Basın Açıklamaları

Ağustos 7, 2008

 

21.03.2008
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Basın Açıklaması

AKP, emperyalist gericilikten, tarikat ve cemaatlerden, yeni-sevrcilerden, ikinci cumhuriyetçilerden aldığı güçle, elinin ulaştığı, gücünün yettiği her alanda, Cumhuriyetin “laik” kimliğini, “dindar/islam” kimliğiyle kefenlemeyi pervasızca sürdürüyor.
Sistemli ve planlı olarak “demokratikleşme” kisvesi altında, devletin, ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal temel düzenini din kurallarına göre  düzenlenmekle kalmıyor, anayasal-laiklik yerine teokratik-laikliğin anayasasını Meclisin gündemine taşımış bulunuyor.
Erbakan, laik-cumhuriyetten teokratik-cumhuriyete geçişin “kanlı mı, kansız mı” olacağını sormuştu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bugün, fiilen teokratikleşen cumhuriyetten, Anayasada yazılı laik cumhuriyete dönüşün kansız gerçekleştirileceğinin mesajını vermiş bulunuyor.
Bir kez daha belirtelim ki, milletvekillerinin, milletin “vekili” olarak seçmenden devraldığı irade, dinsel irade değil, siyasal iradedir ve bu irade, Anayasayla belirlenen ve çerçevelenen “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti”yle sınırlı bir iradedir.
Laik anayasal düzeni, Kuran’a ve şeriata uyarlamak amacıyla uluslararası ölçekte örgütlenmiş bulunan tarikat ve cemaatlerin iradesini, islamı, uluslararası sermayenin kendi egemenliği aracına dönüştürmüş ve ulusal bilinci her gün biraz daha körelten küreselleşme iradesini, “milli irade” olarak dayatmakta direten AKP yöneticilerinin , milli iradenin doğrudan temsilcisi Yargının mesajını doğru değerlendirmelerini dileriz.

16 Mart 2008, Ankara
Muzaffer ilhan Erdost
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı

 

Basın Açıklaması

AKP, emperyalist gericilikten, tarikat ve cemaatlerden, yeni-sevrcilerden, ikinci cumhuriyetçilerden aldığı güçle, elinin ulaştığı, gücünün yettiği her alanda, Cumhuriyetin “laik” kimliğini, “dindar/islam” kimliğiyle kefenlemeyi pervasızca sürdürüyor.
Sistemli ve planlı olarak “demokratikleşme” kisvesi altında, devletin, ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal temel düzenini din kurallarına göre  düzenlenmekle kalmıyor, anayasal-laiklik yerine teokratik-laikliğin anayasasını Meclisin gündemine taşımış bulunuyor.
Erbakan, laik-cumhuriyetten teokratik-cumhuriyete geçişin “kanlı mı, kansız mı” olacağını sormuştu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bugün, fiilen teokratikleşen cumhuriyetten, Anayasada yazılı laik cumhuriyete dönüşün kansız gerçekleştirileceğinin mesajını vermiş bulunuyor.
Bir kez daha belirtelim ki, milletvekillerinin, milletin “vekili” olarak seçmenden devraldığı irade, dinsel irade değil, siyasal iradedir ve bu irade, Anayasayla belirlenen ve çerçevelenen “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti”yle sınırlı bir iradedir.
Laik anayasal düzeni, Kuran’a ve şeriata uyarlamak amacıyla uluslararası ölçekte örgütlenmiş bulunan tarikat ve cemaatlerin iradesini, islamı, uluslararası sermayenin kendi egemenliği aracına dönüştürmüş ve ulusal bilinci her gün biraz daha körelten küreselleşme iradesini, “milli irade” olarak dayatmakta direten AKP yöneticilerinin , milli iradenin doğrudan temsilcisi Yargının mesajını doğru değerlendirmelerini dileriz.

 

16 Mart 2008, Ankara
Muzaffer ilhan Erdost
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı

 

Basın Açıklaması

Malatya’da İncil’i ve yayınlarını hedef alan katliam, ülkeyi karanlığa ve kaosa çekmek ve talan etmek isteyen dış odakların planlı ve programlı tertiplerinden biridir.
Katliamda izlenen yöntem ve vahşetin boyutları, bize, Guantanamo’yu, Ebu Garib hapishanesindeki işkenceleri olduğu gibi, 12 Eylül askeri darbesine toplumsal ortamı hazırlayan Malatya, Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarında uygulanan vahşeti de anımsattı. Bu işkence ve vahşetin arkasında küresel egemenliğin kendi tarihsel mirasları olduğunu savlayan dış odaklar vardı. Bugün işlenen cinayetlerin arkasında da aynı odakların bulunduğundan kuşku duymuyoruz.
Cinayeti işleyenlerin ortak paydası din, cinayet kurbanlarının ortak payı laiklik olarak nitelenebilir.
 Malatya/İncil katliamını, Hrant Dink cinayetinden (19 Ocak 20007), Danıştay Başkanı Mustafa Yücel Özbilgin’in katledilmesinden (18 Mayıs 2006), katolik rahip Andrea Santoro’nun öldürülmesinden (5 Şubat 2006) yalıtmak ve ayrı ayrı cinayetler olarak düşünmek ne denli olanaksız ise, bu cinayet ve katliamların farklı odaklar ve farklı amaçlarla işlendiğini düşünmek de o denli yanlış olur.
Nasıl ki Çekiç Güç’ün görev süresi içerisinde Muavenat’tan Mumcu’ya, Bitlis’ten 12 Mart Gazi Olayları’na değin birbirini izleyen suikast, cinayet ve katliamlar, çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılmasından ve Kuzey Irak’a planlanan askeri operasyonları önleme amacından yalıtılmazlarsa, Rahip Santoro’dan İncil katliamına değin işlenen cinayetler de bu tür operasyonların tartışıldığı, planlandığı günlerin öncesinde yapılmış olmasından da yalıtılmamak gerekir.

19 Nisan 2007, Ankara
Muzaffer İlhan Erdost
Başkan

 

Dindar Cumhurbaşkanı İçin Aday Portresi

Muzaffer İlhan Erdost
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı

27 Nisan 2007;
Meclis Başkanı Arınç’ın sözleriyle, “Sivil , dindar ve demokrat” “Türk milletinin kendi öz cumhurbaşkanı”nı seçmek için, Arınç başkanlığında, Meclis toplanıyor.
Cumhurbaşkanı seçimine geçilebilmesi için gerekli sayıya ulaşılamıyor ama oylamaya geçiliyor. Birinci tur için gerekli oya ulaşılamıyor, ama ikinci tur oylamaya devam etmek üzere gündem belirleniyor, Meclis dağılıyor.
Tam da bu saatlerde Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine girenler, Genelkurmay Başkanlığının, “Kutludoğum haftası faaliyetleri ve cumhurbaşkanlığı seçimiyle” ilgili “basın açıklaması”yla karşılaşıyorlar.
“Türk Halkının Avrupa Dostları”, “Genelkurmayın 27 Nisan muhtırasından derin endişe duyduğunu” açıklayan bir mektup yayınlayarak, Avrupa Birliği liderlerini, Türkiye’deki demokratlarla dayanışmaya çağırıyor. (Birgün, 18 Mayıs 2007.)
“Avrupalı Dostları”nın kaygılarına katılmakla birlikte, Genelkurmay Başkanlığının basın açıklamasında “Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ortaya çıkan sorun”un, “laikliğin tartışılmasına odaklandığı” belirtildiği için, cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün laiklik ile sınırlı olarak kimliğini, basına yansıyan yönüyle çerçevelemek de gerekiyor:
Gül’ün, 27 Kasım 1995’te The Guardian’da yayınlanan konuşmasında yer alan “Bu cumhuriyetçi dönemin sonudur. (…) Laik sistem başarısızlığa uğramış demektir ve biz bunu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.” sözleri, Cumhuriyet’in tehlike sinyali veren sekiz sütununa oturduğunda, Gül, gürleyerek, bunun, kendi sözleri olmadığını söylemiş, The Guardian’ın muhabiri, haberinin arkasında durduğunu açıklayınca, susmuştu. [Gül’ün avukatının başvurusunu, Savcılığın reddettiğini ekleyelim.]
10 Aralık 1995’te Milliyet’te yayınlanan Nilgün Cerrahoğlu ile konuşmasında, Gül, “Saklanamaz gerçekler var,” demişti, “İslamın yalnız ahreti değil, dünyevi düzeni de içerdiği bir gerçektir. Ben bir Müslüman olarak buna inanıyorum.”
Bunun yalınlaştırılmış anlamı, dinin, “dünyevi düzen” olan devlet işlerine ve politikaya yön vermesini, devletin temelinin din kurallarıyla düzenlenmesini istemek demekti. Bu, aynı zamanda, Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez niteliklerinden olan laikliğin, anayasanın “gayrımeşru” çocuğu gibi kapının önüne konulmasının istenmesiyle aynı anlama geliyordu.
Aynı konuşmasında Gül, “Türkiye’de geçerli kanunlar arasında, islama aykırı olan da var, olmayan da… Aykırı olanlar baskıdır. Baskı kalkacak. Bu hakkı kullanacağım. Halka bu imkanı vereceğim.” “Artık Türkiye yasaklarla gitmez.” (Anayasanın değiştirilemeyen ve değiştirilmesi önerilemeyecek olan özellikle laiklikle ilgili maddelerini duyumsatarak) “Halk isterse yapılır.” diyecekti.
“Laiklik” konusunda ortaya çıkan kavram karışıklığını gidermek için belirtelim ki, anayasal laiklik karşıtı “öteki” laiklik, “laikliğin sınırlarını aşan” din ve inanç özgürlüğü olarak dillendiriliyor. Yani öteki laiklik, yalnızca kişisel din ve inanç özgürlüğü olarak değil, aynı zamanda “devletin, ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal temel düzenini” din kurallarına dayandırma özgürlüğü olarak dayatılıyor.
Milliyet’te (10 Aralık 1995) yayınlanan konuşmasında, dolaylı da olsa, islama aykırı yasa olarak laikliğin kaldırılacağını duyumsatmış olan Gül, bu düşüncelerini, Christian Science Monitor’da (20 Nisan 1998) yayınlanan konuşmasıyla taçlandıracaktı: “Onlar laik seçkinler değil, din karşıtları. Adı ateizm olan başka bir din yaratmak istiyorlar. Asıl hoşgörülü olmayan laiklerdir. Kendi yaşam biçimlerini empoze etmeye çalışıyorlar.”
İslama aykırı yasaları ayıklamanın “derin” anlamı, laikliğin harcıyla “kirlenmiş” yasaları yıkamak demektir. Ama proje, Türkiye ile sınırlı değildi, bu nedenle de Gül’e, dışardan yüklenen misyonu da bilmek gerekiyordu.
“Ben müslümanım diyen birinin, aynı zamanda laikim demesi mümkün değil.” (Tayyip Erdoğan) ya da cumhurbaşkanının “sivil, dindar ve demokrat” biri olacağı (Arınç) sözlerinde, “laiklik” ögesinin örtük ya da açık olarak yokumsandığı açıktır. Ama bunun şifresini, uygarlıklar çatışmasının ikinci el “mucidi” Samuel Huntington’un, “Demokrasinin mutlaka laik bir temele dayanması gerekmiyor, İslam ile demokrasinin bağdaşması gerekir.” sözlerinden (Milliyet, 9 Eylül 1996) çıkarmak olanaklıdır.
Huntington, Türkiye’nin islamın lideri olmasıyla, müslüman ülkelerin uygarlıklararası dış ve iç çatışmalarının önlenebileceğini söylüyor ve “Türkiye, diyordu, bir batılı olma ısrarından vazgeçer, modernleşme ve demokrasinin bir islam ülkesinde de mümkün olduğunu göstermeye daha çok ağırlık verirse, bütün dünyaya ve islama büyük bir model olur.”
Bu “büyük model” ılımlı-islam modeliydi. “Ilımlı-islam” modeli, proje olarak, yalnızca Türkiye ile sınırlı değildi ve bu nedenle “büyük” olarak nitelendirilmişti.
Irak’ta, ABD işgali altında yeni bir anayasa yapılması gündeme geldiğinde, ABD Dışişleri Bakanı Powell, “Türkiye ve Pakistan’daki islam cumhuriyetleri” gibi, “Irak’ta da bir İslam cumhuriyeti olacağını” söylüyor, bu İslam cumhuriyetinin “anayasal çerçevesini” “şeriat hukuku, Kuran hukuku belirleyecek” diyordu. (Cumhuriyet, 20 Haziran 2004.)
İlkin NATO işgali altında Afganistan’da, daha sonra ABD işgali altında Irak’ta, “şeriat hukukuna, Kuran hukukuna” dayalı anayasalar konuyor, islama aykırı yasa çıkarılamıyor.
İslama aykırı olan yasaları, dolayısıyla baskıyı kaldıracağını 1995’lerde vaad eden bugünkü Dışişleri Bakanı(mız) Abdullah Gül, Türkiye’yi Pakistan gibi bir “islam cumhuriyeti” olarak nitelemiş olan ABD Dışişleri Bakanı Powell ile sarmaş dolaş gizli anlaşmalar yapıyor.
 Gül’ün Sedat Sertoğlu’nun sorusuna yanıtı şöyle:
“Ben bu gezileri (Suriye ve İran gezilerini) yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. (…) Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.” 
“Gizli gelişmeleri” değilse de, ne olduklarını Gül’ün gene aynı konuşmasından çıkarmak olanaklı:
“Ankara ile Washington’ın 50 yıllık stratejik ilişkileri gelecekte çok daha yaygınlaşıp gelişecektir. Ortadoğu’daki bütün rejimler değişecek. Şeffaflık ve demokrasi egemen olacak. Bu bölgede ekonomik sistemler de değişecek ve piyasa ekonomisi kuralları egemen olacak. Ortadoğulu liderler halklarına demokrasi ve tam özgürlük vermedikçe, sistemlerinin yürümesi mümkün değil. Biz bu özgürlüklerin olmamasından nefret ediyoruz. Irak’ta yaşananlar bütün bölge liderlerine örnek olsun.”
Sonra da ekliyor Gül:
“Sen benim tezkereyi Meclise getirene kadar neler çektiğimi biliyor musun? Bakanlar Kurulunda 4 arkadaşımı ne kadar zor ikna ettiğimi biliyor musunuz? (…) Sonuçta ne oldu. Sadece 3 oy Sedat, 3 oy eksik kaldı. Cumhurbaşkanı Sezer’in tutumunu da hatırlayın…” (Vatan, 24 Mayıs 2003.)
Ortadoğu ülkelerine demokrasi ve tam özgürlük getirecek olan ABD’nin, Powell’ın söylemiyle, şeriata ve Kuran’a uyarlanmış bir demokrasi ve özgürlük olacağı açık. Doğal ki, Suud Krallığı, Omman Sultanlığı, Dubai Prensliği, Kuveyt Şeyhliği gibi demokrasinin ve özgürlüğün “tam” olduğu ülkelere   (!!!) değil, tek partili de olsa parlamentosu olan ve Saddam Irak’ı gibi, Suriye gibi daha çok da laik olan ülkelere demokrasi ve özgürlük götürüleceği, Gül’ün Powell’le yaptığı gizli anlaşmadan anlaşılıyor. Bunun, genel adıyla Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), içsel amacıyla “ılımlı islam” modeli olduğu “demokrasi ve özgürlük” ile teokratik faşizmin kapıda nöbete hazırlandığı artık biliniyor.
American Enterprise Institute (AEI) Ortadoğu uzmanı olan Michael Rubin, AKP’nin “dini” gündemine karşı, Çankaya’nın “denetim dengesinin olmadığı bir durumda”, Kemalizmin çürüyeceğini, ılımlı islamın, Türkiye’de ve Ortadoğu’da geleceğin dalgası olduğuna inanan ABD Dışişleri Başkan Yardımcısı Oan Fried ile Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın, Türkiye’yi, “ılımlı siyasi islamın deneme ve tecrübe tahtası”olarak gördüklerini yazıyor. “Abdullah Gül”ün cumhurbaşkanı olması durumunda denemenin de başlayacağı görüşünde Rubin.
“Türkiye’ye, anayasal cumhuriyet ve demokrasi olarak saygı gösterilmesinin” gereğini vurgulayan Rubin, “Türkiye’yi “bir başka şey” haline dönüştürmek isteyenlere destek vermenin Amerikalı ve Avrupalı diplomatların işi olmadığının” altını çizecektir. (Hürriyet, 30 Nisan 2007.)
Iraklı Kürtlerin, AKP’nin, “TSK’yı kısıtlayacağına ve etkinliğini törpüleyeceğine inandıkları”nı ve “AKP’yi desteklediklerini, cumhurbaşkanı olması durumunda, Gül istemese bile, Iraklı Kürtlerin bağımsızlık ilan etmesinin önünün açılacağını” belirten Rubin, “Barzani’nin, yalnızca PKK’yı desteklemekle kalmayacağı, Türkiye’nin içişlerine karışmak için ‘Güney Kürdistan’ adıyla bağımsızlık ilan edeceği” görüşünde.
Tam da bu satırları bitirirken, ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın, Gül’ü arayarak, “gelecek dönemde terörle mücadele konusunda Türkiye ile işbirliğini artıracaklarını”söylediği işitiliyordu spikerin sesinden. Bir gazetecinin, Rice ile yaptığı görüşmede sınır-ötesi operasyon konusunun  gündeme gelip gelmediğini sorması üzerine, Gül’ün, “Bu konularda kendimiz karar veririz, başkalarıyla konuşmayız!” dediğini işittiğimde, o kadar güldüm, o kadar gülmüşüm ki, gözlerimi açtığımda, yırtılan karın kaslarımı yeni dikmiş olan operatöre, ne olduğunu öğrenmek güdüsüyle, “Canlı bomba mı?” diye sormak gereğini duymuştum!

Not: “Dindar Cumhurbaşkanı İçin Aday Portresi”, Genelkurmayın 27 Nisan basın açıklamasından sonra, 22 Temmuz seçimlerinden önce, Ankara’da /Ulus’ta PKK’nın “canlı bomba” patlattığı  mayıs ayı ortalarında yazılan ve yayınlanmamış olan “Türk Halkının Avrupalı Dostları’na Mektup”un beşinci/son bölümüdür. (M.İ.E)

Basın Açıklaması

Başbakan Erdoğan “Türkiye Malezya oluyor!” diyenleri, “Türkiye Malezya olmaz, Türkiye Türkiyedir!” diye yanıtladı.
Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek ise, “Melezya” yakıştırması anlayışlarının melez olduğunu söyledi.
Türkiye’nin Malezya’ya benzeyeceği sözünün, ABD eski dışişleri bakan yardımcılarından Richard Holbrooke’un, bir “İslam Cumhuriyeti” olan ve şeriat yasalarıyla yönetilen Malezya ile Türkiye’yi “iki ılımlı islam ülkesi” olarak nitelemiş olmasından kaynaklandığı biliniyor.
Açıktır ki, laik Cumhuriyete biçilen kefen, “ılımlı islam”dır. Türkiye’nin Malezya’ya ılımlı islam olmak açısından benzetildiği açıktır. Şu farkla ki Malezya, aynı zamanda, bir “İslam Cumhuriyeti”dir. Türkiye, ABD eski dışişleri bakanlarından Powell’in, Türkiye’yi “islam cumhuriyeti” olarak nitelemesine karşın, bir islam cumhuriyeti değildir.
Laik Cumhuriyeti islam cumhuriyetine dönüştürmek amacıyla, bugünlerde, “Kuran hükümlerine ve şeriat hukukuna” uyarlanmış bir anayasa, “civil” anayasa olarak piyasalanmaktadır.
Başbakan yardımcısı Çiçek’in “melez”lemesi, Malezya gerçeğini gizlemeye yetmiyor.

Muzaffer İlhan Erdost
TİHAK/Türkiye İnsan Hakları Kurumu

 

 Basın Açıklaması

İşçiyi fabrikasından, emekçiyi tezgahından, köylüyü toprağından, çiftçiyi tohumundan yoksun bırakan, temelinde bağımsız Cumhuriyetin harcı bulunan tüm kazanımlarımızı küresel sermayeye pazarlayan siyasal iktidarın dindar ve müslüman yöneticilerini, 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramında panzerler altında ezilen, postallar altında çiğnenen, coplar altında kana bulanan, biber gazıyla boğulan, tazyikli su ile yıkanan kızlarımız ve oğullarımız adına, analarımız ve babalarımız adına, tüm emekçilerimiz ve kardeşlerimiz adına yürekten kutluyoruz.

 

Basın  Açıklaması

Risalei Nur’ları, Kuran’ın kaynağından, yani yukardan gönderilmiş yenilenmiş-Kuran olarak takdim eden; Risali Nur’ları yeni-Kuran, kendisini yeni-Kuran’ın müellifi (yazanı) olarak tanıtan; Hazreti Muhammed’e, Kuran’da kendisinin geleceğini haber verdiği için teşekkür eden; Kemal Atatürk’ün devrimlerine karşı kendisinin islamın kurtarıcısı olarak ana rahmine konduğunun Kuran’ın gaybi bilgileri arasında bulunduğunu savlayacak denli sapkınlaşan; şapka giydiği ve zorla şapka giydirdiği için Kemal Atatürk’ü “kafir”likle karalayan, laik Cumhuriyetin düşmanı, emperyalist gericiliğin karanlık aleti Saidi Nursi’nin izleyicilerine ve “simge yasak olmaz”diyen, şapka giymeyerek Saidi Nursi’yi ve nurculuğun simgesini negatif olarak teşhir etmeyi laik Cumhuriyetin başbakanlığıyla bağdaştırmış bir şahsa, bugün yürürlükte olan “Bazı Kisvelerin Giyilmeyeceğine Dair Kanun”un uygulamasına ilişkin 18 Şubat 1935 günlü ve 2/1958 nolu “Nizamname”yi anımsatmak istiyoruz:

26 Nisan 2007, Ankara

 

 Basın Açıklaması

YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’e yönelik silahlı saldırı girişimi, öğretisini Saidi Nursi’den alan dinsel gericiliğin ve körinancın, akla, bilime, bilimsel eğitime saldırısıdır.

Bu saldırı, Cumhuriyetin temel değerlerini tahribe yönelik planlı saldırılardan biridir ve laikliğin savunucusu basına (Cumhuriyet gazetesine), yargıya (Danıştaya ve Başkanı Mustafa Yücel Özbilgin’e) saldırıların bir devamıdır.

Bu saldırıların, siyasetin ve eğitimin (ilkokul birinci sınıflardan başlayarak) dinselleştirilmekte olduğu ve dinin siyasallaştırılmak  ve bilimin müslümanlaştırılmak çabalarının tırmandırıldığı günlerde gerçekleştirilmiş olmasının altını çiziyoruz.

 

TİHAK’TAN  HALKIMIZA

Toplam kayıtlı seçmenin yüzde 59.14’ünün temsil edilmediği bir Meclis, toplam kayıtlı seçmeni temsil edecek olan cumhurbaşkanını seçemez.

Oy kullanan toplam seçmenin yüzde 48.37’sinin temsil edilmediği bir Meclis, oy kullanan toplam seçmeni temsil edecek olan cumhurbaşkanını seçemez.

Kayıtlı seçmenin yüzde 25 oyunu alan bir siyasal parti, tüm yurttaşları temsil edecek olan cumhurbaşkanını seçemez.

Oy kullanan seçmenin yüzde 34’ünün oyunu alan bir parti, toplam oy verenleri temsil edecek cumhurbaşkanını seçemez.

o

Toplam seçmenin yüzde 25 oyuyla yüzde 64 milletvekili koltuğuna oturmuş olan bir partinin sözcüleri, “Tayyip gösterir, biz seçeriz cumhurbaşkanını” diyorlar.

 “ ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ koskoca bir yalan. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. diyen Erdoğan, laik cumhuriyetin Cumhurbaşkanlığı adayını belirleyemez.

“ ‘Ben müslümanım!’ diyenin bir de ‘aynı zamanda laikim’ demesi mümkün değil.diyen Erdoğan, laik cumhuriyetin Cumhurbaşkanlığına aday olamaz.

“Elhamdülillah şeriatçıyız! diyen Erdoğan, laik cumhuriyetin Cumhurbaşkanı olamaz.

o

İnsan haklarının temellerinin tahrip edildiği bir siyasal rejim olan faşizme ve özellikle de teokratik faşizme giden yolun kesiştiği son noktada bulunduğumuzun bilinciyle belirtmek isteriz:

Demokratik yolların tıkandığı yerde, demokratik-olmayan çözümler birbiriyle yarışır, ülke yeni bir kaosun içine çekilir.

Öneriyoruz:

Sezer’in Cumhurbaşkanlığı süresi iki yıl uzatılmalı, ve yeni Cumhurbaşkanını, seçmenlerin büyük çoğunluğunun birebir temsil edildiği bir Meclis seçmelidir.

TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu

 

Basın Açıklaması

AKP, emperyalist gericilikten, tarikat ve cemaatlerden, yeni-sevrcilerden, ikinci cumhuriyetçilerden aldığı güçle, elinin ulaştığı, gücünün yettiği her alanda, Cumhuriyetin “laik” kimliğini, “dindar/islam” kimliğiyle kefenlemeyi pervasızca sürdürüyor.
Sistemli ve planlı olarak “demokratikleşme” kisvesi altında, devletin, ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal temel düzenini din kurallarına göre  düzenlenmekle kalmıyor, anayasal-laiklik yerine teokratik-laikliğin anayasasını Meclisin gündemine taşımış bulunuyor.
Erbakan, laik-cumhuriyetten teokratik-cumhuriyete geçişin “kanlı mı, kansız mı” olacağını sormuştu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bugün, fiilen teokratikleşen cumhuriyetten, Anayasada yazılı laik cumhuriyete dönüşün kansız gerçekleştirileceğinin mesajını vermiş bulunuyor.
Bir kez daha belirtelim ki, milletvekillerinin, milletin “vekili” olarak seçmenden devraldığı irade, dinsel irade değil, siyasal iradedir ve bu irade, Anayasayla belirlenen ve çerçevelenen “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti”yle sınırlı bir iradedir.

Laik anayasal düzeni, Kuran’a ve şeriata uyarlamak amacıyla uluslararası ölçekte örgütlenmiş bulunan tarikat ve cemaatlerin iradesini, islamı, uluslararası sermayenin kendi egemenliği aracına dönüştürmüş ve ulusal bilinci her gün biraz daha körelten küreselleşme iradesini, “milli irade” olarak dayatmakta direten AKP yöneticilerinin , milli iradenin doğrudan temsilcisi Yargının mesajını doğru değerlendirmelerini dileriz.

16 Mart 2008, Ankara            

 

TİHAK: Ölüm oruçlarını durdurun 

 25-01-2001 Hürriyet   

 

Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK), ”F tipi cezaevlerinin tecrit esasına göre hücre tipi cezaevleri olduğunun kamuoyuna yeterince duyurulduğunu” bildirerek, açlık grevi ve ölüm orucunda bulunan tutuklu ve hükümlülere eylemlerine son vermeleri çağrısında bulundu. TİHAK, Adalet Bakanı’nın da F tipi cezaevlerinin tecrit hücre konumundan çıkarılacağı yönündeki sözünü tutmasını istedi.

 

TİHAK Genel Başkanı Nevzat Helvacı, Genel Sekreter Vahap Erdoğdu ile kurucu üyeler Halit Çelenk, Sadun Aren, İlhan Selçuk ve Muzaffer Erdost, yaptıkları yazılı açıklamada, açlık grevi ve ölüm oruçlarının, F tipi cezaevlerinin nitelikleri dolayısıyla başlatıldığını belirttiler. Açıklamada, şunlar kaydedildi:

Adalet Bakanı sözünü tutmalı
”Sayın Adalet Bakanı, Terörle Mücadele Yasası’nın F tipi cezaevleriyle ilgili maddelerinin değiştirileceğini ve bu cezaevlerinin birer tecrit hücre konumundan çıkarılacağını operasyon sırasındaki görüşmelerde kamuoyuna açıklayarak, bu konuda söz vermişti. Bu sözü yerine getirerek ölüm oruçları ve açlık grevlerinin sona erdirilmesi için adım atmasını bekliyoruz.

Ölüm orucunda ve açlık grevinde bulunan tutuklu ve hükümlülere de sesleniyor, F tipi cezaevlerinin tecrit esasına göre hücre tipinde cezaevleri olduğunun kamuoyuna yeterince duyurulduğunun, yani amaca ulaşıldığının bilincinde olmalarını istiyoruz. İnsan olarak, bu ülkenin çocukları, gençleri olarak, anne ve babalarının, kardeş, eş ve arkadaşlarının birer parçası olarak yaşamalarını istiyor, açlık grevine ve ölüm orucuna son vermelerini bekliyoruz.”