Başöğretmen…
Ağustos 8, 2008
“Geçmiş tahta başına
Atatürk’üm ders verir…”
İlhan Demirarslan’ın şiirinde bir dize, dizede bir fotoğraf. Fotoğrafta bir bahçe, bahçede kara tahta. Tahta da a, b, c …
Tahta başında Kemal Atatürk. Giyimiyle zarif, duruşuyla uygar, anlatımıyla engin.
Elinde tebeşir, ders veriyor.
Uluslaşma yolunda yürüyen ulusa.
Bu, aynı zamanda, tekke ve medreseden mektebe / okula devrimsel evrimleşmenin de fotoğrafıdır.
Aklın ve bilimin özgürleşmesinin, insanın insanlaşmasının fotoğrafı.
Koca bir ulusu oluşturan bireylerin, tarikat, mezhep, din gibi inanç birliğine kölece bağımlılıktan kendini arındırmaya ve özgür bireylere dönüşmeye başlamasının da fotoğrafıdır.
Köleci ve feodal sistemin kölesi ve serfi olmaktan ulusun bireyi olmaya başlamasının da fotoğrafıdır bu fotoğraf.
Boy gibi, soy gibi bağlarla aşiretine, kabilesine bağlılıktan, toprak sahibine ve toprağa bağımlılıktan ve bağlardan kurtuluşa doğru yürüyüşe başladığının da fotoğrafıdır bu fotoğraf.
Kısacası, insan olarak insanlaşmasının, birey olarak özgürleşmesinin, ulus olmanın ve ulusun özgür bireyleri olmanın fotoğrafıdır bu fotoğraf.
Bugünün özel anlamında, “Eğitim Birliği Yasasıyla” yaşama geçecek olan Cumhuriyet Türkiyesinin de fotoğrafıdır.
Sormak gerekir:
Neyin birliğidir, eğitim birliği?
Aklın birliğidir.
Bilimin birliğidir.
Bilimsel dünya görüşünün, maddi dünya anlayışının birliğidir.
Yani, “Eğitim Birliği”, din ve aklın birliği anlamında bir birlik değil, kendini dinsel inançtan ve dogmalardan yalıtmış, özgürleşmiş aklın birliğidir.
Dinin ve vahyin zincirlerinden kendini yalıtmış, özgürleşmiş aklın, bilimin ve bilimselliğin, eğitim ve öğretimin tek yolu ve yöntemi olduğu bir birliktir. Dinsel dogmalardan arındığı için laik, bilimsellikle donanımlı, maddi dünya anlayışının, eğitim ve öğretimin tek belirleyici yöntemi olması anlamında bir birliktir.
o
İlk ve karanlık çağları aydınlatan din, aklın özgürleşmesinin, bilimin ve teknikbilimin açılımının engeli olduğu ölçüde, ortaçağ karanlığının, aklın karartılmasının, bilimin ve bilimselliğin kuşatılıp tutsaklaştırılmasının siyasal gücü de olacaktır.
Ulusal kurtuluş devrimi, nasıl ki Kongreler dönemi, Heyeti Temsiliye dönemi, Meclis dönemi gibi başlıca üç aşama içerirse, Meclis dönemi de, ulusal savaş dönemi, andlaşma dönemi, cumhuriyeti kurma dönemi olarak üç aşama içerir.
Savaş döneminden andlaşmalar dönemine geçileceği uğrakta, Ankara’ya gelen Saidi Kürdi, milletvekilleri arasında namaz kılanların azlığından yakınarak kaleme alacağı Arapça bildiride, Şark’ı aklın ve fennin değil, dinin ve vahyin kurtaracağı görüşünü yineleyerek, gerçek kurtuluşun ve ilerlemenin bilimle değil, dinle, akılla değil vahiyle, olanaklı olduğunu yazar ve söyler. Sürekli yinelediği şarka enbiyanın, garba feylesofların ve bilim adamlarının gönderilmesinin nedeninin, şarkı dinin ve vahyin, garbı aklın ve bilimin kalkındıracağı görüşünü yineleyerek, Ankara hükümetinin, aklı ve bilimi değil, dini ve vahyi esas almasını önerecektir. Gazi Mustafa Kemal ise, Cumhuriyetin 10. yılında, “az zamanda çok işler başarmış” olmalarının nedeninin, gelişme ve uygarlık yolunda yürüyen ulusun elinde ve kafasında tuttuğu müspet ilim meşalesi olduğunu vurgulayacaktır.
Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’nin hemen her sayısına aldığı gibi, Mustafa Kemal’in manevi mirası bilim ve akıl olmuştur. Laikliğe, akla ve bilime, dolayısıyla Başöğretmen Kemal Atatürk’ün öğretisine karşıt görüşler geliştiren Saidi Nursi, Cumhuriyetin başarıya ulaşmış olmasından kaygıya kapılarak, aklın ve bilimin, anarşizme, siyonizme, ateizme, komünizme götürdüğü görüşünü öğretisinin temeline oturttuğu ve her biri bir cehalet anıtı olan Risalei Nur’ları “telif” etmeye başlamış, fizik ve kimya gibi yabancı bilimlerin sömürge bilimleri oldukları için şeriat süzgecinden süzülerek alınması gerektiğini ileri sürmüştü. Başöğretmen Atatürk’e karşı açtığı savaşı, akla ve bilime karşı açtığı savaşı, ateizme, anarşizme, siyonizme karşı savaş şemsiyesi altında sürdürmüştür. Saidi Nursi’nin savaşı, aslında uluslaşmaya, ulus-devlete, bağımsızlığa karşı bir savaştır.
1950’lerde “Yeşil Kuşak”, günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi ve ılımlı İslam, Saidi Nursi’nin görüşlerinden yararlanılarak geliştirilmiştir. Saidi Nursi, Müslümanlarla İsevilerin, anarşizme, ateizme ve komünizme karşı, dinin, siyasal silah olarak kullanılmasını önermiş, Arapların ve Türklerin İslam kimlikleriyle birleşmelerini istemiş, Amerika Birleşik Devletlerinin İslam ülkelerini desteklemesinden ve bunlara yakınlaşmasından İslam birliği için olumlu sonuçlar türetmiş, bugünkü Vatikan-Gülen yakınlaşmasının ve Büyük Ortadoğu Projesinin ilk görüşleri Saidi Nursi tarafından ortaya konmuştu.
Saidi Nursi/Kürdi, 1890’larda, Tanzimatta kurulan ve din-dışı eğitim kurumları olan “mektep”lere din dersi, medreselere de fen dersi konmasını istemiş, tekkelerin de ehil kişilerin elinde olmasını istemişti.
1950’li yıllar, Yeşil Kuşak politikası, yani CENTO üyesi Türkiye, İran ve Pakistan’da dinin canlandırılması adı altında dinin siyasallaşması, yani tarikat ve cemaatlerin etkinleşmesi sağlanmış, mekteplere/okullara din dersi, yeni açılan imam-hatip okullarına fen dersi konmuş, Kuran kursları ehil hocaların elinde, küçük dimağlar, akıl ve bilimden yalıtılarak taassubun tutsağı haline getirilmiştir. Bir başka deyişle, Eğitim Birliği Yasası, 1950’li yıllardan günümüze tağşiş edilerek, akıl ve bilim, din ve vahyin egemenliği altına alınmıştır.
Bugün kutladığımız ve Başöğretmenle özdeşleştirdiğimiz akıl ve bilim meşalesinin yerini, aklı ve bilimi cehennem ateşinde yakmakta olan Saidi Nursi öğretisi almıştır.
Laikliği din ve inanç özgürlüğü olarak algılayarak, laiklik, siyasallaşan dinin tutsağı haline getirilmiştir. Teokratikleşen demokrasi ve küresel egemenliğe endeksli parlamento-içi darbe, bugün laik cumhuriyetin yerine, fiilen teokratik cumhuriyeti / Saidi Nursi’nin deyişiyle “dindar cumhuriyeti” geçirmiş bulunuyor. Biz ise, bir hayali yaşatıyor, bir hayal adına, Başöğretmen adına ödül verebiliyoruz.
o
Bunları, bugün burada vereceğimiz ödülü yadsımak için söylediğim sanılmasın. Bugün, burada, Kemal Atatürk’ün gerçekten Başöğretmen olarak ulusal bağımsızlıktan uluslaşmaya giden çetin yolda, Türk ulusunun yürüdüğü gelişme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşaleyi yurdun dört bucağına taşımış, o meşalenin alevinde kuşakları özveriyle aydınlatmış birine Başöğretmen ödülünü vermiş olmamızın, benim açımdan, Başöğretmen olmaktan daha büyük bir anlamı var: Yazarı, çizeri, tüm aydınıyla, bilim adamıyla, sanatı ve sanatçısıyla, bugün yere atılmış ve çiğnenmiş Türkiye Büyük Millet Meclisinden Çankaya’ya paspas yapılmış Mustafa Kemal Atatürk öğretisini, o artık kendisi olduğumuz, “müspet ilim” meşalesini, bağımsızlık ve özgürlük meşalesini, düşürüldüğü yerden kaldırmak, laik ve gerçekten demokratik Türkiye’nin bağrında yeniden tutuşturmak için buradayız.
Çünkü, Vecihi Timuroğlu, a, b, c’nin ışığında, aklın ve bilimin aydınlığında Başöğretmenin öğretmenidir ve binlerce öğrencinin başöğretmenidir.
Vecihi Timuroğlu, ulusal bağımsızlıktan ulus olma çetin sürecinde, saraya ve halifeye bağlılıktan, tarikatına ve şeyhine bağımlılıktan, toprağa ve toprak sahibine kölece bağlılıktan ve bağımlılıktan, ulusun özgür bireyleri olma yolunda, demokratikleşmenin ve uluslaşmanın en çetin yolunda, öğretmenlerin öğretmeni olarak özgürlük savaşçısı başöğretmenlerimizden biridir de.
Vecihi Timuroğlu, gericiliğin faşizmle elele, okulları kuşattığı günlerin özgürlük kavgacısı, adı yazılmamış kahramanıdır da.
Vecihi Timuroğlu, Başöğretmenin öğretmeni olarak, öğrencilerin başöğretmeni olarak Türkiye coğrafyasının, kentlerinin, ovalarının, dağlarının, ırmaklarının kişisel adıdır da. Nereye gittimse orada, nerede durdumsa orada, bir ya da birkaç öğrencisini Vecihi Timuroğlu’na soru sorarken, kimi zaman da sorgularken gördüm çünkü.
Vecihi Timuroğlu, felsefenin tarihiyle değil, tarihin felsefesiyle yoğrulmuş, dinin kendisini olduğu kadar dinin felsefesiyle donanımlı öğretmenimizdir de.
o
Devrim devrimdir, devrimciler devrimcidir. Ulusal demokratik devrim, sosyalist devrim değildir kuşkusuz. Ama biri ötekinin yadsınması değil, önceki sonrakinin anası, sonraki öncekinin ebesidir. Marx’ı ve marksizmi iyi özümsemiş, Türkiye gerçeğiyle iyi yoğurmuş kararlı bir sosyalist olarak belirteyim ki, Kemal Atatürk’ü ve onun devrimini, ulusal demokratik devrimi devrimimiz olarak ne kadar kucaklıyorsak, bu devrimle özdeşleşmiş Kemal Atatürk’ü aynı sevgi, aynı duyarlık ve coşkuyla kucaklıyoruz.
Biz onu bugün çok arıyor, çok özlüyoruz.
Başöğretmen Kemal Atatürk’ün adında, Vecihi Timuroğlu’na verilen “Başöğretmen Ödülü” dolayısıyla, Timuroğlu’nu, aynı sıcak duygularla kucaklıyor kutluyoruz.
24 Kasım 2007, Ankara.
x 24 Kasım (2007) Öğretmenler Gününde, Ankara’da, Anadolu Eğitimciler Derneğinin Vecihi Timuroğlu’na “Başöğretmen Ödülü”nün verildiği toplantıda yapılan konuşma.
Muzaffer İlhan Erdost / TİHAK Başkanı
