünyada Amerika, Türkiye’de PKK” yazılı bir pankartı avlunun duvarına astıkları zaman (ki bunların 8-10 kişi olduğu söyleniyor), polisin işlerini oracıkta bitirmesi işten bile değildi. Bir başka amaç için “özel” olarak korundukları açıktı. Ben bu amacı bulmaya çalıştım.
Kansu: Buldunuz mu, ya da bulabildiniz mi?
Erdost: Emniyet Genel Müdürlüğünün, Bakanlar Kurulu için hazırladığı raporda, “36 kişinin” ölümüne neden olan olayların “Batının stratejik uygulamalarından biri” ve “yabancı ajanların provakasyonu” olduğu görüşüne yer verilerek, “yeni dünya düzeni içersinde, Türkiye’nin, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’da etkin görev alması istendiği”, “burada amacın Japon ve Alman sermayesinin, bu bölgelerdeki etkinliğini kırmak” olduğu yazılıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğünün raporu, Sivas olaylarının, yerel, lokal bir olay olmadığını düşündürdü bana.
Bir başka nokta, TBMM Sivas Olaylarını Araştırma Komisyonu tutanaklarına geçen, yerel gazete yöneticilerinin açıklamalarıydı. Bu gazeteciler, olayların, PKK olgusuyla bağlantısına değinmişler, Pir Sultan Abdal Şenliklerinin “bahane” edildiğini söylemişlerdi. Gazete yöneticilerine göre, PKK, Sivas’a yerleşmek ve buradan Samsun’a, Karadenize bir yol edinmek istiyordu.
Sorularımın yanıtını, Kasım 1995′te, Özgür Halk gazetesinde yayınlanan “PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan”ın Novore Vremya (Rusya) muhabiriyle yaptığı konuşmanın metninde bulacaktım. Öcalan, Rus gazeteci Makarinko Vadim’le görüşmesinde, “TC’nin çöküşünün Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesine bağlı olduğunu” ve Kürt sorununu, petrol ve su yolları dolayısıyla, bir dünya sorununa dönüştürdüklerini söylüyordu.
Gene Üç Sivas’a aldığım, Alman televizyonu ARD muhabiriyle görüşmesinde, Öcalan, petrol yollarının önünü niçin kesmeye çalıştığını ve kesmek istediğini şöyle açıklayacaktır:
”Açık söylüyorum, (…) ne su meselesinin, ne petrol meselesinin tek taraflı olarak halkımızın çıkarları aleyhine kullanılmasına izin vermeyeceğiz, hatta engelleyeceğiz. Ama bizimle de görüşerek, halkımızın da lehine olabilecek bazı hükümleri bu anlaşmalara koyarlarsa, uluslararası anlaşmalara dokunmayız.” (Özgür Halk, sayı: 56, 27 Haziran 1995.)
2 Temmuz Sivas kıyını öncesinin haber, yazı ve konuşmalarından, PKK’nın Sivas’a yerleşmek ve (Samsun’dan Ceyhan Körfezine tasarlanan petrol boru yolunu kesmek için) Samsun’a çıkmak istemiş olmasının nedenini anlamak kolaylaşıyor. Üç Sivas’ta “petropolitik” ile ilgili bölümde bu konu işlenmişti.
Kansu: AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) süreci sizce bir aklanma kaygısı mıydı, yoksa bir haksızlığı hak ettirme çabası mı?
Erdost: Biliyorsunuz, cezaevine gireceğim günlerde, basın yoluyla işlenen suçların infazını üç yıl erteleyen yasa çıkmış ve infaz ertelenmişti. Üç yıl, aynı nitelikte suç işlenmemesi durumunda, “mahkumiyet hükmünün vaki olmamış sayılacağı” yasada (4454 sayılı erteleme yasasının 2/son maddesi) yer alıyordu. Bu arada, Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesi yürürlükten kaldırılmıştı.
Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinden, yani ülkeyi ve ulusu bölmek suçlamasından mahkum olmuştum. Bu madde, AB ile uyum paketi içersinde, yürürlükten kalktığı için, mahkumiyet kararım kaldırılmıştı. Ama mahkemenin kararı, düzeltilmemiş karar olarak kalıyordu. Benim ulusu ve ülkeyi bölmek için propaganda yaptığım bu yargı kararına göre değişmemiş, ama suç olmaktan çıkmıştı.
Benim için esas olan mahkemenin verdiği kararın yanlış karar olduğunun AİHM kararıyla belirlenmiş olmasıydı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı bana ulaştığı zaman, “bu kararın benim için önemli olduğunu” söylemiştim. Önemi, benim aklanmam değildi kuşkusuz. AİHM kararı, beni aklamadı. Bu kararla, beni karalayanların, haksız, yanlış karar verdiği, ortaya kondu. Benim amacım da buydu.
Kansu: AİHM’nin Üç Sivas üzerine verdiği kararı kimileri farklı yorumlamaya kalktı. Hem de sizin kitabınızda savunduğunuzun tam tersine. Neden?
Erdost : AİHM’nin haberi TRT 2′de ve CNN-Türk’te yayınlandı. CNN-Türk’te yayınlanan haberin altında “AİHM’nin Muzaffer Erdost kararı:” ve onun altında da, tırnak içinde, “Kürt devletini savunmak suç değil” yazısı vardı.
Ertesi gün Yeniçağ’da (10 Şubat 2005), Hasan Demir, köşe yazısında, AİHM’nin haberine gönderme yaparak şunları yazacaktı: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, ‘Kürt devletinin kurulmasını istemek suç değil’ diye bir karar aldı ve bugüne kadar Türkiye’nin bir bölümünde Kürdistan diye bir devletin kurulmasını suç sayan Türkiye’yi mahkum etti.”
Hasan Cemal, “Türban, şeriat, bölücü derken!” başlıklı yazısında, “Bakın, diyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden yeni bir karar var. Bu karara uymak zorundayız. BÖLÜCÜLÜK ile ilgili bir karar bu. Diyor ki, bölücülüğün, ayrılıkçılığın fikir olarak savunulması, şiddet ve kini özendirmediği sürece demokrasilerde suç değildir. Bu nedenle 1 yıl hapis cezası almış olan Muzaffer Erdost’un mahkumiyet kararını bozarken, (evet “bozarken”) Türkiye Cumhuriyeti devletini de 8500 euro tazminata mahkum ediyor.” (Milliyet, 10 Şubat 2005.)
AİHM kararının “Kürt devletini savunmak suç değil” biçiminde sunulmasından, Üç Sivas’ta, bölücülük yapıldığı, dolayısıyla ulusal mahkemenin verdiği kararın yasaya göre verilmiş doğru bir karar olduğu anlamı çıkıyordu.
Üç Sivas’ta Kürt devletinin savunulduğu ama şiddete ve kine çağrı olmadığı için, ulusal mahkemenin mahkumiyet kararının mahkum edildiği sonucu da çıkıyor buradan. Yani Üç Sivas, bu kez savunmadığı, karşısında olduğu bir görüşle mahkum edilmiş oluyor. Üstelik, Üç Sivas’ı bölücülükle yargılayan yargı kararı doğrulanmış sayılarak.
Kansu: Yalnız CNN-Türk’te mi “Kürt devletini savunmak suç değil” diye yorumlanıyor AİHM kararı?
Erdost: Değil kuşkusuz. Hürriyet’teki (9 Mart 2004) haberin başlığı da aynı: “Kürt devletini savunmak suç değil.”. Ama farklı yorumlar da var. AİHM’nin kararını, Anadolu Ajansı (AA), “Erdost Türkiye’yi mahkum ettirdi” başlığı altında vermişti. “Erdost’un kitabında şiddeti teşvik etmediği kanısına varan AİHM, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade özgürlüğüne ilişkin 10′uncu maddesini ihlal ettiğini belirtti.” biçiminde vermiş olması, bir bakıma doğru bir bakıma yanlıştı. Çünkü, haberin girişinde, Üç Sivas’ta bölücülük yaptığı gerekçesiyle cezalandırıldığım yazılıyor, bu doğru. Kitapta şiddete çağrı olmadığı da belirtiliyor, bu da doğru. Ama şiddete çağrı olmaması, bölücülük propagandasının tartışıldığı paragrafta değil, ulusal mahkemenin kararına ilişkin değil, hükümetin (Dışişleri Bakanlığının) görüşüne bir yanıt olarak AİHM kararında yer alıyor. AİHM’nin gerekçeli kararının 39. paragrafında, “Hükümetin, kin ve husumet gösteren başvuru sahibinin basit eleştiriyi geçtiğini” ileri sürdüğü belirtilmekte, 47. paragrafta, “Ayrıca, tartışmalı eserin bazı bölümlerinin ulusal makamlara (autorités nationales) karşı eleştirel bir karakter taşısa da, şiddete ya da kine hiçbir çağrıda bulunmamaktadır.” görüşüne yer verilmekte ve şöyle devam etmektedir: “Mahkemenin görüşüne göre, bu da gözönüne alınması gereken önemli bir husustur. Zaten, başvuru sahibi yalnızca ayrılıkçı propaganda da bulunmak nedeniyle mahkum edilmiştir.”
AİHM, Dışişleri Bakanlığının (Hükümetin) AİHM’ye yanıtında ileri sürüldüğü gibi, ifade özgürlüğüne müdahalenin, resmi makamlara (ulusal otoritelere) yönelik “kin ve husumet” ile ilgili olmadığının, öyle olsa bile, kitapta, “kin ve şiddete bir çağrının bulunmadığının” altını çizmektedir.
Kansu: “Kürt devletini savunmak suç değil” tümcesi, anlam olarak da olsa AİHM kararında yok mu?
Erdost: AİHM’nin gerekçeli kararı on sayfadır ve 64 paragraftan oluşmaktadır.
”Konvansiyonun (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin) 10. Maddesinin ihlali iddiası” başlığı altında, 36-49 paragraflar yer almaktadır.
Başvuru sahibinin AİHM’ye savunmasının (37. paragraf) ve hükümetin karşı görüşünün (39. paragraf) özetleri ve Üç Sivas’ın özet bir değerlendirmesi yapıldıktan sonra, hukuksal değerlendirmelere geçilmektedir.
AİHM kararında, Üç Sivas’ın birbiriyle çelişik biçimlerde medyaya yansıyan değerlendirmesi şöyledir:
”44. Mahkeme, tartışmalı eserin, 1978, 1993 ve 1996 yıllarında Sivas’ta meydana gelen olayları, kaynaklarını ve oluşma nedenini belirlemek amacıyla karşılaştırmalı bir tarihçe biçiminde incelediğini saptar. Türü bakımından, yazarın eleştirel bir bakışla sunduğu, birçok gazete ve dergiden yapılan alıntılarla süslenmiş (émaillé), politik bir deneme şeklindedir. Serbest ve yorumlayıcı bir tarzda Sivas’ta meydana gelen olaylara yolaçan çeşitli güçlerin analizini yapmaktadır. Kullanılan dil kanıtlayıcı ve açıklayıcıdır. Yazar, angaje (engagé) ve ikna edici (persuasif) olmakla birlikte, ılımlı kalmaya ve teorisini olaylardan çıkarak kurmaya özen göstermektedir.
“45. Kuşku yok ki, ulusal mahkemelerin mahkumiyet kararına dayanak sağlayan pasajlarda (…), yazar, “çeşitli etnik kökenli halklara” ve “Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasıyla” “bir Kürt devleti”nin kurulacağı olgusuna gönderme (référance) yapmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, suçlanan referansların basında çıkan yazılardan alıntılar olduğunu ve bunların tek başlarına başvuru sahibini cezalandırmak için yeterli olmadığını gözlemlemektedir.
”46. Bu hususta, Mahkeme, Cumhuriyet Başsavcısının itirazına ilişkin talebinde, tartışmalı pasajların, başvuru sahibinin kendi görüşlerini yansıtmayan yazılardan alıntılar olduğu ve tek başlarına (isolée) göre değil, eserin bütünü (ensemble) bakımından değerlendirilmesini savunan yorumuna katılmaktadır. Bu açıdan, başvuru sahibinin, asıl metinde, basında çıkan bazı yazılarda ifade edilen ayrılıkçı (séparatistes) görüşleri eleştirdiğini açıkça belirttiğinin altını çizer.
”47. Ayrıca, tartışmalı eserin bazı bölümleri ulusal makamlara (autorités) karşı eleştirel bir karakter taşısa da, şiddete ya da kine hiçbir çağrıda bulunmamaktadır. Mahkemenin görüşüne göre, bu da gözönüne alınması gereken önemli bir husustur. Zaten, başvuru sahibi, yalnızca ayrılıkçı propagandada bulunmak nedeniyle mahkum edilmiştir.”
AİHM, Üç Sivas dolayısıyla verilen “Mahkumiyet kararı ile esere el koymanın zorunlu bir sosyal gereklilikten kaynaklanmadığını” belirterek, bunun “demokratik bir toplumda” gereksiz olduğu ve “Konvansiyonun 10′uncu maddesinin ihlal edildiği” sonucuna oybirliğiyle varıyor.
Bu karardan, “Kürt devletinin kurulmasını savunmak suç değil” sonucunu çıkarmak, kuşku yok ki olanaklı değil.
Kansu: AİHM, Üç Sivas için olmasa bile, bir başka davada, böyle bir karar verebilir miydi ya da böyle bir karar verebilir mi?
Erdost: Olanaklı değil. Böyle bir karar, Konvansiyonun 10. maddesine aykırı her şeyden önce.
AİHM’nin gerekçeli kararında, 10. maddenin ihlali iddiasının değerlendirildiği bölümde, ilkin 10. maddeye yer verilmiştir. Şöyle:
”36. Başvuru sahibi, ceza mahkumiyetinin ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğinden yakınmaktadır. Bu hususta, ileri sürdüğü Konvansiyonun 10. maddesi şöyledir:
”1. Her insan ifade (anlatım) özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, düşünce (opinion) özgürlüğünü ve edinilen-bilgilerin (information, haber) ya da düşüncelerin (ideès) kamusal (resmi) makamların müdahalesi olmaksızın (…) serbestçe alınmasını ve iletilmesini içerir.
”2. Bazı ödevler ve sorumluluklar içeren bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü bakımından gerektiği ölçüde yasayla öngörülen bazı formalitelere, koşullara, kısıtlama ya da yaptırımlara (sanctions, cezalara) tabi tutulabilir.”
AİHM kararında, “Yüksek Mahkeme”nin, “müdahalenin, 10′uncu maddesi 2′inci fıkrasına göre, toprak bütünlüğünün korunması gibi yasayla öngörülmüş ve haklı bir amacı olması hususunu tartışma konusu yapmadığı” da (paragraf 41) belirtilmiştir.
Açıktır ki, Konvansiyonun (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin) 10. maddesi 1. fıkrasında, herkesin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, 2. fıkrasında, demokratik bir toplumda bu özgürlüğün toprak bütünlüğünü korumak amacıyla kısıtlanabileceği, yaptırıma tabi tutulacağı belirtilmiştir. Bu nedenle, AİHM, “bir Kürt devletinin kurulmasını savunmak suç değildir” gibi bir karar veremeyeceği gibi, olayımızda da toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik yasayla öngörülmüş, haklı bir amaca müdahalenin tartışma konusu olmadığı da belirtilmiştir. Yani Üç Sivas kararında ifade özgürlüğüne bir müdahale olduğu sonucuna varılırken, toprak bütünlüğünün korunmasının tartışma konusu yapılmadığı özellikle belirtilmiş bulunuyordu.
Kansu: AİHM, Üç Sivas dışında, örneğin Türkiye toprakları üzerinde bir başka devlet kurma, ya da ülke topraklarından bir kısmını ayırarak bir başka devlete katma düşüncesini (bu düşünce kin ve şiddet içermemiş olması koşuluyla) ifade özgürlüğü olarak niteleyebilir mi, ya da Kürt devleti kurulmasının savunulduğu bir kitap için “Kürt devletini savunmak suç değildir.” diye bir karar verebilir mi?
Erdost: Burada kurulmasının savunulduğu yorumu yapılan “Kürt devleti”, AİHM’nin kapsamına giren ülkeler için sözkonusudur. Irak’ta, İran’da, Suriye’de ya da Ermenistan’da bir Kürt devletinin kurulması düşüncesi ile, AİHM kararlarının bir ilgisi olamaz doğal ki. Ama, AİHM, Yunanistan’da bir Türk devleti kurulması tasarlanacak olsa, bir “Türk devletini savunmak suç değildir” diye bir karar verdiği zaman, bu, devletin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir düşünce/ifade olduğu için, yasayla konmuş yaptırımlara neden olur. Bir başka deyişle kendi hukuksal varlığını belirleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bir karar verilmiş olur ki, bunun mantığı yoktur.
Kansu: Toprak bütünlüğü konusuna sanırım son Azınlıklar Sorunu kitabınızda da değindiniz.
Erdost: Azınlıklar Sorunu’nda, bölgesel ve azınlık dilleriyle ilgili sözleşmelere gönderme yapılmıştır. Yalnızca, bölgesel ve azınlık dillerinin “ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü çerçevesinde” korunacağının ve destekleneceğinin vurgulandığı Bölge ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartında (2 Ekim 1992) değil, Helsinki Sonuç Belgesinde (1 Ağustos 1975), Paris Şartında (21 Kasım 1990), Moskova Toplantısı Belgesinde (3 Ekim 1991), Viyana Bildirisinde (25 Haziran 1993) “devletlerin toprak bütünlüğünün korunması” ilkesine özel bir ağırlık verilmiştir.
Konvansiyonun 10. maddesi 2. fıkrasında, ülke bütünlüğünün yasayla korunması yanında, örneğin Viyana Bildirisinde, “bütün halkların, kendi kaderini tayin hakkına sahip” (madde 2/1) olduğu belirtildikten sonra, bu hakkın, “siyasal birlik ya da ülke bütünlüğünü, tamamen ya da kısmen, zarara uğratacak ya da parçalayacak herhangi bir tasarrufu teşvik eder ya da buna yetki verir anlamda yorumlanamayacağı” (madde 2/ııı) vargısı yer alır.
Paris Şartında, katılımcı devletler, bu devletlerin “bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüklerini ihlal eden etkinliklere karşı demokratik kurumları savunmak kararında” olduklarını imza altına almışlardır.
Kansu: Son soru: Türkiye’nin yeni-Sevr’e zorlanmasını “paranoya” diye değerlendirmeye kalkanların para–noyası nedir?
Erdost: Türkiye’nin yeni-Sevr’e zorlandığını yazanları, yani beni de “paranoyak” olarak değerlendirenler kuşkusuz ilgi alanım içersinde. Bu karalamayı, Azınlıklar Sorunu’nun ilk bölümünde yanıtladım.
Bizi “paranoyak” olarak niteleyenlerin “para-noyası”na gelince, bu benim çalışma alanım dışında kalıyor.
25 Şubat 2005, Ankara
Sanık George Walker Bush’un İddianamesi
Ağustos 8, 2008
Davacı : Irak Halkı adına, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK)
Sanıklar : 1. George Walker Bush, ABD Başkanı
2. Dick Cheney, ABD Başkan Yardımcısı
3. Donald Rumsfield, ABD eski Savunma Bakanı
4. John Powell, ABD eski Genel Kurmay Başkanı, eski Dışişleri Bakanı
5. Condeeliza Rice, ABD dış İşleri Başkanı
6. Tony Blair, İngiltere eski Başbakanı
7. CIA ve Pentagon yetkilileri
8. Irak’taki işbirlikçiler, Celal Talabani, Mesut Barzani, Ayetullah Sistani..
Suç : İnsanlık suçu.
a) Bağımsız ve özgür Irak Devletinin istila edilerek Büyük Ortadoğu Projesi doğrultsunda meşru yönetimin devrilmesi,
b) Toplu katliam,
c) İnsanlık dışı toplu işkence,
d) Irak’ın aşiret ve mezhepler arasında parçalanarak, toprak zenginliklerinin yağmalanması, yokedilmesi,
e) Irak’ın meşru yöneticilerinin uluslarası hukuk kuralları. ve gelenek ve moral değerleri çiğnenerek düzmece mahkemelerde yargılandıktan sonra, utanç verici bir biçimde öldürülmeleri,
f) 2 milyon Irak’lının öldürülmesi, 3 milyon Irak’lının göçe zorlanması
g) Irza tecavüz, sivil halka baskı ve zorbalık.
Suç Tarihi : Ekim 2001 tarihinden buyana sürmektedir.
“Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar.Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”
Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicelerinden büyük alkış aldığı konuşma.
Irak’ın Suriye sınırına yakın bir bölgede bir aşiret düğününe yapılan füze saldırısında gelin, damat, saz heyetiyle birlikte kırk kişi öldü.
Gazeteler
Irak’ta bulunan Blackwater şirketinin paralı askerleri, 18 sivili öldürdü. Uzun zamandan beri bölgede faaliytte bulunan şirketin sorumlularını kimse yargılayamıyor.
Gazeteler
Irzına geçtiği 14 yaşındakı kız çocuğunu, anasını ve babasını öldüren ABD’li er suçunu itiraf etti. Gazeteler
İnsanlar biri için ağlar. Ya ben hangisine ağlayayım!”
Gebe anasını, babasını, 3, 6, 10 yaşındaki üç kız kardeşini, 12 yaşındaki erkek kardeşini ve amcasını yitiren iki kolu kopmuş Ali İsmail Abbas’ın, yanık gödesini kucaklayan halası Aliye. (Guardian Gazetesi)
“Niçin savaş var?”
“Bush nasıl bir şey?”
“Bush bize kızdı mı?”
“Bush’un uçakları silahları var mı?”
4 yaşındaki Amr’ın annesi Mıyase Abdul Hamid’e soruları. (Guardian Gazetesi)
Lesley Stahl: “Irak’ta yarım milyon çocuğun öldüğünü duyduk. Yani Hiroşima’da ölen çocukların sayı sından daha çok. Bunları biliyorsunuz. Değdi mi buna?”
Madelin Albright (ABD Dışişleri Bakanı): “Biliyorum bu çok zor bir seçim. Ama biz doğru olduğunu düşünüyoruz.”
(CBS Haberler, 1996)
“Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanırsa, tarihi biter.”
Irak’lı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed
11 Eylülün ertesinde Bush, “yaptıklarımızdan değil, kimliğimizden ötürü bize saldırıyorlar” diyordu. Kongrede “Bize niçin saldırıyorlar?” sorusunu yine kendisi “özgürlük düşmanlarının” “uygarlığı” tehdit ettiğini söylüyor, “çünkü biz ilerlemeye, çoğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz” diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada “uygarlığı savunmak için, savaşmak gerektiğini” vurguluyor, “yürüttüğümüz politikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşumuzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız” diyordu.
“Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.” sloganı ile işe başlıyordu Bush.
Bush elindeki “akıllı bombalarla” “adalet” dağıtmaya kararlıydı.
Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.
Böyle diyordu da, ne böbrek hastası Usame bin Ladin’i adalet önüne getirebildi, ne de adaleti Afgan mağaralarına taşıyabildi. Oysa, bin Ladin adalet önüne getirilmiş olsaydı, kimbilir, Bush ve ekibinin hangi kirli çamaşırları ortaya dökülecekti!
Bush “adaletini”, dev B-52 uçaklarıyla, ya da binlerce kilometre uzaktaki füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gözetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.
Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üssüne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. O günden bu yana işkenceden geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarılmadılar.
Guantanamo kampında uygulamalı eğitimini tamamlayan işkenceciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon arşivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki işkence uzmanlarınca hazırlanmış yöntem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.
Birinci Körfez Savaşı’nda teslim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl toprağına gömmüşlerdi. (Ziauddin Sardar-Merrly Wyn Davies, Whay Do People Hate America?, s. 113.
Irak’a saldırısını haklı göstermek için Bush, Eylül 2002′de BM’de Irak’ın “çok tehlikeli kitle imha silahları olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu” yalanını söylüyordu. Bununla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırısının lideri olduğu söylenen Muhammet Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına karşın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.
Aslında Bush ve ekibi, bu savaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuoyunu aldatmak için, emekli subaylar, emekli elçiler, dış politika uzmanlarından oluşan büyük bir propaganda ordusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgilendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tarihin kaydettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muhaliflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların kemiklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfkelendiği insanları aslanların önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, kendini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak “kurtarıcılarını” bekliyordu.
Bush savaşa başlama emrini verirken, Irak halkına olduğu kadar, Irak’ın “büyük uyğarlığına” da saygılı olacaklarını vadetmişti. Oysa daha savaşın ilk gününde, tarihin en eski kentlerinden biri olan Bağdat acımasızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizasyon sistemleri yokedildi.
Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tanklarına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikaplarına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD askerleri Bağdat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanıyordu.
Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tüttürürken, hamile annesini, babasını, erkek kardeşini, 3, 6, 10 yaşlarında üç kız kardeşini ve amcasını kaybeden 12 yaşındaki Ali İsmail Abbas, kopmuş iki kolu ve yanık gövdesiyle dehşet içerisinde TV kameralarına bakıyordu. Ali İsmail’in halası ise, öldürülen yakınlarının cesetlerine kapanarak, “Herkes birine ağlıyor, ya ben hangisine ağlayayım!” diye ağıt yakacaktı.
Hastahaneler ölü ve yaralılarla dolmuştu. Doktorlar çaresizlik içerisindeydi. Dr. Hüseyin, çaresizliğini, öfkesini, “Bunları yapan Amerikan askerlerini görmek istiyorum. Bunlardan birini kendi ellerimle öldürmek istiyorum.” diye ifade ediyordu. (The War We Could Not Stop, s.107.)
Ülke, yağmacıların, hırsızların, işbirlikçilerin ellerine bırakılmıştı. İşgalciler halkı yağmaya teşvik ediyordu. Her şey talan ediliyordu. Ulusal müze, ulusal kütüphane tiyatro, merkez bankası, bakanlıklar, resmi daireler, hastaneler yağmalandı. Yağmacıların yakınına bile yaklaşamadıkları bir tek yer vardı; Irak Petrol Bakanlığı. Bağdat’ın merkezindeki Al-Kundi hastanesinin elektrik ampulleri, kabloları, tıbbi cihazları, yatakları, karyolaları bile yağmalandı. Bağdat müzesinden 7 bin yıllık eserler dahil, 50 bin tarihi eser çalındı. Sümerler’den kalan beş bin beş yüz yıllık altın heykel, Uruk’tan kalma kadın başı heykeli, pek çok altın, bilezik, küpe koleksiyonları yağmalandı. Bağdat işgalinin üçüncü günü, Musul müzesi yokedildi. Kral Saknotrok II’nin 2000 yıllık heykeli de dahil, pek çok eser birkaç dakika içerisinde yokoldu. Iraklı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed bu talanı şöyle yorumlayacaktı: “Bir ülkenin kimliği, değeri ve uygarlığı tarihinde saklıdır. Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanıyorsa tarihi biter. Bizde olan budur.
Bu barbarlığın amacı da Irak’ın tarihini bitirmekti. Olanları İngiliz Savunma Bakanı “halkın rejimden mallarını kurtarması” olarak yorumluyor, Rumsfeld ise sırıtarak “Iraklılar zenginliği yeniden paylaşıyor” diyordu. Iraklı Rassan Hasan ise, Guardian muhabirine “Saddam bizi uçaklarla vurmadı. Çocuklarımızı bombalarla katletmedi. Okullarımızın kapılarını kapamadı.” diyecekti.
Bütün bu olup bitenler, dünyanın gözünden saklanmaya çalışıldı. Haberler işgal komutanlığının sansüründen geçiyordu. Pentagon’un tescilli gazetecilerinin dışında kalan gazeteciler ise her an işgalcilerin ateşiyle öldürülmek pahasına, yürek dağlayan görünümleri güçlükle merkezlerine iletebiliyorlardı.
Tarafsızlığı ve güvenirliği ile ünlü El Cezire televizyonunu susturmak için Katar hükümetine büyük baskılar yapıldı. Baskılar sonuç vermeyince, yoğun bir karalama kampanyası başlatıldı. Bu da sökmeyince, Kabil’deki büroları havaya uçuruldu. Bağdat’taki otel odaları dünyanın gözleri önünde bombalandı. Bir muhabirle bir fotoğrafçı öldürüldü. Bunların en büyük günahları, esir düşen iki ABD askerinin görüntülerini yayınlamaktı. Bu esirlerin korkulu görünümlerini yayınlamak “insan haklarının ihlali” idi. İşgal güçlerinin kayıplarının cesetleri büyük bir gizlilik içinde ülkelerine gönderiliyordu.
Bir evde kıstırılan Saddam’ın oğulları ile 15 yaşındaki torunu, sağ olarak ele geçirilmeleri olanaklı iken, param parça edilmiş, Uday ve Kusay’ın cesetleri biraya getirilip dikilerek, günlerce ABDgücünün ifadesi olarak dünya medyasında gösterilmişti. İnsan onurunu aşağılayan davranışlarla Saddam’ın sakalında, saçında tiksintiyle bit arayan askerlerin görüntüleri, zafer sevinçleriyle TV ekranlarında defalarca gösterilecekti.
Bu nedenle, sıradan Amerikan yurttaşı, dış dünyada olup bitenlerden haberdar değildir. Irak işgalinden dört ay sonra, 18-24 yaş arasındaki yedi Amerikalıdan biri, Irak’ın haritadaki yerini bilebiliyordu. (Newsweek, 25 Ağustos 2003.)
Ama Irak’ta olanlar, insanın kanını donduracak kadar çarpıcı sahnelerle doluydu. Medyada çok az bir bölümü gösterilen o tiksinç resim ve kasetlerin binlercesi saldırı yöntemlerinin somut belgeleri olarak Pentagon mahzenlerinde arşivleniyordu. Bu arşivlerde ırzına geçilen kadınların, birbirleriyle zorla ilişkiye sokulan çocukların görüntüleri, domuz eti yedirilen, islama küfür etmeye zorlanan resimler, kasetler vardı. Bu kin ve nefretle Afganistan’da, Irak’ta sivil halk üzerine herbiri 700-800 bombadan oluşan “misket bombalar” atılıyor, kadın çocuk demeden binlerce masumun kavrulmuş, parçalanmış cesetleri arasında 12 yaşındaki Iraklı çocuğun, kopan kolunu bulmaları için yalvarışına Batılı haberciler tanık oluyordu.
Bu barbarlıkları dünya kamuoyunun gözlerinden gizlemeyi başaramadılar. Abu Garip hapishanesinde yapılanlar, orada görevli askerler tarafından basına sızdırıldı. Bush yönetiminin “utanç verici”, “tiksindirici” dediği bu sahneler, hiç de yeni değildi. Bu uygulamalar, ABD’de 11 Eylül sonrası tutuklananlara, Guantanomo üssüne kapatılanlara, Afganistan hapishanelerindekilere de uygulanıyordu. Onları öfkelendiren, olanlar değil, olanların dışarıya sızdırılmasıydı. Çünkü uygulamalar Pentagonun bilgisi ve belirlenmiş olan yöntemler doğrultusunda yapılıyordu. O nedenle altında imzası olduğu halde, 1949 Cenevre sözleşmesi açıkça çiğneniyordu. Rumsfeld, Cenevre sözleşmesinin eskidiğini, geçerliliğinin kalmadığını söylüyordu. Bush “terörizme karşı savaşın yeni bir tür savaş” olduğunu öne sürüyordu. Bush’un hukuk danışmanı “yeni savaşın niteliği gereği” yakalanan teröristler ve onların destekçilerinden acil bilgi almak için Cenevre sözleşmesinin katı kurallarının eskimiş olduğu görüşünü Bush’a bildirmişti. (Newsweek May 24, 2004.)
Bu nedenle ABD, Amerikalıların uluslararası mahkemelerde yargılanmasını kabul etmemişti. Bu nedenle, ABD askerlerinin “savaş suçlusu” sayılmayacağını dayatmışlardı. Uluslararası hukuk, insan hakları, ABD için geçerli değildi: “Biz” ve “ötekiler” vardı. “Bizler”, yani Amerikalılar için hukuk ayrıdır, “ötekiler”, yani Amerikalı olmayanlar için ayrı hukuk geçerlidir. “Ötekiler” için, Başkan’ın, baştaki komutanın emirleriyle seçilen subaylardan oluşan bir Askeri Komisyon, hiçbir uluslararası hukuk kuralı tanımadan, suçlunun “çabucak” yargılanarak cezalandırılmasını öngörülmüştür. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, Avrupa Sözleşmesinin, 1949 Cenevre sözleşmesinin öngördüğü adil yargılama kurallarının hiçbiri geçerli değildir.
Bush ve ekibi için işgalicilere karşı direnen, yurtlarını savunan Iraklılar, birer “lağım sıçanıdırlar”. Bu “sıçanlar deliklerinden çıkarılacak”, yokedileceklerdir.
Şubat 2002 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında Bush, şunları söylemiştir: “Silahlı güçlerimiz ABD’nin düşmanlarının artık açıkca anlamış oldukları şu mesajı vermiştir: 7000 mil uzakta da olsanız, okyanuslar ötesinde, kıtalar ötesinde de olsanız, dağların tepelerinde, mağaralarda bile olsanız, bu ulusun adaletinden kaçamayacaksınız.
Pentagon bu adalet anlayışıyla Afganistan’ı bombalama harekatına islam inancındaki “Tanrının sonsuz adaleti” kavramına nazire yaparak “Sonsuz Adalet Harekatı” adını vermişti. (WDPHA? s. 106).
Pentagon müslüman Irak halkına “hıristiyan” adaletini dağıtırken, eş zamanlı olarak Filistin halkına soykırım uygulayan Şaron da “yahudi” adaletini dağıtıyordu.
İnsanlığın bu utanç verici vahşeti karşısında bütün değerleri ayaklar altında çiğnenmiş bir halk ne yapabilirdi! Yapabileceği, yokedilmek istenen ruhunu kurtarabilmek için bedenini ateşe sarıp yok etmek. Bunun adına da “terör” diyorlardı.
Büyük Ortadoğu Projesinin hayata geçirilmesi ile birlikte, insan hakları ihlalleri, nerdeyse İkinci Dünya Savaşı boyutlarına ulaşmış bulunmaktadır. Afganistan’a çocuk, kadın, genç, ihtiyar demeden kişi başına 40 kg bomba yağdırılmıştı.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin sahibi BM’lerin Irak’a uyguladığı ambargonun boyutlarını Irak’taki BM yardım sorumlusu Denis Dalliday “soykırım yaptırımı” olarak nitelemişti.
Irak’ta ABD işgal askerlerinin yapageldiklerine BM, Avrupa ve bütün dünya, ibret ve dehşet verici bir umursamazlıkla seyirci kalıyor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!
Birinci Körfez savaşında Irak halkının yüzde 5′i öldürülmüştü. Bu sayı ABD nüfusu ile kıyaslandığında, 15 milyon insana denk gelmektedir. Bugün, dünyanın gözü önünde, Irak bir kan gölüne dönüştürülmüştür. Bu gölde her gün 500 can boğulmaktadır.
Aynı umursamazlıkla, Bush’un baş müttefiki İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu soykırım karşısında “insan hakları savunucuları”, “demokratik”, “özgürlükçü” Batı, suskun!
Dünya Irak halkının acılarını sessizce seyrederken, Hıristiyan “Batı” ile Yahudi İsrail, İslamiyet’i yeniden yapılandırmanın gayreti içindeler.
Irak, işgal sonrası günlük 270 bin varile düşen petrol üretimi (Irak’ın iç tüketiminin yarısı) günde 3.5 milyon varile çıkarılarak Suudi Arabistan’ın ardından ikinci büyük petrol ihraç eden ülke konumuna getirelecekti. Petrolü Kerkük’ten Suriye’nin Tartus ve Banyas limanlarına da ulaştırmak için Irak’tan hemen sonra Suriye’nin de “demokratikleştirilmesi” gerekiyordu.
Irak’ın güney bölgesindeki petrol yatakları ise Basra’ya yerleşen İngiltere’nin gözetimine verilmişti.
Irak’taki petrol üretimini olabildiğince artırmayı da amaçlayan bu stratejide Rusya, Almanya, Fransa gibi büyük devletlerin yeri yoktu. ABD’nin İşgal güçleri koalisyonunu oluşturanlar ise yağma sofrasının kırıntıları ile ödüllendirileceklerdi.
Öte yandan dünya nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu Uzak Doğu ülkelerinin doğal enerji kaynaklarına olan gereksinimleri ve bağımlılıkları giderek artmaktadır. Dünyanın en hızlı gelişen ülkelerinin başında gelen Çin’de kişi başına düşen araba sayısı batı ölçülerine ulaşacak olsa, yerkürenin bilinen enerji kaynaklarının beş yıl içerisinde tüketileceği hesaplanmaktadır.
Bugün Körfez ülkelerinde üretilen petrolün yüzde 90′ı Asya’ya gidiyor. ABD’nin petrol ithalatının bölgedeki payı yüzde 18′dir. 2050′lerde pay yüzde 70′e çıkacaktır.
Suçun İdolojik ve Siyasal Gerekçeleri
Kuşkusuz Büyük Orta Doğu Projesinin anlamını kavrayabilmek için, projenin ideolojik ve siyasal içeriğini de açımlamak gerekiyor.
Projenin ideolojik içeriği Pentagon ve ABD dışişleri uzmanlarınca Vietnam yenilgisinin ardından, 1970′lerde, özellikle de 1973 petrol bunalımından sonra oluşturulmaya başlanmıştı. Bugün bu projenin uygulamasında adlarını sık sık duyduğumuz, Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Ford yönetiminin Kurmay Başkanlığını, Rumsfeld Savunma Bakanlığı yapmıştı. CIA’nın başında ise Baba Bush bulunuyordu. Wolfowitz ve Richard Perle genç demokratlar olarak etkindiler. Daha sonra cumhuriyetçilerin saflarına katıldılar. Grubun merkezinde ise Kissinger bulunuyordu. Çoğunluğu yahudi kökenli olan bu grup, Orta Doğu’da Araplara karşı İsrail’i destekleyen ABD’deki Yahudi lobilerinin de en etkili elemanlarıydı.
Bu yahudi lobilerinden en etkili kurumlarından biri 1985 yılında kurulan Waşington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü (The Washington Institute for Near East Policy [WINEP]) idi. Kurumun altı üyesi Baba Bush’un üst yönetiminde yer almışlardı.
1990′larda soğuk savaşın sona ermesinin ardından ABD-İsrail bağlaşıklığının stratejik değeri azalıyor gibiydi. Bu bağlamda WINEP ve o doğrultudaki kuruluşlar, ABD’nin yeni Orta Doğu politikalarında İsrail’in belirleyici rol üstlenmesi gerekliliğini temel hedef seçmişlerdi. Tel-aviv’le ortak çalışmalar sonunda Clinton yönetiminin ilk günlerinde bu strateji benimsetilmişti. Buna göre ABD’nin İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır gibi üçlü bir müttefiki vardı. Bölgenin geri kalan ülkelerinin dinsel ve laik radikal rejimleri, ABD’nin bölgesel çıkarlarının karşısında idiler.
Başta İran ve Irak olmak üzere (Suriye üçüncü sıradaydı) öteki ulusalcı ve radikal rejimlerin bölgeden arındırılması ve “demokratikleştirilmeleri” gerekiyordu. Bu üçlü ittifak yeni “müslüman cumhuriyetlerin” ortaya çıkışıyla (örneğin Türkiye’nin) güçlendirilmeliydi.
WINEP Türkiye ile de yakından ilgileniyordu. Washington’u ziyaret eden her Türk yetkilisi bu kurumu ziyaret ediyordu. Özellikle de Turgut Özal bu örgütün her yıl saygıyla andığı “büyüklerden” biridir. Bir başka “büyük” de Fethullah Efendidir. John Hopkins Üniversitesi Uluslararası İleri Çalışmalar Okulunda yapılan Abant sempozyumunun gerçekleşmesinde bu kurum önemli katkılarda bulundu.
Kurumun “Kürdistan” çalışmaları da önemlidir. Bu çalışmaların sonucunda Barzani ile Şaron’un amcaoğulları oldukları neredeyse kanıtlanacaktı!
Yeni Orta Doğu Projesinin oluşumunda en belirleyici politakalar neo-com (yeni mu hafazakar) adı verilen ve çoğunluğu yahudi kökenli olan ekip tarafından üretilmiştir.
1989′da, eski bir dışişleri bakanlığı çalışanı olan Francis Fukayama “Tarihin Sonu” başlığı altında bir makale yayınladı. Fukayama, İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin yenilgiye uğratılması ve ondan 45 yıl sonra Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından, bunun liberal demokrasinin zaferi ve insanlığın ideolojik evriminin sonu anlamına geldiğini savunuyordu. Ona göre bu bir sondur, çünkü bundan sonra başka gidecek yer yoktur. Ulusalcılık ve fandımantalizm ölü geçmişin artıklarıdır. Bu makale yeni dünya düzeninin kılavuzu haline geldi.
1993 yazında ise, Johnson yönetiminin Vietnam’da karşı ayaklanma uzmanı Samuel Hungtington, “Uygarlıklar Çatışması” adı altında bir makale yayınladı. Huntington, komunizmin yok olması, bütün ideolojik tartışmaların sonlarının geldiği anlamını taşısa da, tarihin sonunun gelmediğini savunuyordu. Artık dünyaya ekonomi ve politika değil, kültür egemen olacak ve dünya bu kültür temeline göre bölünecekti. Ona göre uygarlıklar “insanları güdüleyen ve harekete geçiren güç” olan dinin simgelediği farklı değer sistemlerine dayanıyordu. O nedenle asıl çatışma “Batı” ve “Ötekiler” arasında somutlaşıyordu. “Batı” bireysellik, liberalizm, anayasacılık, insan hakları, eşitlik, özgürlük, hukuk düzeni, demokrasi ve serbest pazar değerlerine dayanıyordu. Tam da bu nedenle “Batı” bu düzeni tehdit eden “ötekilere” karşı askeri müdahaleye kapıları açık tutmalıydı.
Huntington’a göre “Batı Uygarlığına” karşı en tehlikeli iki karşı-uygarlık, İslamiyet ve Konfiçyüscülüktü. En büyük ve en yakın tehlike ise İslamcılıktı. Çünkü dünya petrol kaynaklarının büyük bölümünü İslam dünyası elinde tutuyordu.
Huntington için sorun islam köktendinciliği değildir. Bu konuda şöyle diyor: “Batı için esas sorun İslam köktendinciliği değildir. Kültürlerinin üstünlüğüne inanan ve güçlerinin yetersizliğine takılıp kalmış olan insanların farklı bir uygarlığıdır, İslamın kendisidir esas olan.”16
Görüldüğü gibi, BOP’un ideologları İslamın “batılılaşmaya” karşı, anti-laik bir anlayış içerisinde olduğunu, bu nedenle de Batının laik-demokratik sistemine karşı olduğunu vurgulamaktadırlar. Onlara göre demokrasi, İslâm dünyasının pek de yabancı olmadığı bir kavramdır, asıl karşıtlık laisizmden kaynaklanmaktadır. Demokrasiyi islamla bağdaştırarak kabul etmek mümkündür. Demokrasiden uzak bir islam, “cihad“in içindedir ve “terorizm”in kaynağı olma niteliğini korumaktadır.
1992′de ABD Barış Enstitüsü tarafından düzenlenen “Yeni Sentezler” konulu konferansta “İslam ve demokrasi arasındaki fikir çatışmasına islamcı anlayışların katkılarıyla, iki anlayışın da güçlendirileceği ve batı anlayışındaki bugünkü demokratik görüşlere yeni anlamlar kazandıracağı” vurgulanmıştı.
11 Eylül saldırısını gerçekleştirnler arasında tek bir Afganlı yoktu. Başakan Bush hedef olarak Afgan dağlarını gösteriyordu. Koca ABD, tek bir kişiye, bin Ladin’e savaş açıyordu.
Başkan Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal avaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.
İlk Hedef Afganistan Oldu
Afganistan, emperyalizmin Asya egemenliği için en kilit coğrafyanın üzerinde yer almaktadır. 19. Yüzyılın başından beri Afganistan Çarlık Rusya ile İngiltere rasındada bir çekişme alanı olmuştu. İngilizlerin, Hindistan ve Uzak Doğu egemenliği için Afganistan’ın sarp geçitlerinde ne zorlu savaşlar verdiğini tarihler yazmaktadır. Ama İngilizlerin Afganistan’daki egemenliklernin başarısı, geleneksel ingiliz politikasına dayanıyordu. Rüşvet en etkili araç olarak yüz yıllar boyu bu bölgede başarı ile kullanıldı.
Afaganistan değişik halkların bulunduğu, çok değişik dillerin konuşulduğu bir Babil kulesi idi. Aşiretleri satın almak, aşiretleri biribirlerine karşı kışkırtmak zor olmuyordu. Aşiretlerin büyük bölümü Afganistan sınırlarının dışına taşıyordu. Türkmen, Tacik, Özbek, Kırgız aşiretlerinin büyük bölümü Çarlık Rusyası topraklarında, Peştun kabilelerinin bir bölümü şimdiki Pakistan’da, Beluciler İran ve Pakistana kadar uzanıyordu. Kabile bağları, Afganistan’a bağlılığın çok önünde geliyordu. Bir Afgan ulusundan söz edilemezddi. Ne bir dil bütünlüğü, ne bir kültür birliği, ne de bir toprak birliğinden vardı. Aslında Afganistan sınırlarını da Hindistan’daki İngiliz yönetimi ile Çar Rusyası çizmişti. İki büyük güç arasında, kabile reislerinin bağımsız birer yönetim birimi oluşturduğu, tampon bir bölge olarak tasarlanmıştı.
Daha da önemlisi, Anadolu’da gerçekleştirilmekte olan Kemalist Devrim, Emanullah Han’ın ilgisini çekiyordu. Ülkesini çıkarcı aşiret liderleri ve çıkarcı din sömürgenlerine dayanarak yöneteniyeceğini gören Emanullah Han, bir Afgan Ulusu yaratabilmenin koşullarını oluşturma çalışmalarına girişti.
Bu gelişmelerden endişe duyan İngiltere, Han’ı devirmek için harekete geçti. Yeni Delhi Elçiliği’ne danışman olarak atanan o ünlü T. E. Lawrence, Kerim Şah adı altında bir Arap din alimi kimliği ile Afgan kabile reislerini satın aldı. Kısa sürede dinci bir muhalefet oluşturdu. Bilinçli bir kadın hakları savunucusu olan Emanullah Han’ın eşi Prenses Süreyya’nın montajla değiştirdiği “çıplak” fotoğraflarını aşiretlere dağıttı. Aşiret reisleri ve din adamları Han’a karşı ayaklandılar. Ocak 1929′da Bakayi Sakao adındaki bir eşkıya Kabil’i ele geçirdi, kral devrildi ve İtalya’da sürgünde öldü. Bakka Kabil’i dokuz ay elinde tuttu ve Emanullah’ın kuzeni Muhammet Nadir Han tarafından Kabil’den kovuluncaya dek eşi görülmedik bir terör estirdi.
Bu olayın ardından ulusal meclis toplandı, Nadir Han, Nadir Şah olarak kral ilan dildi. Nadir Şah’ın ülkeyi derleyip toparlama çabaları 1933 Kasımda gerçekleştirilen bir suikastle sona erdirildi.
ABD’niın Afganistan’daki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslamcılara ilgisi 1950′li yıllara kadar uzanır. CIA’nın kurduğu Asya Vakfı Kabil Üniversitesinde ve İslamcı gruplar arasında çalışmalar yapmıştı. Ama ABD’nin siyasal İslama desteği 1973′te başladı. Afgan cihadının önderlerinden olan Abdul Resul Sayyaf, Burhanettin Rabbani ve Gülbettin Hikmetyar Müslüman Kardeşler ve Suudi Arabistan’la yakın ilişki içerisinde 1972′de Müslüman Gençlik örgütünü kurmuşlardı. Hikmetyar örgütün askeri kanadının yöneticisi idi. Hikmetyar örtünmesini beğenmediği kadınların yüzlerine kezzap atma hareketini başlatmıştı. Daha sonra Hizb-i İslami’nin (İslam Partisi) lideri olacak olan Hikmetyar, yakaladığı esirlerın diri diri derilerini yüzmekle ün kazanacaktı. İslamcıların ilk hedefleri üniversite oldu. Örgüt 1972 yılında ABD Elçiliğine çalışmaları konusunda bir rapor (raporda dört solcu liderini öldürdükleri de yer almıştı) hazırlayarak, bir matbaa kurmak için destek istedi.18
Muhammet Davut 1973 yılında kuzenı Kral Zakir Şah’ı bir darbe ile devirip cumhuriyet ilan edince, CIA, Pakistan yönetimi ve İran şahı işbirliği içerisinde Afgan İslamcılarını desteklediler. Özellikle bir darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Ziya-ul Hak, İslamın dünya egemenliği hayalini gerçekleştirmek için, yakınlarının bile “gerçek bir canavar” olarak nitelendirdikleri Hizb-ul İslam’ın lideri Gulbettin Hikmetyar’ı CIA ve Rabıta’yı da arkasına alarak destekledi.
Davut’a karşı 1973 Eylül ve Aralığında İslamcıların darbe girişimleri başarıya ulaşamadı. 1974 Haziranındaki darbe girişimi de başarısızlıkla sonuçlandı. 1975′te yeterince güçlendiğine inanan İslamcılar bir darbe girişiminde daha bulundular. Davut bunları da bastırdı. Aralarında Rabbani ve Hikmetyar’ın da bulunduğu darbe önderlerinden bir kesimi kaçarak Pakistan’a sığındılar.
İçeriden ve dışarıdan yoğunlaşan baskılar karşısında, sol ve laiklerden uzaklaşarak, sağcı askerleri ve sivil sağcıları kilit noktalarına getirdi. 1978′ye giderken hükümetin oluşturduğu ölüm mangaları solcu liderlere karşı cinayetlere girişti, solcular ve laikler devlet kadrolarından temizlendi. Toplumsal tabanını yitiren Davut, SAVAK’ın kolladığı Suudi Arabistan’ın Dünya İslam Birliği ve Müslüman Kardeşlerin eline düşmüştü. Ülkedeki bunalım 1978 Nisaninda Nur Muhammet Taraki’nin darbesine kadar sürdü. Ardından Taraki Sovyetler’le bir dostluk anlaşması imzaladı. Bu durum ülke ölçeğinde İslamcıların terör eylemlerine neden oldu. Yüzlerce öğretmen, resmi görevli, laik aydın öldürüldü. Haziran 1979 tarihli bir CIA raporu, Afganistan’ın “mücahit” ve “İhvan-ı Müslimin” adındaki isyancıların kontrolünde olduğunu bildirmiştir.
İslamcılarla başedemiyeceğini gören Afgan Hükümeti, aralarındaki anlaşma doğrultusunda Sovyetlerden müdahele isteğinde bulundu. 1980′de Sovyet askerleri Afaganistan’a girdi. Sovyet sisteminde sonun başlangıcı bu müdahale ile tetiklenmişti.
1998 yılında büyük bir petrol şirketinin başında bulunan bugünkü ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney “Hazar bölgesinin birde