28 Yıl Sonra İlhan’ın Mezarında/Muzaffer İlhan Erdost

Kasım 26, 2008

İlhan’ı ananları anarak başlamak isterim.

İnceliğin, zerafetin, duygusallığın simgesi Hüsnü Göksel… Hiç gelmedi  sinine İlhan’ın. Ama her 7 Kasımda, akşama doğru İlhanilhan’da oldu. Ölümünden önceki 7 Kasım hariç… Sanırım yardımcılarından biriydi, bir hanım, telefon etmiş, Hüsnü Göksel’in yataktan kalkamayacak denli hasta olduğu için gelemediğini söylemişti, İlhan’a sevgilerini ileterek..

Dostluğun, birlikteliğin coşkulu adı, Türkçenin “Karaman beyi” Suphi Karaman. İlhan’ı evrene uğurladığımız zaman buradaydı. Son kez gelişini anımsıyorum. Aramış, zorlukla bulmuştu İlhan’ın mezarını. Soluk soluğaydı. Bir de konuşma yapmıştı. En son Dursun Akçam’ın cenazesinde görmüştüm. İncelmiş, yüzüne ölümün solukluğu oturmuştu. Sevgiyle anıyorum.

Geçtiğimiz 7 Kasımda, Suları çıkmış telefona.  İletisini geldiğimde okudum Suları’nın aldığı nottan: “Rahatsızım, gelemediğim için üzgünüm.” demiş Sadun Aren. Eklemiş: “Sabah, Cumhuriyet’te Muzaffer’in yazısını okudum. Çok genel bakmış, çok özel dokunmuş bir yazı. Çok beğendim. İlhan’a, dostlara sevgilerimi iletiyorum.”

7 Kasımdan 10 Aralığa, 33 dilinmiş gün var. TİHAK İnsan Hakları Ödülünü yaşamıyla özdeş insanlık simgesi Sadun Aren’e, TİHAK İnsan Hakları Ödülünün ilk sahibi Halit Çelenk verecek… Sadun Aren, yeni gelmiş hastaneden, telefonda gelemeyeceğini söylüyor. Kısa bir süre sonra 8 Mart 2008: Muharrem Kılıç telefonda, Munise Hanımın, benim çektiğim fotoğrafının, cenaze töreninde yakalara iğnelenmesi için çoğaltılmasını istediğini söyleyecek.
Sadun Aren’in geldiğini anımsıyorum sinliğe. Sinliğe gelmediği zaman her 7 Kasımda, Munise Hanımla birlikte, İlhanilhan’a geldi. Bugün gelmedi, gelemeyecek biliyorum.

Ekmekçi’yi hiç unutur muyuz! TV’de, 10 Kasımda, akşam geç saatlerde, Atatürk’le ilgili toplantı izlenimlerini dinlerken, işitmiş İlhan’ın öldürüldüğünü, “Kemal Atatürk bilseydi kimbilir ne kadar üzülürdü  iki kardeşe…” diye bitirmiş yazısını. Ama, İlhan’ın öldürüldüğünü 6 sütuna vermiş olan Cumhuriyet kapatıldığı için gazetede yayımlanmamıştı. Ekmekçi’yi, (Dağlarca’nın şiirinin adıyla) “Ekmek Adam”ı sevgiyle anıyorum.

… ve dörtnala gelip bir atbaşı gibi öne fırlayan Leningrad savunmasını simgeleyen anıttan esinlenerek bu mezarı tasarlamış ve çizmişti Şaban Ormanlar. Şaban Ormanlar, kardeşleştiği tasarım ve çizimlerde, burada, bizimle gibi.
Bir “faşist misilleme” gibi, “sürek avı”nda gibi, bir apartman dairesinin zemininde yanyana, başbaşa, göğüs göğüse ve her zaman olduğu gibi kız ve erkek kan içinde on kişi. Biri Zeynep. Zeynep’in babası Duygu Berk. İlhan’ı ilk toprağa verdiğimizde, burada “Bari sen konuşsaydın!” dediği günden bugüne hemen her 7 Kasım’da kurşunlarla delik deşik yüreğiyle – ama bugün değil.

*
Sanıyorum İlhanilhan’da İlhan Selçuk’un imza günüydü. Bayındır Sokaktan Karanfil Sokağa taşınmadığımıza göre 1999’dan birkaç yıl önce olmalıydı. O gün yaşadığım, akıp giden zamanın aralığından şöyle böyle anımsadığım iki anlatıyı paylaşmak istiyorum. Biri, otuz yaşlarında bir hanımın anısıydı. Gece yatağında gözlerini açtığı zaman,  “Söyle kocan nerde?” diye yorganın üzerinden dipçiklendiğini anlatmıştı.
İlkyaz Basımevinin yeri, biz içindeyken satılmıştı. Basımevini tasfiye ediyorduk. İşçilerin tazminatı ödenmiş, bir kısmı çek olarak verilmişti. Makineler sökülmeye başlanmıştı. Bıçak, kağıt borcumuza karşılık, bir kağıtçıya verilmişti. Bir sabah taşınması için gelindiğinde, basımevinin kapısını mühürlü bulmuşlar. Sıkıyönetim Komutanlığının buyruğuyla kapısı mühürlenmiş basımevinin. Binanın, yani basımevinin yerinin sahiplerinin sahip oldukları bir konutu, gece, silahlı, tompsonlu bir tim basmış. Konutta kiracı olarak oturan hanım, “Gözlerimi açtığımda diyordu, yatağımın üstüne doğrulmuş namluları gördüm.” Kocasını sormuşlardı, tehdit edici sözlerle… Kocası öleli yıllar olmuştu. Oğluyla oturuyordu. Belli ki, aradıkları İlhan’dı.

Sanırım gene İlhan Selçuk’un imza günündeydi. Çevremde dolaşan sivil giyimli biri, yanıma yaklaşarak, buraya utanarak geldiğini söylemişti.  Assubaydı. İlhan’ı döverek öldürten muhafız erlerin komutanı assubay olduğu için, utanç duyuyordu. Duyarlığı beni  duygulandırmıştı, ama bunun, bir assubay, ya da subay sorunu olarak genelleştirilmesinin yanlış olduğunu söylemiştim. Assubay akrabalarım olduğunu da anımsatarak.

Son bir anı Yüksekova’dan,  Tugay komutanından. Yüksekova ile Şemdinli’nin birbirine komşu Hakkari’nin iki ilçesi olduğunu anımsayalım. Yüksekova Tugay Komutanı (şimdi Zonguldak’ta), Şemdinli Röportajı’ndan dolayı, kutlamak ve varsa kitabın yeni bir kopyasını istemek için arar dururmuş beni. Birgün buluverdi. Kardeşimin olayından dolayı, askere karşı tavırlı olacağımı düşünerek, aradığında görüşmekten kaçındığımı sandığını söyledi. İnsan hakları savunucusu olduğum için İHD’den ve TİHV’den aramış, beni bulamamış. Bilmeyenler için anımsatayım ki, 1963-64 yıllarında, askerliğimi Şemdinli’de konuşlanan 1/118 Seyyar Jandarma Taburunda, tabur veteriner hekimi olarak yaptığım süreçte hazırlanmıştı Şemdinli Röportajı.. Ve bu röportajın tarih bölümünü İlhan’la birlikte oluşturduğumuzu da geçerken belirteyim. Söylemek istediğim şu:

İlhan’ı, kurum olarak askerin değil, içersinde bazı askerlerin de bulunduğu, kendilerini ülkenin kurtarıcı iradesi, kurtarıcıları olarak görevlendirenler ile özel olarak görevlendirilmiş olanların öldürttüğünü ve öldürttüklerini belirtmek için aktardım bu anekdotları. Nasıl ki, 12 Eylül, NATO ile korunan sistemi korumak için bir askeri darbe planına uyarlanmış olarak ülke kanlı bir iç savaşa sürüklendiyse; 12 Mart sonrasında, Ecevit’in başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinin güvenoyu alarak göreve başladığı 26 Ocak 1974’ten 12 Eylül 1980’e değin, sade kişilerden simgesel adlara, tek tek öldürümlerden toplumsal katliamlara, bir askeri darbeye toplumsal ortam sağlandıysa, askeri darbeyi gerçekleştiren komutanlar, gözaltılar ile, işkenceler ile,cezaevleri ve darağaçlarıyla, “faili meçhul” cinayetlerle ve faili belli iradesi meçhul öldürümlerle ve İlhan Erdost’u, öldürterek, ülkeyi soldan, sosyalistlerden, komünistlerden arındırdılar, dolayısıyla, NATO ile korunan sistemi, yani ülkemizi ve ulusumuzu tutsak alan emperyalist-kapitalizmi böylece korumuş oldular.

12 Eylül öncesinde, Aralık 1978’de, Dünya Bankası yöneticilerinden Charney,  “Bugünkü Türk hükümeti, ekonomik darboğazı geçiştirecek önlemleri alamıyor. Askeri yönetim gelirse, bu güçlükleri önleyebilir.” diyebiliyor; ekonomik darboğazı geçmek için dayatılan 24 Ocak Kararlarını imzalayan Demirel’den, askerin iktidarı almasının toplumsal ortamını sağlamak için, sokakta, bir toplama göre 5.388 insan, bir toplama göre 5.853 insan öldürülüyordu. 16 Mart 1978’de üniversite gençliği üzerine atılan bombaları, yani üniversite katliamını anımsayınız. Bahçelievler’de yedi TİP’li genci tel ile boğarak öldürenleri, boğanların ve boğduranların 12 Eylül yönetimi tarafından, devlet tarafından görevlendirildiğini anımsayınız. Kahramanmaraş’ta bir gözü görmeyen yaşlı ninenin öteki gözünü tornavidayla oyduktan sonra öldürenleri anımsayınız. Çorum’a gelen alevi köylülerin önünü keserek, kollarını, bacaklarını kesip diri diri tarlaya gömen komandoları anımsayınız. Tütengil’i, İpekçi’yi, Doğan Öz’ü, Cevat Yurdakul’u, Akın Özdemir’i, Kemal Türkler’i, Bedrettin Cömert’i, Necdet Bulut’u, Kaftancıoğlu’nu, Sevim Özgüner’i, Orhan Yavuz’u ve daha yüzlercesini anımsayınız.

12 Eylül darbesini “istikrar harekatı” olarak nitelendiren ABD Başkanı Jimmy Carter’ın “12 Eylül harekatından önce Türkiye’nin durumu savunma açısından tehlike arzediyordu. Afganistan’ın işgal edilmesi ve İran monarşisinin devrilmesinden sonra Türkiye’deki bu  istikrar harekatı içimizi ferahlatmıştı.” sözlerini anımsayınız. Bu istikrar harekatını, Başkan Carter’e, yenilerde yayınlanan kitabının adını “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” koyan, yani “Türkiye Cumhuriyeti”nin başına “Yeni” sözcüğünü ekleyerek, laik cumhuriyetimizi dindar cumhuriyete dönüştürmenin şımarıklığını paylaşan Graham Fuller’ın “Bizim oğlanlar başardı” sözleriyle ilettiğini ise hiç unutmayınız. “Bizim oğlanlar” dediği, sanıldığı gibi Evren ve arkadaşları  değil, Sivas, K. Maraş, Çorum gibi kitlesel olayları tertipleyen Alexender Peck gibi CIA ajanlarıdır. Başaranlar onlardır, Evren ve arkadaşları, onların başarısını taçlandıran darbe planının piyonları oldular, iktidarı, onlara Beyaz Saray bu hizmetleri için ihsan olarak verecektir.

Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel “Benim düşünceme göre asker 1978’de müdahale etmeliydi.” diyor. Ama Evren, askerin müdahalesi için toplumsal ortamın tam oluşması gerektiğini ileri sürüyor. Orgeneral Bedrettin Demirel’in önerdiği gibi, 1978’in başında müdahale yapılsaydı, siyasi nedenlerle 382 kişi öldürülmüş olacaktı. 1979’un başında müdahale edilseydi 1.142 kişi öldürülmüş, 1980’in başında müdahale edilseydi 1.902 kişi öldürülmüş olacaktı. Oysa Ocak 1974’ten 12 Eylül 1980’e kadar 5.388 kişi öldürülmüş, Evren’in söylemiyle, askeri darbe için ortam ancak o zaman olgunlaşmıştı.

Öldürülenlerin sayılarına göre olgunlaşmanın dönemlerini de bilmek gerekiyor:

1974 - Ecevit başbakan, 10 ay, ayda ortalama 0.5 ölü.
1974-75 - Irmak başbakan, 4,5 ay, ayda 2 ölü .
1975-1977 - Demirel başbakan, 2 yıl 2 ay, ayda 13,5 ölü.
1977 – Ecevit başbakan, azınlık, 1 ay, ayda 21 ölü.
1977-78 – Demirel başbakan, 5,5 ay, ayda 92 ölü.
1978-79 – Ecevit başbakan, 1 yıl 10 ay, ayda 120 ölü.
1979-1980, Demirel başbakan, 10 ay, ayda 275 ölü. Günde 9,2 ölü.

26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş olayları nedeniyle, olayların yoğun olduğu 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

Ocak 1974’ten sıkıyönetim ilan edildiği 26 Aralık 1978’e değin 60 ay içinde 2.134 kişi, Sıkıyönetimin ilan edildiği 26 Aralık 1978’den 12 Eylül 1980’e değin, 20,5 ay içinde 3.729 kişi yaşamını yitirdi.

Bu süre içersinde, soldan (Ecevit’in başkanlığından) sağa (Demirel’in başkanlığına) ve sağdan sola altı kez iktidar el değiştirdi, ama olaylar, sürekli ve programlı olarak arttı. Amaç sağ ve sol siyasi partiler arasında iktidarın el değiştirmesi sorunu değil, siyasi partilerin iktidarı yerine askerin iktidarını sağlamaktı.
ABD Kara Kuvvetleri Bilimsel Araştırma Dairesi Başkanı, New York Herald Tribune’de yayınlanan konuşmasında, “Birleşik Amerika’nın, ‘solcu’ rejim ve hükümetleri devirmek için yerli kuvvetleri komandocu-partizan metotlarına göre eğitmeli ve gerekli silah ve malzemeyle donatmalıdır.” diyordu. Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri kitabında, Galula, “Ayaklanmaları bastırmakla görevli tarafın, bir siyasi partinin rehberliğine gereksinimi olduğunu” yazıyor;  Synder ise, “Deference ve Defence” kitabında, “Yerel kuvvetlerin bütün komuta ve idari organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli, ama bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalıdır.” diyordu.

Ayaklanma neydi, ayaklanmaları bastırmakla kimler görevlendirilmişti, rehberlik yapacak siyasi parti hangisiydi, yerel kuvvetler neydi, yerel kuvvetleri ülke halkından gizli olarak kontrol edecek Amerikalı uzmanlar kimlerdi?

Kısaca örnekleyerek belirtelim. Eisenhower doktrini ile, ABD, “uluslararası komünizmin, silah kullanmadan, dolaylı olarak da saldırıya geçebileceği” görüşünü savaş doktrini olarak kabul etmişti.  Komünizmin dışarıdan ve açık saldırıları yanında, ondan daha tehlikeli, içerden yapılan dolaylı saldırılar vardı ve bunlar, bazan iç savaş biçiminde, bazan devrimci hareket biçiminde, bazan demokratik hareketler biçiminde maskelenmiş saldırılar olarak niteleniyordu. Açık ve dolaylı saldırılara karşı, özel savaş yöntemleri geliştirilmişti ve NATO ile korunan emperyalist-kapitalist sistemi, dolaylı saldırı olarak nitelenen ilerici, devrimci, reformist hareketlerden, yani komünizmin dolaylı saldırısından korumak amacıyla, her NATO ülkesinde, aynı amaçla ama aynı adlarla gizli örgütler oluşturmuştu. İlk kez İtalya’da açığa çıkan örgütün adı Gladyo’ydu, İtalya’da Gladyo ile organik bağı olan P2 Mason Locası (P2 ML) Başkanı Licio Gelli, “İtalyan gladyocular ile Türk ülkücülerin CIA güdümünde” çalıştıklarını söylüyordu.

1964’te, ABD Başkanı Jhonson, “şu sırada 344 ekibimiz 47 ülkede iç savaş taktikleri öğretiyor” diyor, Türkeş, “sabotaj, katliam, suikast gibi gündelikleşen olayların sonuç”, “komünist emperyalizmin ülkemize saldırıya geçmiş olması”nı neden olarak açıklıyordu, bu saldırıyı önlemek için, siyasi parti olarak MHP, 49 yerde kurduğu komando kamplarında sabotaj ve suikastten iç savaşa değin eğitilmiş 250 bin komando yetiştirdiklerini söylüyordu.

MHP’li bir avukat, ABD elçiliğinde görevli Alexander Peeck’in, Çorum’da, MHP binasında olayları tertiplediğini açıklıyor, Sivas, K. Maraş ve benzeri kitlesel katliamların yaşandığı yerlerde CIA ajanlarının parmağı olduğu açıklanıyordu.
1 Temmuz 1980’de Evren, Kuvvet Komutanlarıyla yaptığı toplantıda, 11 Temmuzda darbe yapmaya karar veriyor, 4 Temmuzda Çorum’da ülkücüler, cuma  cemaatini, Alaaddin Camisini bombalayan komünist kızılbaşlara karşı cihada çağırıyordu. TRT’den Alaaddin Camisinin bombalandığı haberi veriliyor saat başı, camiyi koruma altında tutan yüzbaşı, bombalama diye bir olayın olmadığını açıklıyordu. Çorum’da süren iç savaş, ülke geneline yayılmış bulunan iç savaşı tırmandırıyor, ve 12 Eylül askeri müdahalesine toplumsal ortam oluşturuyordu. Bir başka deyişle, 12 Eylül cuntası, NATO’nun, CIA’nın, ABD’nin öz çocuğuydu, yurdun çocuklarının birbirine döktürdükleri kanın büyüklüğünden güç alıyordu. Bu güç ile binlerce insan gözaltına alınmış, yargılanmış, yüzlerce insan işkencede öldürülmüş, onlarca insan idam edilmişti.

Bugün, 12 Eylül Anayasasının halkoyuna sunulduğu günün de yıldönümü. Yani işkencelerin, darağaçlarının “hukuk” şalıyla örtülerek, bir halkı, bir ulusu, demokratı, ilericisi, devrimcisiyle “hukuk” kafesine koydukları gün.
 “Kafes”, aynı zamanda, daha 12 Mart 1971’de, 12 Eylül için planlanıp “inşa” edilen ve “A Blok” adı verilecek olan Mamak Askeri Cezaevinde  İlhan’la beni ilk götürdükleri merdivenli odanın karşısındaydı. Kafes, cezaevine giriş-çıkışlarda herkesin göreceği, kalın demir çubuklardan oluşmuş gerçek bir kafesti, cezaevine yeni gelenleri, kedi-köpek gibi bir-iki gün burada “ağırlıyorlardı”. Altlarında sergi olsun yoktu, uzanamazlar, ayaklarını uzatamazlar, yumak gibi büzüldükleri beton zemin üzerinde geceyi-gündüzle birleştirirlerdi. Kafese cop mesafesinde yaklaşanlar gardiyan erler tarafından coplanıyordu. Tam bir aşağılama teşhir salonuydu.

Bizi, “Kafes”e koymadılar. İlhan’ı, üstünde soluksuz kaldığı battaniyeyle birlikte alıp götürdükten sonra, beni getirdikleri, tek başına koydukları koğuşa, ertesi sabah, biri uzun boylu, biri çocuk denecek boyda iki kişi girmiş, kapının eşiğinde şaşkın bana bakarken, bir gardiyan er hızla içerden onları çekip çıkarmıştı. Bu iki kişiyle nezarette ve merdivenli odada birlikte olmuştuk. Sima olarak tanımıştım, büyüğün şoför olduğunu ve bir sınır kaçakçılığı nedeniyle gözaltına alındıklarını biliyordum. Ama  merdivenli odada onlar da sıraya dizilmişken, C-Bloka götürülecek iki kişi olduğu söylenmiş ve büyük araç istenmişti. Şimdi o iki kişinin de C-Bloka kaydının yapıldığını, ama onları bizimle götürmediklerini anlayacaktım. Öyle anlaşılıyordu ki, bu iki kişi, geceyi, “Kafes”te geçirmişlerdi. C-Bloka, onları da bizimle birlikte götürseler, bizi öldüresiye dövemeyeceklerdi. Bizi de Kafes’e koysalar, plan gerçekleştirilemeyecekti.

 “Kafes”in, ilerici, demokrat ve devrimcileri aşağılama yeri olarak, ABD’nin benzer ülkelerde uygulattığı, teşhir ederek aşağılama, kimlikleri ve kişilikleri, kimliksiz ve kişiliksizlere ezdirme yeri olarak “inşa” edildiği de biliniyordu.
Peki ama kim, kimi, kimleri, kime karşı, kimler tarafından aşağılıyordu, aşağılıyorlardı? Yurt sevgisiyle coşkulu, özgürlük tutkusuyla heyecanlı gençliği, bu kez yurdu korumak adına, aşağılayarak ezenler kimlerdi,  ezdirenler kimdi? İlhan Erdost’u dövenler kimdi, dövdürenler kimlerdi, dövtürtenler kimlerdi? Bu soruları, 12 Eylül öncesi Trabzon emniyetinde işkence gören, pencereden sarkıtılan, tutukluların, çoğunluğu üniversite öğrencisi olan ilerici ve devrimci gençlerin yaşamının öyküleştirildiği Ahmet Yıldız’ın Üçlü Kavşak kitabı için yazdığım yazıdan bazı pasajlar aktararak yanıtlamak istiyorum.

Türkiye kendini bilse, bilincine varsaydı, 12 Marttan (1971) 12 Eylüle (1980), işkencede, hücrede, darağacında kendi oğullarının canına kendi elleriyle kıyar mıydı, kıyıcılara kıydırır mıydı? Bebesi, gelini, ninesiyle, genci ve yaşlısıyla, köylüsü kentlisiyle, esnafı emekçisiyle, bugün de yaralı yüreğiyle çok yönlü bilinmeyen bir denklemin tuzağına düşer miydi?

Cinayetleri yaşadık sol göğsümüzde, biliyoruz. Tabutları sol omzumuzda taşıdık, bugün de kanıyor. Hileyi sezmiştik, bildik de. Küresel bir kuşatmanın içinde kaldığımızı, Türkiye kadar büyük bir tuzağın dişlileri arasına sıkıştırıldığımızı da bildik. Sezdik, bilgisine vardık, bilincine de. Ama üniversite öğrencisinin beşinci katın penceresinden kentin boşluğuna sarkıtılması ile NATO ile korunan sistemin korunması arasındaki, korunan ile koruyan arasındaki ilişkiyi, bilebildi mi onlar? NATO ile korunan sistemi korumak adına, bizi sömüren ve kemiren sistemi korumak için, bizi içimizden dağıtıp yok etmek için, bizim kendimizi hançerlediğimizi biz bildik ama, öteki biz bildi mi bizi hançerlerken kendisini hançerlediğini, kardeşini, oğlunu, kızını da.
İşte son soru:

Genç-yaşlı, çocuk, kadın, bedenleri tabutlara dolduran öteki bizi taşımadık mı siyasal erkin tepesine, kardeşine kurşun sıkanı şerefli saymadı mı siyasal erkin tepesi. Öteki biz, uykumuzda boğduğu zaman bizi, boğduranı ve boğanı taşımadık mı Meclise? Öldürenleri bildik ama, bildik mi öldüren iradeyi. Bildikse, biz mi taşıdık, yoksa bizi boğanları, yakanları, kavuranları güdüleyen irade mi taşıdı siyasal erkin tepesine, Cumhuriyetin Meclisine. Bildik mi, bilebildik mi? Bugün Meclise egemen olan iradenin binlerce kilometre uzağımızdan buyuran iradeyle aynı irade olduğunu da…


Biz, bizi ezmiştik. Çünkü bizi bize ezdirmişlerdi. Biz, bizi gerdik Filistin askısına. Biz, bizi astık ipe. Biz, bizi koyduk tabuta. Biz bildik, bildiğimiz için sarkıtıldık ayaklarımızdan beşinci kattan. Öteki biz, bizi sarkıtırken bildi mi sarkıttığının tam da kendisi olduğunu, kendini astığını ve geleceğini de.

Yineleyerek bitiriyorum:
Onlar varlıklarıyla, varoluşlarıyla, duruşlarıyla, davranışlarıyla birer direniştiler. Bağımsızlığın, özgürlüğün, özgürleşmenin direnciydiler. Kimi zaman tek başlarına, kimi zaman toplu olarak, kimi zaman yığınların önünde, içinde, arkasında, insanın ve insanlığın ileriye yürüyen bilgisi, bilinci, gücüydüler.

Dinsel köleleştirmeye karşı, küresel egemenliğe karşı, evrensel tutsaklığa karşı, onlar, insandan insanlığa özgürlüğün ve bağımsızlığın bayrağı oldular.

Bir gün alacasında, bir sabah evden çıkarken, gün boyu grevdeyken, dersten çıkarken bir ikindi üzeri, bir kır kahvesinde grubu içerken sevgilisiyle, bir Pazar kızını parkta salıncağa bindirirken, düşler içindeyken, kederliyken, gülerken, konuşurken, bir kurşun sırtında, bir bıçak kalbinde, bir bombanın parçaları gövdesinde, yaşamdan koparıldı onlar.

Onlar öldürüldüler.

Çağdaş kölelikten özgürlüğe giden çetin yolda, işkencelerin, cezaevi baskınlarının, öldürümlerin, darağaçlarının çetin yolunda, boyun eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin bilincinde soluk alıyor onlar, direncinde yaşıyor onlar.

7 Kasım 2008     

 

 

 

”Üç Sivas” Yargılaması ve AHİM Kararı Üzerine Muzaffer İlhan Erdost’la Söyleşi

Ağustos 9, 2008

Işık Kansu 

Işık Kansu: Türkiye’nin Yeni-Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas kitabınız, bırakınız içeriğini, adı bile Sevr’in olumsuzluğu üzerine kurgulanmış ve Türkiye’nin Sevr Andlaşması benzeri bir bölünmeye zorlandığını duyumsatıyor. Nasıl olur da, Türkiye’nin bölünmesi için propaganda yapmaktan dava açılır ve nasıl olur da yargılanır ve mahkum olur?
   Muzaffer İlhan Erdost: Sanırım okurun belleğinden silinmemiştir. Üç Sivas kitabımda ülkeyi ve ulusu bölmek amacıyla propaganda yapmış olmaktan bir yıl hapis cezasına mahkum olmuştum.
   Ayrılıkçı Kürtlerin çıkardığı iki dergide yayınlanan yazılardan bazı pasajlar almış ve bu pasajları özetlemiştim. Bu pasajlar ve özetler benim düşüncelerim olarak kabul edildi, mahkum oldum.
   Üç Sivas, çok yönlü bir araştırma sonucu yazılmıştı. 2 Temmuz (1993) Sivas kıyınını irdelememi sürdürürken, kitabevine gelen dergileri de tarıyor, Sivas olaylarıyla ilgili yazıları ayrı bir özenle okuyordum. Ayrılıkçı iki dergide (biri Özgür Halk, öteki Sosyalist Alternatif dergileri) gördüklerim beni şaşırtmıştı.
   Bu dergilerden birinin kapağında, büyük puntolarla, Türkiye Cumhuriyetinin dağılmakta olduğu yazılıyor, “devrimci ve demokratlar” “bu tarihsel anı iyi değerlendirmeye” çağrılıyordu. Ötekinde yazılanlar ise daha da şaşırtıcıydı. Sivas’ta kurulan Türkiye Cumhuriyetinin, halkların üstünü betonladığı, Türkiye Cumhuriyetinin yıkılarak, üstü betonlanan halkların özgürlüğe kavuşacağı yazılıydı. Türkiye Cumhuriyeti yıkılacak, “egemen Türklük Anadolu’dan kovulacak”, “Kürdistan halkı bağımsızlaşacak”, üstü betonlanan “Anadolu halkları da demokrasiye ve özgürlüğe kavuşacak”tı. “Egemen Türklük” ile “Kemalizm” özdeşleştiriliyor, “soluk borusu tıkanan halklar”, yani özgürlüğe kavuşacak halklar ise, “Ermeni, Arap, Türkmen (alevi-Türk), Laz, Çerkez, Gürcü” olarak sıralanıyordu.
   Her iki dergiden, dergilerin farklı sayılarından, birbirinden farklı pasajlar aktararak, bir yerde (s. 2 8) “Bu görüşler şöyle özetlenebilir:”, bir başka yerde (s. 4 8) “Alıntılardan şu sonuçları çıkarmak olanaklı:” diye yazdığım yerde, tırnak içersinde yineleyerek alıntıladığım özetler, benim yorumum ve görüşlerim olarak savlandı. Ben yasadaki anlatımıyla ülkeyi ve ulusu bölmekten, ama alıntıların içeriğine uygunlaştırarak söylemek gerekirse, “soluk boruları tıkanan”, “üzerleri betonlanan” “Ermeninin, Arabın, Türkmenin, Lazın, Çerkezin, Gürcünün yeniden özgürlüğe kavuşması”, “Kürt halkının da bağımsızlaşması” ve “Anadolu’dan egemen Türklüğün kovulması” için propaganda yapmış olmaktan, kısacası ulusal ölçekte harakiri yapmak istemekten mahkum oldum.
   1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi gerekçeli kararına, İddianamede benim görüşlerim olduğu ileri sürülen pasajlar aynen aktarılmakta, ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yönelik propaganda yaptığı”m belirtilerek, şu sonuca varılmaktaydı: “Yazar(…) Türkiye Cumhuriyeti Devleti parçalanıp, ırkçı görüşle çeşitli devletler kurulduğunda Türkiye’de yaşayan halklar, yani Kürtler, Çerkezler, Ermeniler, Araplar, Alevi Türkler, Gürcülerin soluk almaya başlayacağını ifade etmiştir. Bu düşünceler yazarın kendi düşünceleridir.” (Karar No: 198/20, 20. 02. 1997.)
   İddianame, Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi kararına dönüşmüş, mahkemenin kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı.

   Kansu: Bütün kararlar oybirliğiyle mi alındı?
   
   Erdost: Başsavcılık kararın onanmasına itiraz etmiş, Yargıtay Ceza Daireleri Kurulunda, itiraz reddedilmişti. Kurul Başkanı Mater Kaban, karşıoy yazısında düşünce özgürlüğüyle ilgili görüşlerini açıklamış ve Üç Sivas’tan bazı pasajlar aktararak, “Görüldüğü gibi suç oluşturduğu kabul edilen düşünceler sanığın düşünceleri değildir” sonucuna varmış, yani alıntıların benim düşüncem olmadığını örnekler vererek açıklamıştı.
   Kurul Başkanının yanında, bir üye de, Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının haklı nedenlere dayandığı gerekçesi ile itirazın kabulü yönünde oy kullanmıştı.
   Çünkü, Başsavcılığın itirazında, Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinde yapılan değişikliğin hukuksal değerlendirmesi yapıldıktan sonra, şu görüşe yer verilmişti:
   ”Suça konu olan yazılar, yazar tarafından kaynak gösterilmek suretiyle başka yayınlardan alıntılar yapılarak aktarılmış, jeopolitik, etnik ve sair özellikleri değerlendirilerek Sivas odaklı yasadışı PKK örgütünün stratejisi, faaliyetleri ve amacı ortaya konulmaya çalışılmış, bu düşüncelerin yine yazar tarafından benimsenmediği kitabın çeşitli sayfalarında vurgulanmıştır. (Örneğin 86 ve 96-97. sayfalardaki düşünceler gibi.)”
   Hemen belirteyim ki, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) de, Cumhuriyet Başsavcılığının bu görüşüne katıldığını kararında belirtmektedir. (Paragraf: 46.)

   Kansu: Yeni-Sevr’e zorlanma, sözkonusu iki dergiden alınan alıntılarla mı sınırlı?

   Erdost: Geçenlerde yayınladığım Azınlıklar Sorunu adlı kitapçığımın girişinde, Üç Sivas’ta sergilediğim yeni-Sevr modellerini üç gruba ayırarak açıklamıştım. Birinci grupta, ayrılmak ve ayrı devlet kurmak isteyen Kürt gruplarından bazılarının, bazı yazarların, yalnızca Sevr Andlaşmasının 62-64. maddelerinde çerçevelenen “Kürdistan”ı kurmayı değil, “Türkiye Cumhuriyetini Anadolu’dan sökmeyi” ve “yoketmeyi” amaçladıkları, yayınlanan yazılardan alıntılar yapılarak açıklanmıştı. İkinci olarak, bazı illegal örgüt liderlerinin ve “bilim adamı” olarak tanıtılan bazı yazarların konuşma ve yazılarında açığa vurdukları yeni-Sevr istemleri sergilenmiş; üçüncü olarak, bu görüşler ile Türkiye’ye dışardan ama içteniçe dayatılan (örneğin Yunanistan’da dağıtılan “Ana Vatanları Kurtarma Komitesi”nin haritası gibi ya da “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” şablonu içersinde Türkiye’ye dayatılmaya başlanan “federasyon” gibi) yeni-Sevr modelleri arasındaki örtüşmeye, ya da amaçların örtüşmesine değinilmişti.
   
   Kansu: 2 Temmuz Sivas olayları “şeriatçı” bir başkaldırı olarak algılandı ve laik Cumhuriyete karşı eylemli bir kalkışma olarak yargıya yansıtıldı. Siz “şeriatçı” ayaklanmayı buzdağının görünen yüzü olarak nitelediniz. Bunu açıklar mısınız?

   Erdost: “Üç Sivas” yazısı beş bölümden oluşuyor: (1) Sivas 1978, 1993, 1996 Olaylarına Karşılaştırmalı Bir Bakış, (2) “Yeşil Kuşak”tan Tarikat Panislamizmine, (3) Petropolitik Savaşın Odağı Olarak Sivas, (4) Sevr Andlaşmasından Yeni-Sevr Arayışlarına, (5) Sonuçlar.
   İkinci bölümde, “Yeşil Kuşak”, “Panislamizm ve Pan-Nurculuk”, “Nakşbendilik”, “Molla Şiiliği ve Anadolu Aleviliği” altbaşlıkları altında, şeriatçı ayaklanmanın tarihsel oluşumu ve güncel yönleri irdeleniyor ve sergileniyor. Ama dinsel gericilik kullanılıyor burada. Asıl amaç başka, ya da amaçlar çatışması içinde şeriatçılar da var. Yalnızca şeriatçılar olsaydı, daha cami avlusunda Amerikan bayrağını yakıp “Dünyada Amerika, Türkiye’de PKK” yazılı bir pankartı avlunun duvarına astıkları zaman (ki bunların 8-10 kişi olduğu söyleniyor), polisin işlerini oracıkta bitirmesi işten bile değildi. Bir başka amaç için “özel” olarak korundukları açıktı. Ben bu amacı bulmaya çalıştım.

   Kansu: Buldunuz mu, ya da bulabildiniz mi?

   Erdost: Emniyet Genel Müdürlüğünün, Bakanlar Kurulu için hazırladığı raporda, “36 kişinin” ölümüne neden olan olayların “Batının stratejik uygulamalarından biri” ve “yabancı ajanların provakasyonu” olduğu görüşüne yer verilerek, “yeni dünya düzeni içersinde, Türkiye’nin, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’da etkin görev alması istendiği”, “burada amacın Japon ve Alman sermayesinin, bu bölgelerdeki etkinliğini kırmak” olduğu yazılıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğünün raporu, Sivas olaylarının, yerel, lokal bir olay olmadığını düşündürdü bana.
   Bir başka nokta, TBMM Sivas Olaylarını Araştırma Komisyonu tutanaklarına geçen, yerel gazete yöneticilerinin açıklamalarıydı. Bu gazeteciler, olayların, PKK olgusuyla bağlantısına değinmişler, Pir Sultan Abdal Şenliklerinin “bahane” edildiğini söylemişlerdi. Gazete yöneticilerine göre, PKK, Sivas’a yerleşmek ve buradan Samsun’a, Karadenize bir yol edinmek istiyordu.
   Sorularımın yanıtını, Kasım 1995′te, Özgür Halk gazetesinde yayınlanan “PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan”ın Novore Vremya (Rusya) muhabiriyle yaptığı konuşmanın metninde bulacaktım. Öcalan, Rus gazeteci Makarinko Vadim’le görüşmesinde, “TC’nin çöküşünün Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesine bağlı olduğunu” ve Kürt sorununu, petrol ve su yolları dolayısıyla, bir dünya sorununa dönüştürdüklerini söylüyordu.
   Gene Üç Sivas’a aldığım, Alman televizyonu ARD muhabiriyle görüşmesinde, Öcalan, petrol yollarının önünü niçin kesmeye çalıştığını ve kesmek istediğini şöyle açıklayacaktır:
   ”Açık söylüyorum, (…) ne su meselesinin, ne petrol meselesinin tek taraflı olarak halkımızın çıkarları aleyhine kullanılmasına izin vermeyeceğiz, hatta engelleyeceğiz. Ama bizimle de görüşerek, halkımızın da lehine olabilecek bazı hükümleri bu anlaşmalara koyarlarsa, uluslararası anlaşmalara dokunmayız.” (Özgür Halk, sayı: 56, 27 Haziran 1995.)
   2 Temmuz Sivas kıyını öncesinin haber, yazı ve konuşmalarından, PKK’nın Sivas’a yerleşmek ve (Samsun’dan Ceyhan Körfezine tasarlanan petrol boru yolunu kesmek için) Samsun’a çıkmak istemiş olmasının nedenini anlamak kolaylaşıyor. Üç Sivas’ta “petropolitik” ile ilgili bölümde bu konu işlenmişti.

   Kansu: AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) süreci sizce bir aklanma kaygısı mıydı, yoksa bir haksızlığı hak ettirme çabası mı?

   Erdost: Biliyorsunuz, cezaevine gireceğim günlerde, basın yoluyla işlenen suçların infazını üç yıl erteleyen yasa çıkmış ve infaz ertelenmişti. Üç yıl, aynı nitelikte suç işlenmemesi durumunda, “mahkumiyet hükmünün vaki olmamış sayılacağı” yasada (4454 sayılı erteleme yasasının 2/son maddesi) yer alıyordu. Bu arada, Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesi yürürlükten kaldırılmıştı.
   Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinden, yani ülkeyi ve ulusu bölmek suçlamasından mahkum olmuştum. Bu madde, AB ile uyum paketi içersinde, yürürlükten kalktığı için, mahkumiyet kararım kaldırılmıştı. Ama mahkemenin kararı, düzeltilmemiş karar olarak kalıyordu. Benim ulusu ve ülkeyi bölmek için propaganda yaptığım bu yargı kararına göre değişmemiş, ama suç olmaktan çıkmıştı.
   Benim için esas olan mahkemenin verdiği kararın yanlış karar olduğunun AİHM kararıyla belirlenmiş olmasıydı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı bana ulaştığı zaman, “bu kararın benim için önemli olduğunu” söylemiştim. Önemi, benim aklanmam değildi kuşkusuz. AİHM kararı, beni aklamadı. Bu kararla, beni karalayanların, haksız, yanlış karar verdiği, ortaya kondu. Benim amacım da buydu.

   Kansu: AİHM’nin Üç Sivas üzerine verdiği kararı kimileri farklı yorumlamaya kalktı. Hem de sizin kitabınızda savunduğunuzun tam tersine. Neden?

   Erdost : AİHM’nin haberi TRT 2′de ve CNN-Türk’te yayınlandı. CNN-Türk’te yayınlanan haberin altında “AİHM’nin Muzaffer Erdost kararı:” ve onun altında da, tırnak içinde, “Kürt devletini savunmak suç değil” yazısı vardı.
   Ertesi gün Yeniçağ’da (10 Şubat 2005), Hasan Demir, köşe yazısında, AİHM’nin haberine gönderme yaparak şunları yazacaktı: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, ‘Kürt devletinin kurulmasını istemek suç değil’ diye bir karar aldı ve bugüne kadar Türkiye’nin bir bölümünde Kürdistan diye bir devletin kurulmasını suç sayan Türkiye’yi mahkum etti.”
   Hasan Cemal, “Türban, şeriat, bölücü derken!” başlıklı yazısında, “Bakın, diyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden yeni bir karar var. Bu karara uymak zorundayız. BÖLÜCÜLÜK ile ilgili bir karar bu. Diyor ki, bölücülüğün, ayrılıkçılığın fikir olarak savunulması, şiddet ve kini özendirmediği sürece demokrasilerde suç değildir. Bu nedenle 1 yıl hapis cezası almış olan Muzaffer Erdost’un mahkumiyet kararını bozarken, (evet “bozarken”) Türkiye Cumhuriyeti devletini de 8500 euro tazminata mahkum ediyor.” (Milliyet, 10 Şubat 2005.)
   AİHM kararının “Kürt devletini savunmak suç değil” biçiminde sunulmasından, Üç Sivas’ta, bölücülük yapıldığı, dolayısıyla ulusal mahkemenin verdiği kararın yasaya göre verilmiş doğru bir karar olduğu anlamı çıkıyordu.
   Üç Sivas’ta Kürt devletinin savunulduğu ama şiddete ve kine çağrı olmadığı için, ulusal mahkemenin mahkumiyet kararının mahkum edildiği sonucu da çıkıyor buradan. Yani Üç Sivas, bu kez savunmadığı, karşısında olduğu bir görüşle mahkum edilmiş oluyor. Üstelik, Üç Sivas’ı bölücülükle yargılayan yargı kararı doğrulanmış sayılarak.

   Kansu: Yalnız CNN-Türk’te mi “Kürt devletini savunmak suç değil” diye yorumlanıyor AİHM kararı?
   
   Erdost: Değil kuşkusuz. Hürriyet’teki (9 Mart 2004) haberin başlığı da aynı: “Kürt devletini savunmak suç değil.”. Ama farklı yorumlar da var. AİHM’nin kararını, Anadolu Ajansı (AA), “Erdost Türkiye’yi mahkum ettirdi” başlığı altında vermişti. “Erdost’un kitabında şiddeti teşvik etmediği kanısına varan AİHM, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade özgürlüğüne ilişkin 10′uncu maddesini ihlal ettiğini belirtti.” biçiminde vermiş olması, bir bakıma doğru bir bakıma yanlıştı. Çünkü, haberin girişinde, Üç Sivas’ta bölücülük yaptığı gerekçesiyle cezalandırıldığım yazılıyor, bu doğru. Kitapta şiddete çağrı olmadığı da belirtiliyor, bu da doğru. Ama şiddete çağrı olmaması, bölücülük propagandasının tartışıldığı paragrafta değil, ulusal mahkemenin kararına ilişkin değil, hükümetin (Dışişleri Bakanlığının) görüşüne bir yanıt olarak AİHM kararında yer alıyor. AİHM’nin gerekçeli kararının 39. paragrafında, “Hükümetin, kin ve husumet gösteren başvuru sahibinin basit eleştiriyi geçtiğini” ileri sürdüğü belirtilmekte, 47. paragrafta, “Ayrıca, tartışmalı eserin bazı bölümlerinin ulusal makamlara (autorités nationales) karşı eleştirel bir karakter taşısa da, şiddete ya da kine hiçbir çağrıda bulunmamaktadır.” görüşüne yer verilmekte ve şöyle devam etmektedir: “Mahkemenin görüşüne göre, bu da gözönüne alınması gereken önemli bir husustur. Zaten, başvuru sahibi yalnızca ayrılıkçı propaganda da bulunmak nedeniyle mahkum edilmiştir.”
   AİHM, Dışişleri Bakanlığının (Hükümetin) AİHM’ye yanıtında ileri sürüldüğü gibi, ifade özgürlüğüne müdahalenin, resmi makamlara (ulusal otoritelere) yönelik “kin ve husumet” ile ilgili olmadığının, öyle olsa bile, kitapta, “kin ve şiddete bir çağrının bulunmadığının” altını çizmektedir.

   Kansu: “Kürt devletini savunmak suç değil” tümcesi, anlam olarak da olsa AİHM kararında yok mu?

   Erdost: AİHM’nin gerekçeli kararı on sayfadır ve 64 paragraftan oluşmaktadır.
   ”Konvansiyonun (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin) 10. Maddesinin ihlali iddiası” başlığı altında, 36-49 paragraflar yer almaktadır.
   Başvuru sahibinin AİHM’ye savunmasının (37. paragraf) ve hükümetin karşı görüşünün (39. paragraf) özetleri ve Üç Sivas’ın özet bir değerlendirmesi yapıldıktan sonra, hukuksal değerlendirmelere geçilmektedir.
   AİHM kararında, Üç Sivas’ın birbiriyle çelişik biçimlerde medyaya yansıyan değerlendirmesi şöyledir:
   ”44. Mahkeme, tartışmalı eserin, 1978, 1993 ve 1996 yıllarında Sivas’ta meydana gelen olayları, kaynaklarını ve oluşma nedenini belirlemek amacıyla karşılaştırmalı bir tarihçe biçiminde incelediğini saptar. Türü bakımından, yazarın eleştirel bir bakışla sunduğu, birçok gazete ve dergiden yapılan alıntılarla süslenmiş (émaillé), politik bir deneme şeklindedir. Serbest ve yorumlayıcı bir tarzda Sivas’ta meydana gelen olaylara yolaçan çeşitli güçlerin analizini yapmaktadır. Kullanılan dil kanıtlayıcı ve açıklayıcıdır. Yazar, angaje (engagé) ve ikna edici (persuasif) olmakla birlikte, ılımlı kalmaya ve teorisini olaylardan çıkarak kurmaya özen göstermektedir.
“45. Kuşku yok ki, ulusal mahkemelerin mahkumiyet kararına dayanak sağlayan pasajlarda (…), yazar, “çeşitli etnik kökenli halklara” ve “Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasıyla” “bir Kürt devleti”nin kurulacağı olgusuna gönderme (référance) yapmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, suçlanan referansların basında çıkan yazılardan alıntılar olduğunu ve bunların tek başlarına başvuru sahibini cezalandırmak için yeterli olmadığını gözlemlemektedir.
   ”46. Bu hususta, Mahkeme, Cumhuriyet Başsavcısının itirazına ilişkin talebinde, tartışmalı pasajların, başvuru sahibinin kendi görüşlerini yansıtmayan yazılardan alıntılar olduğu ve tek başlarına (isolée) göre değil, eserin bütünü (ensemble) bakımından değerlendirilmesini savunan yorumuna katılmaktadır. Bu açıdan, başvuru sahibinin, asıl metinde, basında çıkan bazı yazılarda ifade edilen ayrılıkçı (séparatistes) görüşleri eleştirdiğini açıkça belirttiğinin altını çizer.
   ”47. Ayrıca, tartışmalı eserin bazı bölümleri ulusal makamlara (autorités) karşı eleştirel bir karakter taşısa da, şiddete ya da kine hiçbir çağrıda bulunmamaktadır. Mahkemenin görüşüne göre, bu da gözönüne alınması gereken önemli bir husustur. Zaten, başvuru sahibi, yalnızca ayrılıkçı propagandada bulunmak nedeniyle mahkum edilmiştir.”
   AİHM, Üç Sivas dolayısıyla verilen “Mahkumiyet kararı ile esere el koymanın zorunlu bir sosyal gereklilikten kaynaklanmadığını” belirterek, bunun “demokratik bir toplumda” gereksiz olduğu ve “Konvansiyonun 10′uncu maddesinin ihlal edildiği” sonucuna oybirliğiyle varıyor.
   Bu karardan, “Kürt devletinin kurulmasını savunmak suç değil” sonucunu çıkarmak, kuşku yok ki olanaklı değil.
   
   Kansu: AİHM, Üç Sivas için olmasa bile, bir başka davada, böyle bir karar verebilir miydi ya da böyle bir karar verebilir mi?

   Erdost: Olanaklı değil. Böyle bir karar, Konvansiyonun 10. maddesine aykırı her şeyden önce.
   AİHM’nin gerekçeli kararında, 10. maddenin ihlali iddiasının değerlendirildiği bölümde, ilkin 10. maddeye yer verilmiştir. Şöyle:
   ”36. Başvuru sahibi, ceza mahkumiyetinin ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğinden yakınmaktadır. Bu hususta, ileri sürdüğü Konvansiyonun 10. maddesi şöyledir:
   ”1. Her insan ifade (anlatım) özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, düşünce (opinion) özgürlüğünü ve edinilen-bilgilerin (information, haber) ya da düşüncelerin (ideès) kamusal (resmi) makamların müdahalesi olmaksızın (…) serbestçe alınmasını ve iletilmesini içerir.
   ”2. Bazı ödevler ve sorumluluklar içeren bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü bakımından gerektiği ölçüde yasayla öngörülen bazı formalitelere, koşullara, kısıtlama ya da yaptırımlara (sanctions, cezalara) tabi tutulabilir.”
   AİHM kararında, “Yüksek Mahkeme”nin, “müdahalenin, 10′uncu maddesi 2′inci fıkrasına göre, toprak bütünlüğünün korunması gibi yasayla öngörülmüş ve haklı bir amacı olması hususunu tartışma konusu yapmadığı” da (paragraf 41) belirtilmiştir.
   Açıktır ki, Konvansiyonun (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin) 10. maddesi 1. fıkrasında, herkesin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, 2. fıkrasında, demokratik bir toplumda bu özgürlüğün toprak bütünlüğünü korumak amacıyla kısıtlanabileceği, yaptırıma tabi tutulacağı belirtilmiştir. Bu nedenle, AİHM, “bir Kürt devletinin kurulmasını savunmak suç değildir” gibi bir karar veremeyeceği gibi, olayımızda da toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik yasayla öngörülmüş, haklı bir amaca müdahalenin tartışma konusu olmadığı da belirtilmiştir. Yani Üç Sivas kararında ifade özgürlüğüne bir müdahale olduğu sonucuna varılırken, toprak bütünlüğünün korunmasının tartışma konusu yapılmadığı özellikle belirtilmiş bulunuyordu.

   Kansu: AİHM, Üç Sivas dışında, örneğin Türkiye toprakları üzerinde bir başka devlet kurma, ya da ülke topraklarından bir kısmını ayırarak bir başka devlete katma düşüncesini (bu düşünce kin ve şiddet içermemiş olması koşuluyla) ifade özgürlüğü olarak niteleyebilir mi, ya da Kürt devleti kurulmasının savunulduğu bir kitap için “Kürt devletini savunmak suç değildir.” diye bir karar verebilir mi?

   Erdost: Burada kurulmasının savunulduğu yorumu yapılan “Kürt devleti”, AİHM’nin kapsamına giren ülkeler için sözkonusudur. Irak’ta, İran’da, Suriye’de ya da Ermenistan’da bir Kürt devletinin kurulması düşüncesi ile, AİHM kararlarının bir ilgisi olamaz doğal ki. Ama, AİHM, Yunanistan’da bir Türk devleti kurulması tasarlanacak olsa, bir “Türk devletini savunmak suç değildir” diye bir karar verdiği zaman, bu, devletin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir düşünce/ifade olduğu için, yasayla konmuş yaptırımlara neden olur. Bir başka deyişle kendi hukuksal varlığını belirleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bir karar verilmiş olur ki, bunun mantığı yoktur.

   Kansu: Toprak bütünlüğü konusuna sanırım son Azınlıklar Sorunu kitabınızda da değindiniz.

   Erdost: Azınlıklar Sorunu’nda, bölgesel ve azınlık dilleriyle ilgili sözleşmelere gönderme yapılmıştır. Yalnızca, bölgesel ve azınlık dillerinin “ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü çerçevesinde” korunacağının ve destekleneceğinin vurgulandığı Bölge ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartında (2 Ekim 1992) değil, Helsinki Sonuç Belgesinde (1 Ağustos 1975), Paris Şartında (21 Kasım 1990), Moskova Toplantısı Belgesinde (3 Ekim 1991), Viyana Bildirisinde (25 Haziran 1993) “devletlerin toprak bütünlüğünün korunması” ilkesine özel bir ağırlık verilmiştir.
   Konvansiyonun 10. maddesi 2. fıkrasında, ülke bütünlüğünün yasayla korunması yanında, örneğin Viyana Bildirisinde, “bütün halkların, kendi kaderini tayin hakkına sahip” (madde 2/1) olduğu belirtildikten sonra, bu hakkın, “siyasal birlik ya da ülke bütünlüğünü, tamamen ya da kısmen, zarara uğratacak ya da parçalayacak herhangi bir tasarrufu teşvik eder ya da buna yetki verir anlamda yorumlanamayacağı” (madde 2/ııı) vargısı yer alır.
   Paris Şartında, katılımcı devletler, bu devletlerin “bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüklerini ihlal eden etkinliklere karşı demokratik kurumları savunmak kararında” olduklarını imza altına almışlardır.

   Kansu: Son soru: Türkiye’nin yeni-Sevr’e zorlanmasını “paranoya” diye değerlendirmeye kalkanların para–noyası nedir?
   
   Erdost: Türkiye’nin yeni-Sevr’e zorlandığını yazanları, yani beni de “paranoyak” olarak değerlendirenler kuşkusuz ilgi alanım içersinde. Bu karalamayı, Azınlıklar Sorunu’nun ilk bölümünde yanıtladım.
   Bizi “paranoyak” olarak niteleyenlerin “para-noyası”na gelince, bu benim çalışma alanım dışında kalıyor.
                                                            25 Şubat 2005, Ankara