Aklın Kırıldığı Noktadayız

Eylül 2, 2008

TİHAK Başkanı/Muzaffer İlhan Erdost’un açıklaması:

Dün İlhan Selçuk, bugün Mustafa Balbay…
Tam da teokratik/faşist bir darbe süreci yaşanıyor.
Bu ülke bir çok darbe yaşadı, faşist saldırılar ortamında bir içsavaş yaşadı. Şu var ki
hepsinin kendin göre, özellikle vurguluyoruz, kendine göre bir iç mantığı vardı. Bugün o mantığın sustuğu yerdeyiz.
İnanıyorz ki laik, demokratik, sosyal hukuk devleti bilgisine ve bilincine sahip halkın dömokratik savaşımıyla bu tertip aşılacak, ülke, içine çekildiği karanlıktan aydınlığa çıkacaktır.

 

Şiir ve İnsancılık

Ağustos 18, 2008

Bu ne durgunluk Senatoda,

neden yasamaz olmuş senatörler?

Barbarlar geliyormuş bugün.

Yasamanın gereği var mı?

Barbarlar yasa koyarlar gelince.

Konstantin Kavafis-Barbarları Beklerken

 

Bir kadın-bir kadın heykeli.

Bir elinde Özgürlük dedikleri kağıt parçasını

Tarih dediğimiz kağıt tomarını tutmaktadır,

Adı dünya olan bir çocuğu boğmaktadır öteki eliyle.

Adonis-Newyork’a Mezar

Şiirin insan yanı önemli olduğu kadar, ihmal edilmiş, savsaklanmış bir konudur. Hemen bütün incelemeler, soruşturmalar şiirin biçimsel yanı üzerinde dururlar. Hem de bu tür yazılardaki anlayış şiirin bilgi işi olmadığı vurgusunu da yapar. Buna karşın, şiirin insan yanı üzerinde pek durulmaz. On dört yaşındaki kızıma da şiir ve insan sözcükleri sana ne çağrıştırıyor diye sorduğumda, zaten şiirin insansız olamayacağını, insan tarafından, insan için yazıldığını söyledi.

Önyargısızca söylendiği için önemli olan bu sözler şiir insan ilişkisindeki gerçeğin abecesini ortaya koyuyor. Sanatın her dalındaki gibi, şiirde de insan başat unsurdur. Değerli düşünür Nermi Uygur şöyle yazar: “İnsan olmasaydı edebiyat da olmayacaktı. Diliyle, çalışmasıyla, biçimlendirme gücüyle insandır edebiyat yaratıcısı. Edebiyat yapıtının yöneldiği ortam da insan ortamıdır: insan içindir edebiyat; insandır edebiyat yapıtını okuyan, anlayan, verimlendiren; insana sunulmuştur edebiyat, insandır edebiyatı değerlendiren. Bu da kimsenin gözünden kaçmayan bir olgu. Nitekim insancı (hümanist) edebiyat öğretileri, edebiyat yaratılarının hem neden hem de etki yönünden insanı koşul tutmasında pekiştirirler kanıtlarını. (…)Şiire gelince, şiirden içeri ne girmişse insan yorumudur, insan bilincinin işleyip yoğurmadığı hiçbir şey yer alamaz şiirde. İnsansız evrenin, taşı toprağı, göğü yıldızıyla insansız doğanın, insandan bağımsız kurulu düzeniyle nesnelerin yansıdığı dizelerde bile, insana özgü bir yönelişin sarıp sarmaladığı, bu yönelişle belli bir biçim kazanmış olan evren, doğa, nesne çıkar karşımıza”(Uygur 1985:14, 22, 23)

İnsanın alçaltılması, yoksullaştırılması, eğitimsizleştirilmesi, kültürsüzleştirilmesi, her yolla sömürülmesi tarihte de hiç eksik olmadı Elbette bile isteye oluşturulan bu kötülüklere başkaldırı da Spartacus’tan bu yana, tarihin en doğal ve gerekli olgusudur, yalın gerçeğidir. Bu insanın yanında yer almaktır, insancılıktır (hümanizm). İnsanlığın acılar içinde kıvrandığı, emperyalizmin oluk oluk çocuk kanı akıttığı, parlamentoları baskı altına alıp kendi çıkarı için kanı akıtılacak, canı alınacak asker istediği günlerdeyiz yine.

İnsancılık, Ortaçağ kilise baskısıyla yok edilemeye çalışılan antik çağ kültürünü yeniden kurmuştur. Varlık bulmasını sağlamıştır. Antik kültürü hareket noktası olarak belirlemiştir. Demek ki, insancılık Kilise’yle simgelenen baskıcı, bireyin düşmanı cemaat yapılanmasına karşı başkaldırıdır. İnsancılık anlayışında birey ve bu dünya temel değerdir, öznedir. Tekil olarak insan, tüm insanlıktan sorumludur. Rönesans’la girilen yeni evrede ise, genelde insan bilimleri olarak nitelenebilecek alanlardaki incelemelerin, yalnızca nesnel değil, yaşamla bağları olan, soluk alıp veren nitelikte olmaları amaçlanmıştır. 1450’den sonra, insancılık anlayışı değişime uğramış, Hıristiyanlığın temel ilkelerine dönüş savunulmaya başlanmıştır. Diğer deyişle insancılığın altın çağı sona erdirilmiştir.

İnsancılığın kaynakları 14. yüzyılın başlarına uzanır. Dante’nin İlahi Komedya’sı, bazı hoşgörüsüz yanlarına, Müslümanlara, putataparlara, paganlara neredeyse kılıç çeker bir yaklaşımı taşımasına, oryantalizme kanıt oluşturabilecek ayrıntılarına karşın (Said 1998:100-104):, içerdiği dilsel varsıllık nedeniyle Avrupa kültürünün, giderek de evrensel kültürün çok seçkin bir yapıtıdır. Boccaccio’nun Decameron’u, Ortaçağ’ın din baskısına başkaldırıdır; yazarının sevmediği yapıtı da olsa, yeni insanı en iyi ortaya koyan belgedir. İtalyan Rönesansı’nın edebiyat alanındaki başyapıtıdır Decameron.

Petrarca İç Dünyam adlı yapıtında Latin yazarlarının sağladığı birikimle şiirde yeni bireyi işlemiştir. Matbaanın bulunmasının ardından; Rabelais’in Gargantua’sı, Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü, Thomas More’un  Ütopya’sı Montaigne’nin Denemeler’i, Shakespeare’in eşsiz şiirleri ve oyunları, günümüzün özgür bilincine de ışık tutan büyük yapıtlardır.

Genel anlamda edebiyat, özelde ise, en eski tür olan şiir insanlık acılarının (acı sözcüğü ne kadar karşılayabilir ki?) en yakın tanığı olmuştur. Bu ise rastlantı olmasa gerek. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı, çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo ünlü yapıtı Sefiller’in başında, bu dünyada bunca yoksulluk, eşitsizlik, zulüm oldukça Sefiller gibi yapıtların hep olacağını söyler. Şöyledir bu bölüm:“Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu, insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” Bu kanıtlar daha da çoğaltılabilir. Erich Marie Remarque, Arthur Koestler, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu …

Thomas Stearns Eliot’un insancılığa bakışına, bir yere kadar nesnel olmaya çalışsa da, dinsel tutuculuğu damgasını vuruyor. Ona göre iyi bir Hıristiyan olmak insancılıktan da önemlidir, önde gelir: “Bana göre, bu insanca değerler, insan iman seviyesine erişmedikçe, yerlerini kolayca hayvanca olanlara bırakabilirler.” Eliot, cehennem korkusu, cennet vaadi olmadan iyi, doğru, güzel, merhametli olmanın asıl erdemi oluşturacağı gerçeğini düşünemiyor. Ve sürdürüyor yazısını: “(H)erhangi bir hümanist geleneğin Hıristiyanlık geleneğine eşit olabileceğini düşünmek mümkün değildir. (…)Hümanizm, varlığını kendisinden önce var olan başka bir felsefeye veya değer sistemine borçludur. Çünkü hümanizm esasta sadece yaşanan geleneğe eleştirici bir tavır almaktır. Hatta ona geleneği istismar eden, sömüren parazit bir dünya görüşü de denilebilir. Hümanizmin gelenek içindeki yerini ve değerini inkar etmek mümkün değildir. Bu böyle olmaya da devam edecektir. Ancak hümanizm, geleneksiz, yani dine dayalı bir gelenek olmaksızın yaşayamaz.” (Eliot 1990:58-59) İnsan, o gerçekten mükemmel şiirlerin şairinin bu düşüncelerini okudukça, bozuk bir mantığın iyi şiirler yazabileceğine ilişkin ikna edici kanıtlara ulaşmış oluyor!

Dilin yeniden kurulması, geliştirilmesi, var olan biçiminin reddi yönünde üst düzeyde bir dil işçiliği olan şiir,  aynı zamanda çağının insanlık durumlarını da izlek edinir, edinebilir.  Bu durum şiirin ilk örneklerinden bu yana gözlenen bir gerçektir. Bu gerçeklik şiirin güzelduyusal (estetik) değerine ilişkin arayışlara engel değildir. Şiirin toplumsal sorumluluğu biçimsel değerini azaltmaz. Toplumların yabancılaşma sürecini, paranın egemenliğini, sınıfların sömürü ilişkilerini, bu ilişki üzerinden gelişen dönüşümleri; şiirin ana işlevi olamasa da, şiirin serüveninden, şiirin dilinden gözleyebilmek olanaklıdır. (Thomson 1987)

Şiir yanlıdır; onun yeri özgürlüğün, insanın yanıdır. Şiir insancıdır. Çünkü insancılık bireyi yüceltir, özgürleştirir. Ona altın çağın mutluluğunu getirir. Sevgisiz olmaz şiir. Yıktığı çirkinliktir, sevgisizliktir; yeniden kurduğu güzelliktir. Dille yapar soylu işini. Anaların ak sütü olan dille.

Binyıllardır bunun birçok kanıtının olması rastlantı değildir, “yanlışlık”la açıklanamaz. Bir anlamda sınanmış bir gerçekliktir. İlyada’da Homeros, kral Priamos’un, kahraman oğlu Hektor’un ölüsünü alışını, Priamos’un Akhilleus’a sözlerini şöyle söyler, şöyle anlatır: “’Biri gözümün bebeğiydi, korurdu kentimi, halkımı,/ yurdunu savunurken geçen gün sen öldürdün onu da,/ onun için geldim Akha gemilerine, Hektor için,/ değer biçilmez kurtulmalıklar getirdim sana./ Saygı göster tanrılara, Akhileus, bana da acı,/ ne olur, kendi babanı getir aklına,/ ben daha acınacak durumdayım ondan,/ yeryüzünde hiçbir ölümlü katlanmadı benim katlandığıma:/ Oğlumu öldürenin ağzına uzatıyorum yalvaran elimi.’” Bu acılı an, insanlığın vicdanını o kadar etkilemiştir ki, pek çok kabartmada, lahitte konu edilmiş, günümüze kadar ulaşmıştır. Hatta, Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar.

Şairlerin ölüm karşısındaki tutumlarında da görülür insancılığın etkisi. Ölüm yokluktur. Korkunçtur. Yaşam da azar azar ölümdür. Şiir yaşamın çilesini, illa da ölümü katlanılır, dayanılır kılar. Joubert buna “ölümü evcilleştirmek” diyor bu olguya: “… ama şairleri dikkatle dinleyince ölümü anlatma amacının ötesinde bir şey belirir; ölümü evcilleştirmektir söz konusu olan, onu yenmek, yıkmak. (…)Öyleyse şairler ölüm üzerine değil, ölüme karşı yazarlar.” (Joubert 1993:32-35)

 

Şiir ve Kötülük

Konunun bir yönü de edebiyatta, şiirde kötülük izleğinin işleviyle ilgili olabilir. Yakın dönemlerden örneklerden baktığımızda;; adları kötülüğün şairlerine çıkan Oscar Wilde’ın, Comte de Lautréamont’un, Charles Baudelaire’in, hatta öyküleriyle ve romanlarıyla Marquis de Sade’ın yapmaya çalıştıklarını, ilk bakışta salt dil işçiliği gibi görülse de insancılık amacına yönelik saymak olanaklıdır. Estetik, güzelliğin, güzelduyunun bilimi olduğuna göre, sanatta kötülüğün, çirkinliğin işlevi ne olabilir? Bu etkin yazınsal yaklaşımla; kötülük, çirkinlik kaynaklı imgeler kullanılarak diyalektik bir yöntemle, güzel olanın etkisi arttırılmak; güzele dair vurgu güçlendirilmek, bir bütün olarak insan duyarlılığının iyiyi olduğu kadar kötüyü de barındırdığı noktasından hareketle kapsamlı ve derinlikli bir konuma ulaşabilmek amaçlanır. (Türk edebiyatında, bu bakış bir yana, “Yaşasın Kötülük” başlıklı dizi yazıların yazıldığını, “şöyle eli yüzü düzgün bir kötülük izleği yazılmıyor”, “dünyada kötülük bol ama edebiyatta kötülük az” türünden sızlanmaların dile getirildiğini biliyoruz.) Andığımız bu üç yazar da dönemlerinde toplumların gırtlaklarına kadar gömüldükleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, yükselen kapitalizmin neden olduğu bunalımlara, mutsuzluklara, yabancılaşmaya, acımasızlıklara, merhametsizliğe ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna, duyarsızlığa tepkilerini ölümsüz yapıtlarıyla somutlaştırmışlardır. En etkili, en tiksinti uyandıracak şiddet metinlerini yazarak okuru yeniden tepkili kılmaya çalışmışlardır.

Elbette ki meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır yapılan. Kurulması istenen özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir.

Tolstoy sanatın ereği üzerine düşüncelerini belirtirken, sanatın iyilikle olan ilişkisini vurgular: “Sanat dünyasının en büyük meselesi, sanatçının yalandan ve kötülükten uzaklaşamaması, insanın kötü duygularının ve şeytanın ortak hareket etmeleridir. (…)Gerçek bir sanat eseri hem entelektüel, hem de anlaşılabilir olmalıdır. Gerçek sanatın sanatçısının görevi, dünyanın maddi güzelliklerini, ahlaksızlığı anlatmak değil, çirkinlikleri eleştirip, gerçekleri, aydınlatılmış bir biçimde aktarmaktır.”(Tolstoy 1996: 55, 62)

 

Türk Şiirinde İnsancılık

Türk düşüncesi, içerdiği büyük birikimle insanlık düşüncesi içinde önemli bir alanı oluşturur.  Bilimin, felsefenin, sanatın öncüsü pek çok düşünürün Anadolu kökenli olduğu gerçeği bilinçlerden gizlenmeye çalışılır. Dünyanın ilk filozofu olan Thales Anadoluludur. Ve diğer Anadolulular: Anaksimandros, Anaksimenes, Heraklitus… İlyada ve Odysseia’nın âma şairi, şairlerin atası, Troya’nın destancısı Homeros da Anadoluludur.

İdealist – materyalist bileşimi düşüncenin tasavvufi temellerini oluşturan Simavnalı Şeyh Bedrettin, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana’yla birlikte, Orta Asya mitolojik kaynaklı Türk felsefesi, koca bir çınar benzeri,  Anadolu’da kökleşmiştir.

Türk kültürü çok derin bir şiir geleneğine dayanmaktadır. Ve bu geleneğin en önemli unsurunu insancı öz oluşturur. Cumhuriyet’le başlayan Anadolu Aydınlanması, insancı geleneği de güçlü bir yapıya kavuşturmuştur. Şiir alanında, Osmanlı’yla, Divan Şiiri’yle kökeninden, özünden koparılmış olan dilimiz, sözgelimi, Yunus Emre’deki yalınlığıyla yeniden buluşturulmuştur. Şu evrensel güçteki insancı dizeleri bugün de hayranlıkla okuruz: “Şu dünyada bir nesneye/ Yanar içim, göynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Göğ ekini biçmiş gibi”

Cumhuriyet’in yarattığı görece özgürleşmiş birey/yurttaş ilişkisi insancı koşulları da oluşturmuştur. Ve bu yeni durum Türk şiirine yansımakta gecikmemiştir. Büyük ölçüde, Tevfik Fikret’in uzun soluklu, güçlü önderliğinden; serbest dizeyle, insanlık adına, evrensel bir söyleyiş, çok yeni izlekler taşıyan şiirinden beslenen Cumhuriyet sonrası insancı şiirimizin en büyük yapıtlarını Nâzım Hikmet yaratır. Birer senfonik bütünlük içindeki hiçbir yapıtı yoktur ki, “büyük insanlık” korosunun güçlü sesini haykırmasın. Açların Gözbebekleri’nde şöyle yazar açların ağrısını: “Değil birkaç /değil beş on /otuz milyon                                            aç /bizim! /Onlar /bizim! /Biz /onların! /Dalgalar /denizin! /Deniz /dalgaların! /Değil birkaç /            değil be on /30.000.000 /30.000.000! /Açlar dizilmiş açlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /sıska cılız /eğri büğrü dallarıyla /eğri büğrü ağaçlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /açlar dizilmiş açlar!(…)” Aynı sesi sürdüren Kırk Kuşağı şairleri de, sosyalizm ülküsü etrafında, insancı bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Garip Şiiri yine konuşma diline yaslanan kurgusuyla Orhan Veli’nin, Melih Cevdet Anday’ın ve Oktay Rifat’ın insan sevgisiyle örülmüş şiirlerini duyurdu. Orhan Veli’nin kaybından sonra M.C. Anday ve Oktay Rifat Garip’ten farklı ve olağanüstü özgün, insanı hayran eden güzellikte şiir anlayışları geliştirerek Türk şiir tarihine kök saldılar. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın büyük veriminin ve büyük başarısının ana ekseni insancılıktır. Tepeden tırnağa özgür bir birey var şiirinde. Ölümünü düzenleyen; kendini baskılayan, istemediği ne varsa reddeden bir birey: “Hangi mahallede imam yok,/ Ben orada öleceğim./ Kimse görmesin ne kadar güzel,/ Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.// Ölüler namına, azade ve temiz,/ Meçhul denizlerde balık;/ Müslüman değil miyim, haşa,/ Fakat istemiyorum, kalabalık.// Beyaz kefenler giydirmesinler,/ Sızlamasın karanlığım havada./ Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,/ Ki bütün azalarım hülyada.// Hiçbir dua yerine getiremez,/ Benim kainatlardan uzaklığımı./ Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,/ Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…” Türk şiirinde bu soylu duruşun sözcüsü olan adlar; şiirimizin Puşkin, Rilke, Aragon, Lorca, Neruda, Mayakovski, Yesenin gibi dünya şairleriyle akrabalık kurmasını da sağlamışlardır.

Türkiye’de, 1990’dan önceki, ırkçı ve İslamcı referanslı kesim dışındaki hemen her şiir anlayışı insancılığı içerirken, söz konusu dönemle birlikte belirginleşen şiir anlayışında insancılık dışlanmıştır. 

 

Küresel koşullarda insancılık tasfiye ediliyor

Türk İnsancılığı gelenek anlamında Batı İnsancılığından farklıdır. Batı kültürünün çöküşüne tanık olduğumuz günümüzde, Türk kültüründeki insancı öz, Batı’ya da, insanlığın geleceğine de eklenen yepyeni bir halkayı oluşturabilir.(Sinanoğlu 1988:109) Açıkça görülmektedir ki, Batı merkezli değerler yine Batı’nın kendi elleriyle yok edilmiştir. Küreselleşmenin ve yeni dünya düzeninin sözde kültür programı olan postmodernizmin; her toplumun, her durumun, her coğrafyanın, kimliğin kendi doğruları, kendi değerleri safsatası, bütün gerilik biçimlerini meşrulaştırarak insanlığın evrensel değerlerini tahrip etmektedir.

Tıpkı tarihte olduğu gibi, insanlığı yaşanmakta olan bu karanlıktan çekip çıkaracak güç, yine edebiyattır, yine şiirdir.

 

KAYNAKLAR

Eliot, Thomas Stearns 1990 “Edebiyat Üzerine Düşünceler”, (Çev. S. Kantarcıoğlu), Kültür Bak. Yay.
Joubert, Jean Louis 1993 “Şiir Nedir?”, Öteki Yay. 
Said, Edward    1998 “Oryantalizm”, İrfan Yay.
Sinanoğlu, Suat 1988 “Türk Hümanizmi”, TTK Yay.
Thomson, George 1987 “Marksizm ve Şiir”, V Yay. 
Tolstoy, Lev Nikolayeviç 1996 “Sanat Nedir?”, (Çev. B. Dural), Şule Yay.
Uygur, Nermi 1985 “İnsan Açısından Edebiyat”, Remzi Kit.Yay.

 

Günay Güner

TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi

 

Yazın ve Felsefe Bağlamında İnsan Hakları Sorunu

Ağustos 18, 2008

 

 

“Telli turnam gökyüzünün gülüdür
Esip konducağın Bağdat elidir
Gözüm yaşı mahramalar çürütür
Varamazsan telli de turnam dön geri”
(Aşık Musa Aslan-Muzaffer Sarısözen)


Felsefe ve Yazın

Antik dönem düşününde sanatçı, mimesis kavramının da etkisiyle, “zanaatçı” olarak görülmüş, Platon’dan kaynaklanan bu yaklaşım yerini, aydınlanma hareketi koşullarında kişinin ve sanatçının yüceltilmesine bırakmıştır. Günümüzde felsefenin sanatçıyı, yazın insanını algılayışı ne yöndedir? Kapitalizmin gitgide vahşileşen koşullarında yazın da, yazın insanı da tecimsel nesne durumuna dönüştürülmüştür. Yazar (sanatçı), yapıt, okuyucu (izleyici), yayıncı ilişkileri kapitalist mantığa göre düzenlenmektedir artık. Söz konusu piyasa koşularının oluşmasında yazarın da rolü büyüktür. Çoğu zaman konumunu gönül rahatlığıyla benimsemekte, birtakım erdem dışı hesaplar için piyasanın gereklerini yerine getirmektedir. Elbette ki, bu durumda felsefenin gözünde yazın insanının yeri pek de saygın olmamaktadır.

Oysa yazın ve felsefe tarihte oldukça yoğun bir ilişki içinde olmuşlardır. Lucretius, Dante, Nietszche, Goethe, Hölderlin, Trakl, Dostoyevski, Camus, Sartre bu buluşmayı sağlamış yaratıcı kişiliklerin ilk akla gelenleridir. Bu gerçeklik nasıl bir gereksinimin sonucudur? Bu etkileşimin niteliği ve sonuçları bizi hangi olası sonuçlara ulaştırabilir? Bilinen bir doğrudur: Yazın düşünceyle yapılmaz! Sözcüklerin, tümcelerin imgeler, çağrışımlar yaratan gücüyle yapılır. Güzel olana ulaşma yollarından biri olarak İşin içinde sezgi vardır, yetenek vardır. Hatta kimileri yadsısa da, düşünce vardır.

Usun, düşüncenin yön vermediği bir eylemden olumlu ne sonuç çıkabilir ki, yazın gibi önemli bir alanda böyle bir şey olabilsin… Düşüncenin dışında kalan bir yazın çabası olsa olsa bir hezeyanın, bir sayıklamanın, bir esriklik durumunun sonucudur. Bu süreç ise hiçbir zaman sağlıklı bir yaratım eylemini barındırmaz. Böylesi bir yolla ortaya çıkan yapıtlar bir süre için dikkat çekse de, şaşırtıcı bulunsa da kalıcı olmaları zordur. 

Düşüncenin etkili olduğu bir yaratım süreci, sanat yapıtına insan-insan ilişkisini/çelişkisini de katacaktır. Çünkü düşünce etkinliği kişiyi bütünsel bir bakışa yöneltir. Düşünce aşamaları arasında ilişki kurar, bir dizge oluşturur. Tutarlı olmaya götürür. Kozmosu her yönüyle ve bütüncül bir bakışla algılama sorunu, sanat yapıtını da toplumsal bir dokuyla yaratmaya yöneltir.

Günümüz dünyası büyük bir sarsıntı yaşıyor. Kavramlar tarihsel bağlarından ve gerçek içeriklerinden koparıldılar. “Küreselleşen” yeryüzü kan ve ateş yumağı oldu. Artık hiçbir kıyımın, haksızlığın, vahşetin hesabı sorulamıyor. Emperyalizmin, hegemonyasını en uç noktaya kadar yayma yönündeki pervasız saldırılarının önüne bir türlü geçilemiyor. İnsanlık duyarlılıklarını, anlam bütünlüğünü, anlam sağlığını yitirdi. İnsanlık artık hiçbir şeye derinlikli bir tepki duymuyor; acımıyor, irkilmiyor, haykırmıyor, şaşırmıyor… Yeni dünya düzeniyle, onun medyasıyla, her tür beyin yıkama araçlarıyla, sonunda bunu da başardılar. Belki de imparatorluklarını büyütmenin koşullarını sağlamak içindi bütün bunlar: Engelsiz, muhalefetsiz, pürüzsüz… Önce beyinler büyük kötülüğe uygun duruma getirilmeliydi, getirildi. Yakın geçmişte Balkanlar’da, Afganistan’da, Filistin’de, Lübnan’da; bugün ise Irak’ta emperyalist katliamların sıradanlaşması, hiçbir tepkiyle karşılaşmadan sürdürülmesi başka nasıl açıklanabilir?

Bu bilinç tahribatının etkilerinin azaltılmasında en önemli görev sanata, yazına düşüyor gene. Güzelduyusal kaygıyı göz ardı etmeyecek, düşünsel ve toplumsal yanı ağır basacak, bunca kötülüğe karşın insanlığa özünü anımsatacak; yeniden irkilmesini, dehşet duymasını, ‘yeter artık’ diye haykırmasını, başkaları için endişelenmesini sağlayacak bir yazın.

Tarihte de benzer çöküş dönemleri yaşanmıştır. Örneğin, toprak düzeninin yerini kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerine bırakmaya başladığı dönem böyledir. Makineleşmeyle işsiz kalan kitleler kentlere akın etmiş; kadınıyla, çocuğuyla ucuz işgücü olmuş; yoksulluktan, besinsizlikten, kötü koşullarda sürekli çalışmaktan bitkin düşen bu yığınlar benzersiz acıların içine düşmüşlerdir. Kırsal ortamdaki dayanışma koşulları çözülmüş, insanlar bireyleşirken korkunç yalnızlaşmış, güven duygularını yitirmişlerdir. Tekil insan tedirginleşirken, çizdiği sınırlarla uluslaşan sermaye emperyalist paylaşım savaşlarına girişmiş, olan gene cephelere sürülen çaresiz yığınlara olmuştur. Ancak söz konusu süreç aynı zamanda insan hakları (İH) bilincinin; eşitsizliğe, baskıya, zorbalığa, sömürüye başkaldırı tininin doğup gelişmesine de yol açmıştır. Nietzsche’nin felsefesi de, şiir dilini kullandığı “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı başyapıtı da bu koşulların sonucudur.

Yazının evrensel insanlık durumlarına sahip çıkışı oldukça eskidir. Homeros’tan, Aristophanes’ten başlayarak; savaşın kötülüklerini, hangi sınıfların çıkarına olduğunu, yarattığı sonsuz acıları yazmak görevini üstlenmiştir. Puşkin, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, E. M. Remarque, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, Gunter Grass, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu  gibi erdemli, soylu yazın insanları, insanlığın belleğini oluşturan yapıtlarla savaşı işlemiş, toplumları bekleyen tehlikelere karşı duyarlılığı geliştirmeye çalışmışlardır. Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo Sefiller’in başında: “Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu; insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” diye yazar.

Kötülüğü izlek seçen Comte de Lautréamont, Charles Baudelaire, Marquis de Sade gibi yazarlar, dönemlerinde toplumların, içine çekildikleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, acımasızlıklara ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna tepkilerini yapıtlarıyla kalıcılaştırmışlardır. Tiksinti uyandıran şiddet metinlerini yazmalarındaki başat amaç budur.

Elbette ki yapılmak istenen şey, meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır. Yazın özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin yarattığı korkunç tablonun açığa çıkmasıyla İH düşüncesi büyük güç kazandı. Avrupa’da; ABD’nin Marshall Planı’yla ve gizli yollarla uyguladığı engelleme yöntemlerine karşın toplumcu olmasa bile sosyal demokrat partiler iktidar oldular. ABD, özellikle bu dönemden başlayarak, CIA merkezli operasyonlarla, diğer ülkelerdeki kültürel yaşamı kendi kapitalist dünyasının gereklerine göre düzenleme planlarını yoğunlaştırmış; belirtilen amaca yönelik olarak, doğrudan ya da dolaylı yollarla kitaplar bastırmış, konferanslar düzenletmiş, toplumcu sanat anlayışını dışlatmaya çalışmıştır. (Saunders, 2004) Yeni yönetimler Batı’ya yeniden entelektüel ve ekonomik özgüven kazandırmış; toparlanan entelektüel birikim ve SSCB’nin moral etkisinde gelişen savaş karşıtı, sınıfsal ve antiemperyalist değerler 1968 hareketiyle ve 1970’li yıllardaki mücadelelerle önemli bir deneyim oluşturmuştur.

Belirtilen süreçte etkili olan varoluşçuluk akımı doğrultusunda başarılı yazın yapıtlarının ortaya çıkması rastlantı değildir. Örneğin J. P. Sartre’in “Hürriyetin Yolları”, Camus’nun “Yabancı”si, “Başkaldıran İnsan”ı düşüncenin yazını ulaştırdığı doruk durumlardandır. 

 

Küreselleşme ve İnsan Hakları

 

Küreselleşmeyle insan haklarının birbirine ne kadar zıt kavramlar olduğu somut biçimde yaşananlarla ortaya çıkmıştır.

1990’lardan başlayarak Doğu Bloğu’nun çökmesi, yeryüzünde, küreselleşme (globalizm) diye bilinen büyük savruluşa yol açtı. Artık dengelerin ortadan kalktığı, tek kutuplu dünyanın tek gücü ABD’nin imparatorluk emellerini gerçekleştirmek için enerji bölgelerinde kurmaya çalıştığı hegemonya belirleyici oldu.

Son yirmi yıldan bu yana insanlığın, başta bilinç yapısı olmak üzere, bütünlüğünü oluşturan değerler dizisi, küreselleşme (globalizm) olgusuyla birlikte büyük bir etki ve yönlendirme altında bulunmaktadır Küreselleşme dünyayı, uzaydan bakıyormuşçasına bir bütün olarak algılamayı ifade ettiği kadar, o bütüne egemen olmayı da ifade etmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılışı, denge durumunu ortadan kaldırmasıyla son küreselleşme atağını da kolaylaştırmıştır. Tarihte başka küreselleşme dalgaları belirlemek de olanaklı. Tarım Devrimi, Endüstri Devrimi, Bilişim Devrimi dönemlerinin belirgin kırılma dönemleri olduğu söylenebilir.

Günümüzde küreselleşme bilgi toplumu, iletişim-bilişim devrimi gibi kavramlarla birlikte düşünülmektedir. Gerçekten de teknolojik ilerleme olağanüstü bir ivme kazanmış, bilgisayar yaygınlaşmış, yerküre bilişim ağıyla birbirine bağlanmıştır. Ancak açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, sağlık gibi insanlığın “küresel” ve yaşamsal sorunlarında, tanık olunan teknolojik gelişmeyle orantılı bir iyileşme sağlanamamıştır. Aksine üretim faktörlerinden emek serbest dolaşım yeteneğinden yoksunken, sermayenin tam bir serbestlik içinde ve bilişim ortamındaki büyük hızla hareket ediyor olması spekülatif amaçlı sermaye işlemlerini de etkinleştirmiş, bu durum ise belirtilen evrensel sorunların çözümü önünde yeni engeller oluşturmuştur.

Tarihteki küreselleşme dönemlerini tasniflendirme hangi yönde yapılırsa yapılsın, beliren ortak nokta makro ölçekteki söz konusu yönlendirmelerin emperyalist ve dolayısıyla hegemonya amaçlı olmalarıdır. Ekonomik, Jeopolitik, teknolojik yönleriyle bir bütün olan küreselleşme programının başlıca özelliği, ulus-devletleri ve parlamenter yapılarının karar alma yeteneklerini zayıflatması, yurttaşların refahına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanır duruma sokmasıdır. Nalan Yetim’e göre: “özellikle kültürel boyuttaki çözümlemelerde modern/geleneksel ayrımına dayanan ulus ölçekli toplumsal yapılanma anlayışı terkedilmekte, ulus-ötesi aktörlerle, mikro ölçekli yerel oluşumlar arasındaki ilişkilenmeyi güçlendiren yeni örgütlenmeler, insani gelişme anlayışları hâkim olmaya başlamaktadır.” (Yetim, 2002:132)

2. Dünya Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansıyla oluşturulan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) (sonradan Dünya Ticaret Örgütü olarak değişti) başlıca ulus-ötesi ekonomik aktörlerdir. 1980’lerden başlayarak liberal söylemlerini küresel ölçekte etkinleştiren bu kurumların temel argümanları, özellikle ilişkide oldukları gelişmekte olan ülkelere yönelik olarak; piyasanın tam serbestîsi ilkesine dayanır. Buna göre, gelişmekte olan ekonomilerin en önemli sorunlarından olan enflasyonun başlıca nedeni, kamu harcamalarından kaynaklanan ve sürekli hale gelen bütçe açıklarıdır. Dolayısıyla talep tamamen baskı altına alınmalı, ücretler, sosyal harcamalar sınırlandırılmalı, piyasalara müdahale edilmemeli, destekler kaldırılmalı, kamu yatırımları durdurulmalıdır.

Bu ekonomik yaklaşım özelikle 1990’lı yıllarda, kamu girişimciliğinin tasfiyesi ve özelleştirme programına dönüşmüştür. İşletmelerin mülkiyet biçimi ile o işletmelerin etkinlikleri, verimlilikleri arasında ilişki olduğu iddia edilmiştir. Diğer deyişle, bir işletme, sahibi devlet ise verimsiz, özel kesim ise verimli olur biçimindeki anlayış, tüm medya olanakları da kullanılarak, tartışılmaz ve seçeneksiz bir doğru biçiminde sunulmuştur. (Oysa böyle bir iddiayı haklı çıkaracak hiçbir bilimsel dayanak, nesnel ilişki saptanamamıştır.)

Küreselleşmenin azgelişmiş ülkeler üzerindeki en belirgin sonuçlarından biri yönlendirilmemiş sermaye hareketlerinin, finans piyasaların, kontrol dışı piyasa güçlerinin etkin olmasıdır. Sermaye hareketlerinin tamamıyla reel ekonomiden kopmaktadır. Bu ortamda Merkez Bankası bağımsız bir politika (para, faiz ve döviz kuru) izleyememekte, bu şekildeki dönemsel büyüme cari işlemler ve dış ticaret açığını artırmakta, bir yandan da yurt içi faizlerin yüksek olmasına yol açmaktadır.   Bu koşullara giren ulusal ekonomi çok kırılgan, çok savunmasız bir yapıya dönüşmektedir. Ulusal ekonomiler ucuz döviz kuru, yani reel olarak aşırı değerli ulusal para ve yüksek faiz cenderesine tıkanıp kalmış durumda oluyorlar. Çünkü faizlerdeki olası bir indirim yurt dışına sermaye kaçışına yol açmaktadır. Bu da krizin bir ön koşulunu yaratıyor. Öbür yanda, sıcak para girişleri, ithalatı, ithalata dayalı lüks tüketimi, dolayısıyla dış ticaret açığını yükseltmektedir. Dış ticaret açığının büyümesiyle beraber ortaya çıkan güvensizlik ortamı sermaye hareketlerinin yeniden eksi yöne dönmesine neden olmaktadır.

Küreselleşme süreci aynı zamanda, merkez ülkelerde birçok sektörde önemli düzeyde yaşanan fazla üretim sorunuyla da örtüşmektedir. Başta teknolojik gelişmelerin ve içyapılardaki desteklerin yarattığı aşırı üretim sorunu çokuluslu sermayeyi yeni coğrafyalara, yeni pazarlara engelsiz olarak girmeye yöneltmektedir. Bu zorunluluk ise hedef ülke pazarlarındaki üretimin tasfiyesi sonucunu doğurmaktadır.

Küreselleşme yine dünya ölçeğinde çevre sorunlarına, genlerine müdahale edilmiş, insan sağlığına zararlı tarımsal ürünlerin yaygınlaşmasına, gen teknolojili tohumların ve biyoteknolojik hayvan yemlerinin üretimine ve satışına (ki burada “deli dana “ hastalığı akla geliyor), tarım alanında tekelleşmeye yol açmaktadır.

Ulus-devletler üzerindeki yeni dünya düzeni kaynaklı baskılar bu devletlerin sosyal harcamalarını engelleyerek; gıda, sağlık, eğitim gibi en temel İH’nın ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Bugün tahıl üretimindeki artışa karşın, açlık hala büyük sorundur. Sağlığın ve eğitimin paralı duruma getirilmesiyle, bu alanlar kar olgusuyla ilişkilendirilmiş; yoksulların bu hizmetlere ulaşması güçleşmiştir. Sendikal haklar ve iş koşulları ise 1970’li yılların çok gerisine düşürülmüştür.

Oysa küreselleşme ideologları ulus-devletlere bakışlarını insan haklarına (İH) dayandırmaktadırlar. Buna göre söz konusu devletler tekilci yapılarıyla, nüfuz alanları içindeki (etnik, dinsel, mezhepsel, tarikatsal) alt kültürler / kimlikler üzerinde totaliter baskılar kurmuş, bunlara kendilerini ifade etme olanağı tanımamışlardır. Modernizmin pozitivist yapısı, sahip olduğu ilerleme düşüncesiyle böyle bir değerler dizisinin (paradigma) kurulmasına neden olmuştur. Dolayısıyla alt kültürlerin/kimliklerin özgürleştirilmeleri gerekmektedir ki, aynı zamanda bu bir İH sorunudur. Artık dünya üzerinde “İH” sorunları ulusal sınırlar içinde kalamaz. İH’nın herhangi bir şekilde ihlali hangi bölgede olursa olsun müdahale nedenidir. Ulus-devletler bu kurallara uymakla yükümlüdürler, bağlıdırlar.

İlk bakışta olumluymuş gibi görünen bu anlayışın jeopolitik olarak da art anlamlar içerdiği ve (moda değişle) farklı okumalar gerektirdiği çok sürmeden anlaşılmıştır. Azgelişmiş ülkelerdeki demokrasi ve İH sorunlarının kökeninde soğuk savaş dönemindeki müdahalelerin olması bir yana, tek kutuplu dönemde de doğrudan yönlendirmeler belirtilen sorunların temel nedenini oluşturmuştur. ABD’nin hegemonya stratejileri önünde ana engel sayılan ulus-devletlerin uniter yapıları çok kültürlülük/kimliklilik, özgürlük, demokrasi, insan hakları, sivil toplumculuk maskesi altında dağıtılarak, özellikle jeopolitik politikaların uygulanmasına tamamen elverişli güçsüz bölgeler yaratılmak istenmiştir. (Yoksa emperyalizmin büyük bir görev aşkıyla dünyanın her yerine demokrasi, özgürlük, İH götürmek isteyeceğine hangi sağduyulu ve dürüst düşünce sahibi inanır, böyle bir şey nerede görülmüş!) İstençleri ellerinden alınmış devletler yayılma stratejileri yönünde çatışmalara da sürülebileceklerdir.

Uniter yapıları çözülme sürecine sokulan devletler aynı zamanda neo-liberal politikalarında uygulanmasıyla, sosyal niteliklerini de yitirmiş; hoşnutsuzlukları ve istikrarsızlaştırma çabalarını önlemek için içeride daha baskıcı rejimlere dönüşmüş, İH açısından da varolan olumsuz koşullar daha da ağırlaşmıştır.  (Kuçuradi, 2004)

Öte yandan ulus-devletlerin dayandığı bireyin yurttaş kimliği tahrip edilerek, bunun yerine cemaat kimliğinin konmasıyla; hiçbir şekilde demokrasi ve hoşgörü geleneğine, dolayısıyla İH bilincine sahip olmayan tarikat, etnik yapı, aşiret, kabile gibi tanımlamalar yapay bir biçimde geçerli kılınmaya çalışılmış, sanayi toplumu öncesi geri ilişki biçimleri beslenip, güçlendirilmiştir. Bu sürecin en önemli sonucu ise parlamentoların gericileşmesidir.

İH’na verilen yeni içerikle bireylerin değil, cemaatlerin haklarından söz edilmekte, özgürlükler “kimlik“ ifadesine indirgenmektedir.

Bu yaklaşımda grup (cemaat) değerlerinin bireye (kişiye) karşı oluşu, birey özgürlüğünü, yaşam alanlarını yok edici niteliği önemsiz sayılmaktadır. Oysa tam da bu nedenle İH’nın asıl konusunu bireysel haklar oluşturmuştur. Felsefenin konuya bilimsel bakışı da bu yöndedir. (Kuçuradi 2004) Bilimsel yaklaşımlara karşın küreselleşme ideolojisinin yarattığı kavram karmaşasının boyutları çok geniştir ve bu listenin başlarında da İH gelmektedir. Serbest piyasa, özel girişimcilik, dinsel ve etnik kimlik, hatta küreselleşmecilik İH’nın konusu olarak algılatılmaya çalışılmaktadır.

Küreselleşme ile İH arasında koşutluk kurmak için hiçbir ussal neden olmadığı gibi, son tsunami felaketiyle insanlığın olumlu anlamıyla zerre kadar bile “küreselleşemediği”, bir kez daha, açıkça görülmüştür. Elde edilen bilginin azgelişmiş uluslarla paylaşılmadığı gerçeğinin bundan büyük ve bundan acı bir kanıtı olamaz. Dev dalgaların doğacağı bildirilmediği gibi, ilk dalgaların vurarak felaketin başlamasından sonra da, önemli zaman aralıklarıyla gelişmesine karşın sıradaki ülkelere bildirilme gereksinimi duyulmamıştır. Bu durum “uygar Batı”nın Doğu insanına bakışının da, onları insan saymamasının da anlatımıdır. Gitgide artan ölü sayısıyla, yayılan salgın hastalıklarla, kimsesi kalmamış, kaçırılan, saldırıya uğrayan güzelim çocuklarla, kadınlarla, evsiz barksız kitlelerle; felaket bölgelerinde büyük bir acı yaşanmıştır.

Gelişmiş ülkeler yardım yapmak konusunda ilgisiz kalmışlar, ABD ise isteksizlikten de öte, soruna askeri yöntemlerle yaklaşmış, felaketi de kullanarak hegemonyasını yayma çabasını sürdürmüştür. 

Ardından ABD’de, New Orleans’ta yaşanan Katrina kasırgası felaketinde önceden bilinmesine karşın; sosyal harcamalar kapitalizmin ve küreselleşmenin mantığına uymadığından olsa gerek, önlem alınmamış, bölgedeki siyah nüfus desteksiz bırakılmıştır.

Küreselleşme öylesine büyük bir aldatmaca ki, İH’nı kullanırken tam tersine gelişmelere de neden olabilmektedir. Dünyanın en büyük silah üreticisi ve tabi ki satıcısı ülkeler İH komiserliğine soyunmaktalar. Kendi toplumunun azınlığına mensup kadınları hadım eden “gelişmiş” ülke hiçbir uluslararası adalet kuruluşunun sorgusuna konu olmuyor. 1970′lerde, tüm işkenceci hükümetlere işkence aleti satan sadece 2 ABD firması olmasına karşın, 2002’de 22 ülkede işkence aletleri satan 150 firmanın çalışıyor olması, (ki bunların 80’i ABD firmasıdır), yasalara aykırı olduğu halde, işkence aleti satın alan ülkeler içinde, İsveç ve İsviçre’nin de yer alması, küreselleşmenin, yeni dünya düzeninin getirdiklerini iyi kavramak açısından;  çok ilginç ve anlamlıdır. (Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002) Demokrasi önderi geçinen gelişmiş ülkelerin, işkence aletlerini nerelerde kullandıklarını sormak gerekmez mi?

ABD’nin dünyayı, insanlığın onurunu hiçe sayarak Guantanamo askeri üssünde, Irak’ta, CIA uçaklarının tüm dünyadan topladığı insanların konulduğu gizli cezaevlerinde sürdürdüğü işkenceler gizlenme gereği bile duyulmayan açık İH ihlalleridir.

İstanbul’da gerçekleştirilen son “Dünya Felsefe Kongresi” kuramsal tartışmalardan çok, felsefecilerin, hegemonyacı güçlerce insanlığa yaşatılan acılar karşısında, Marks’ın belirttiği gibi, “dünyayı nasıl değiştirmeli” sorusuna yanıt arama çabalarına sahne oldu.

İH önemli ölçüde Batı kaynaklıdır. Kazanımların elde edilmesinde usçu hareketin temeli olan aydınlanma devriminin önemi açıktır. Buna kuşku yok. İH Batı’da uzun bir zamana yayılan sınıf savaşımlarının; kadınıyla, çocuğuyla kitlelerin ödediği büyük bedeller karşılığında kazanılmış,  sömürgeciliğin ve emperyalizmin merkez ülkelere sağladığı varsıllıkla da sürdürülebilmiştir. Dolayısıyla da İH aynı zamanda evrenseldir. (Galtung, 1998) İH Doğu’da gelişseydi Batı’nın yoksun bırakılması düşünülebilir miydi? Ancak çağımızda “uygarlıklar çatışması”, “demokrasi götürmek”, “yeni haçlı seferi” gibi anlatımlarla İH’nın tüm insanlar için ve her zaman istenmediği, üstü kapalı biçimde belirtilmektedir. Yaratılan 11 Eylül gerekçesinin ardında, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizminin güç artırımı hedefleri vardır. Kullanılan “küresel terör” sürekli eşitsizlik, haksızlık ve gerilik üreten koşullardan beslenmektedir ki, gene bunun da kaynağı serbest piyasa, özelleştirme, kamunun tasfiyesi söylemlerinin üretildiği uluslararası tekelci kapitalist dünyadır.

İH hiçbir zaman geriye gidişin alanı olamaz. Öz olarak ilericidir, özgürleştiricidir. İH gerici ilişkiler üretemez. Cemaate, kan bağına dayalı yapıların baskısı altında kadının eşitsiz konumunun pekiştirildiği, bireyin köleleştirildiği totaliter iktidar planları birer İH konusu olarak öne sürülemez.

Ne ki, Türkiye “ılımlı” çikolatası sürülmüş İslamlaştırma programının uygulama alanıdır. Bu program BOP’un doğrudan bir parçasıdır. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı v.d. aydın cinayetlerinin; hatta Sivas ve Gazi katliamlarının, Türkiye’nin Kemalist, dolayısıyla laik yapısını güçsüzleştirme, çöküşünü sağlama; başta parlamentosu olmak üzere Cumhuriyet’in kurumlarını gericileştirme süreciyle ilgisi açıktır. Irak’ı dize getirmek için sürekli katliam yapan, sivillerin üzerine bomba yağdıran, yüz binleri öldürmekten çekinmeyen güç; Türkiye’yi de aynı proje kapsamında İslam devleti yapmaya çalışmaktadır. AKP iktidarı ise hedefin ortak olduğu; başkanlık sistemine geçiş amacıyla dış desteği sürdürülmesi gerektiği hesabını yaparak, dinselleştirme ve İslamlaştırma programını uygulamakta, hatta büyük artış gösteren bu yöndeki misyonerlik çalışmalarına da göz yummaktadır. Günümüzdeki yöneticiler 16. yüzyıldaki kimi yöneticilerin bile gerisindedirler. (Timuroğlu, 2002) Fetva yönetimi bütün yetkileri yerel yönetimlere veren yasal ve yönetsel düzenlemelerle ulus devletin dayanaklarını zayıflatmayı amaçlamaktadır.

Ortadoğu adı altında sürdürülen Balkanizasyon projesine karşı koyabilmek çokkimliklilik, sivil toplumculuk, çokkültürlülük gibi tuzakları bir an önce terk ederek, anlamlı muhalefet seçeneği olan sınıfsal ortaklıkta birleşmekle olanaklıdır. Ancak bu yolla parlamentonun yapısı değiştirilebilirse, demokratik haklar da geliştirilebilir.

Türkiye ve çevresi bir bütündür. Bağımsızlıkçı ve laik kazanımları dış destekle zayıflatmaktan medet umanlar, Troya atları olmayı kendilerine görev bilenler tarih ve gelecek önünde sorumludurlar. Bu coğrafya her zamankinden daha fazla bütünleşmiştir. Türkiye’de bu rolü benimsemek, Irak’a bomba yağdıranlarla birlik olmak demektir.

KAYNAKLAR
Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002; www.tihak.org.tr
GALTUNG, Johan. 1998 “İnsan Hakları”, Metis Yay.
KUÇURADİ, İoanna       2004 “Felsefe ve İnsan Hakları”, TÜBA Yay.
SAUNDERS, Frances Stonor 2004 “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş”, Doğan Kit.
TİMUROĞLU, Vecihi 2002 “Laikliğin Türk Toplumunda Tarihsel Gelişimi Üzerine Bir Deneme”, “Laiklik Dinin Siyasallaşması ve Şiddet “ içinde, TİHAK Yay.
YETİM, Nalan. 2002 “Küresel Üretim Yapılanmasına Kültürel Yanıtlar” Doğu Batı derg., S.18

Günay Güner
TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi

 

 

 

 

Sanık George Walker Bush’un İddianamesi

Ağustos 8, 2008

 

Davacı : Irak Halkı adına, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK)

Sanıklar : 1. George Walker Bush, ABD Başkanı
2. Dick Cheney, ABD Başkan Yardımcısı
3. Donald Rumsfield, ABD eski Savunma Bakanı
4. John Powell, ABD eski Genel Kurmay Başkanı, eski Dışişleri Bakanı
5. Condeeliza Rice, ABD dış İşleri Başkanı
6. Tony Blair, İngiltere eski Başbakanı
7. CIA ve Pentagon yetkilileri
8. Irak’taki işbirlikçiler, Celal Talabani, Mesut Barzani, Ayetullah Sistani..

Suç : İnsanlık suçu.
a) Bağımsız ve özgür Irak Devletinin istila edilerek Büyük Ortadoğu Projesi doğrultsunda meşru yönetimin devrilmesi,
b) Toplu katliam,
c) İnsanlık dışı toplu işkence,
d) Irak’ın aşiret ve mezhepler arasında parçalanarak, toprak zenginliklerinin yağmalanması, yokedilmesi,
e) Irak’ın meşru yöneticilerinin uluslarası hukuk kuralları. ve gelenek ve moral değerleri çiğnenerek düzmece mahkemelerde yargılandıktan sonra, utanç verici bir biçimde öldürülmeleri,
f) 2 milyon Irak’lının öldürülmesi, 3 milyon Irak’lının göçe zorlanması
g) Irza tecavüz, sivil halka baskı ve zorbalık.

Suç Tarihi : Ekim 2001 tarihinden buyana sürmektedir.

“Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar.Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”

Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicelerinden büyük alkış aldığı konuşma.

Irak’ın Suriye sınırına yakın bir bölgede bir aşiret düğününe yapılan füze saldırısında gelin, damat, saz heyetiyle birlikte kırk kişi öldü.
Gazeteler

Irak’ta bulunan Blackwater şirketinin paralı askerleri, 18 sivili öldürdü. Uzun zamandan beri bölgede faaliytte bulunan şirketin sorumlularını kimse yargılayamıyor.
Gazeteler

Irzına geçtiği 14 yaşındakı kız çocuğunu, anasını ve babasını öldüren ABD’li er suçunu itiraf etti. Gazeteler

İnsanlar biri için ağlar. Ya ben hangisine ağlayayım!”

Gebe anasını, babasını, 3, 6, 10 yaşındaki üç kız kardeşini, 12 yaşındaki erkek kardeşini ve amcasını yitiren iki kolu kopmuş Ali İsmail Abbas’ın, yanık gödesini kucaklayan halası Aliye. (Guardian Gazetesi)

“Niçin savaş var?”
“Bush nasıl bir şey?”
“Bush bize kızdı mı?”
“Bush’un uçakları silahları var mı?”

4 yaşındaki Amr’ın annesi Mıyase Abdul Hamid’e soruları. (Guardian Gazetesi)

Les­ley Stahl: “Irak’ta ya­rım mil­yon ço­cu­ğun öl­dü­ğü­nü duy­duk. Ya­ni Hi­ro­şi­ma’da ölen ço­cuk­la­rın sa­yı sın­dan da­ha çok. Bun­la­rı bi­li­yor­su­nuz. Değ­di mi bu­na?”

Ma­de­lin Alb­right (ABD Dı­şiş­le­ri Ba­ka­nı): “Bi­li­yo­rum bu çok zor bir se­çim. Ama biz doğ­ru ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­ruz.”
(CBS Ha­ber­ler, 1996)

“Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanırsa, tarihi biter.”
Irak’lı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed

11 Eylülün ertesinde Bush, “yap­tıklarımızdan değil, kimliğimizden ötürü bize saldırıyorlar” diyordu. Kongrede “Bize niçin saldırıyorlar?” sorusunu yine kendisi “özgürlük düş­manlarının” “uygarlığı” tehdit ettiğini söylüyor, “çünkü biz ilerlemeye, ço­ğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz” diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada “uygarlığı savunmak için, savaşmak gerektiğini” vurguluyor, “yürüttüğümüz poli­tikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşu­muzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız” diyordu.

“Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.” sloganı ile işe başlıyordu Bush.

Bush elindeki “akıllı bombalarla” “ada­let” dağıtmaya kararlıydı.

Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.

Böyle diyordu da, ne böbrek has­tası Usame bin Ladin’i adalet önüne getirebildi, ne de adaleti Afgan mağa­ralarına taşıyabildi. Oysa, bin La­din adalet önüne getirilmiş olsaydı, kimbilir, Bush ve ekibinin hangi kirli çamaşırları ortaya dökülecekti!

Bush “adaletini”, dev B-52 uçakla­rıyla, ya da binlerce kilometre uzaktaki füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gö­zetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.

Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üs­süne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. O günden bu yana işkence­den geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarıl­madılar.

Guantanamo kampında uygu­lamalı eğitimini tamamlayan işkence­ciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon ar­şivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki iş­kence uzmanlarınca hazırlanmış yön­tem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.

Birinci Körfez Savaşı’nda tes­lim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl topra­ğına gömmüşlerdi. (Ziauddin Sardar-Merrly Wyn Davies, Whay Do People Hate America?, s. 113.

Irak’a saldırısını haklı göster­mek için Bush, Eylül 2002′de BM’de Irak’ın “çok tehlikeli kitle imha si­lah­ları olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu” yalanını söylüyordu. Bu­nunla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırı­sının lideri olduğu söylenen Muham­met Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına kar­şın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.

Aslında Bush ve ekibi, bu sa­vaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuo­yunu aldatmak için, emekli su­baylar, emekli elçiler, dış politika uz­manların­dan oluşan büyük bir propa­ganda or­dusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgi­lendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tari­hin kay­dettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muha­liflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların ke­miklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfke­lendiği insanları aslanla­rın önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, ken­dini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak “kurtarıcılarını” bekliyordu.

Bush savaşa başlama emrini verir­ken, Irak halkına olduğu ka­dar, Irak’ın “büyük uyğarlığına” da saygılı ola­caklarını vadetmişti. Oysa daha sava­şın ilk gününde, tarihin en eski kentle­rinden biri olan Bağdat acıma­sızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizas­yon sistemleri yokedildi.

Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tankla­rına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikapla­rına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD asker­leri Bağ­dat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanı­yordu.

Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tüttü­rür­ken, hamile annesini, babasını, er­kek kardeşini, 3, 6, 10 yaşlarında üç kız kardeşini ve amcasını kaybeden 12 yaşındaki Ali İsmail Abbas, kopmuş iki kolu ve yanık gövdesiyle dehşet içerisinde TV kameralarına bakı­yordu. Ali İsmail’in halası ise, öldürü­len yakınlarının cesetlerine kapanarak, “Herkes birine ağlıyor, ya ben hangi­sine ağlayayım!” diye ağıt yakacaktı.

Hastahaneler ölü ve yaralılarla dolmuştu. Doktorlar çaresizlik içeri­sindeydi. Dr. Hüseyin, çaresizliğini, öfkesini, “Bunları yapan Amerikan askerlerini görmek istiyorum. Bunlar­dan birini kendi ellerimle öldür­mek istiyorum.” diye ifade ediyordu. (The War We Could Not Stop, s.107.)

Ülke, yağmacıların, hırsızların, iş­birlikçilerin ellerine bırakılmıştı. İşgal­ciler halkı yağmaya teşvik edi­yordu. Her şey talan ediliyordu. Ulusal müze, ulusal kütüphane tiyatro, mer­kez ban­kası, bakanlıklar, resmi daire­ler, hasta­neler yağmalandı. Yağmacıla­rın yakı­nına bile yaklaşamadıkları bir tek yer vardı; Irak Petrol Bakanlığı. Bağdat’ın merkezindeki Al-Kundi hastanesinin elektrik ampulleri, kablo­ları, tıbbi ci­hazları, ya­takları, karyola­ları bile yağ­malandı. Bağdat müzesin­den 7 bin yıllık eserler dahil, 50 bin tarihi eser çalındı. Sümerler’den kalan beş bin beş yüz yıllık altın heykel, Uruk’tan kalma kadın başı heykeli, pek çok al­tın, bilezik, küpe koleksi­yonları yağ­malandı. Bağdat işgalinin üçüncü günü, Musul müzesi yokedildi. Kral Saknotrok II’nin 2000 yıllık hey­keli de dahil, pek çok eser birkaç da­kika içeri­sinde yokoldu. Iraklı arkeo­log Raid Abdul Ridar Muhammed bu talanı şöyle yorumlayacaktı: “Bir ül­kenin kimliği, değeri ve uygarlığı tari­hinde saklıdır. Eğer bir ülkenin uygar­lığı yağmalanıyorsa tarihi biter. Bizde olan budur.

Bu barbarlığın amacı da Irak’ın ta­rihini bitirmekti. Olanları İngiliz Savunma Ba­kanı “halkın rejimden mallarını kur­tarması” olarak yorumluyor, Rumsfeld ise sırı­tarak “Iraklılar zenginliği yeni­den paylaşıyor” diyordu. Iraklı Rassan Hasan ise, Guardian muhabi­rine “Saddam bizi uçaklarla vurmadı. Ço­cuklarımızı bombalarla katletmedi. Okullarımızın kapılarını ka­pamadı.” diyecekti.

Bütün bu olup bitenler, dünya­nın gözünden saklanmaya çalışıldı. Ha­berler işgal komutanlığının sansü­rün­den geçiyordu. Penta­gon’un tescilli gazetecilerinin dışında kalan gazeteciler ise her an işgalcilerin ateşiyle öldürülmek paha­sına, yürek dağlayan görünümleri güç­lükle mer­kezlerine iletebiliyorlardı.

Tarafsızlığı ve güvenirliği ile ünlü El Cezire televizyonunu sustur­mak için Katar hükümetine büyük baskılar yapıldı. Baskılar sonuç ver­meyince, yoğun bir karalama kampan­yası başla­tıldı. Bu da sökmeyince, Ka­bil’deki büroları havaya uçuruldu. Bağdat’taki otel odaları dünyanın gözleri önünde bombalandı. Bir mu­habirle bir fotoğ­rafçı öldürüldü. Bun­ların en büyük günahları, esir düşen iki ABD askerinin görüntüle­rini yayınla­maktı. Bu esirle­rin korkulu görünüm­lerini yayınlamak “insan haklarının ihlali” idi. İşgal güçle­rinin kayıplarının cesetleri büyük bir gizlilik içinde ül­kelerine gönderili­yordu.

Bir evde kıstırılan Saddam’ın oğulları ile 15 yaşındaki torunu, sağ olarak ele geçirilmeleri olanaklı iken, param parça edilmiş, Uday ve Kusay’ın cesetleri biraya getirilip di­kilerek, günlerce ABDgücünün ifadesi olarak dünya medyasında gösteril­mişti. İnsan onurunu aşağılayan dav­ranışlarla Saddam’ın sakalında, sa­çında tiksintiyle bit arayan askerlerin görüntüleri, zafer sevinçleriyle TV ekranlarında defalarca gösterile­cekti.

Bu nedenle, sıradan Amerikan yurttaşı, dış dünyada olup bitenlerden haberdar değildir. Irak işgalinden dört ay sonra, 18-24 yaş arasındaki yedi Amerikalıdan biri, Irak’ın haritadaki yerini bilebiliyordu. (Newsweek, 25 Ağustos 2003.)

Ama Irak’ta olanlar, insanın kanını donduracak kadar çarpıcı sah­nelerle doluydu. Medyada çok az bir bölümü gösterilen o tiksinç resim ve kasetlerin binlercesi saldırı yöntemleri­nin somut belgeleri olarak Pentagon mahzenle­rinde arşivleniyordu. Bu ar­şivlerde ırzına geçilen kadınların, bir­birleriyle zorla ilişkiye sokulan çocuk­ların gö­rüntüleri, domuz eti yedirilen, islama küfür etmeye zorlanan resimler, ka­setler vardı. Bu kin ve nefretle Afga­nistan’da, Irak’ta sivil halk üze­rine herbiri 700-800 bombadan oluşan “misket bombalar” atılıyor, kadın ço­cuk demeden binlerce masumun kav­rulmuş, parçalanmış cesetleri arasında 12 yaşındaki Iraklı çocuğun, kopan kolunu bulmaları için yalvarışına Batılı haberciler tanık oluyordu.

Bu barbarlıkları dünya ka­muoyunun gözlerinden giz­lemeyi ba­şaramadılar. Abu Garip ha­pishane­sinde yapılanlar, orada görevli as­kerler tarafından basına sızdırıldı. Bush yö­netiminin “utanç verici”, “tik­sindirici” dediği bu sahneler, hiç de yeni değildi. Bu uygulamalar, ABD’de 11 Eylül sonrası tutuklananlara, Guantanomo üssüne kapatılanlara, Afganistan ha­pishanelerindekilere de uygulanıyordu. Onları öfkelendiren, olanlar değil, olanların dışarıya sızdı­rılmasıydı. Çünkü uygulamalar Penta­gonun bilgisi ve belirlenmiş olan yön­temler doğrul­tusunda yapı­lıyordu. O nedenle altında imzası olduğu halde, 1949 Cenevre sözleşmesi açıkça çiğ­neniyordu. Rumsfeld, Cenevre söz­leşmesinin es­kidiğini, geçerliliğinin kalmadığını söylüyordu. Bush “terö­rizme karşı savaşın yeni bir tür savaş” olduğunu öne sürüyordu. Bush’un hukuk danış­manı “yeni savaşın niteliği gereği” ya­kalanan teröristler ve onla­rın destek­çilerinden acil bilgi almak için Cenevre sözleşmesinin katı kural­larının eskimiş olduğu görüşünü Bush’a bildirmişti. (Newsweek May 24, 2004.)

Bu nedenle ABD, Amerikalıların uluslararası mahkemelerde yargılan­masını kabul etmemişti. Bu ne­denle, ABD askerlerinin “savaş suçlusu” sayılmayacağını dayatmışlardı. Ulusla­rarası hukuk, insan hakları, ABD için geçerli değildi: “Biz” ve “ötekiler” vardı. “Bizler”, yani Ameri­kalılar için hukuk ayrıdır, “öteki­ler”, yani Ameri­kalı olmayanlar için ayrı hukuk geçer­lidir. “Ötekiler” için, Baş­kan’ın, baştaki komutanın emirleriyle seçilen subay­lardan oluşan bir Askeri Komisyon, hiçbir uluslararası hukuk kuralı tanı­madan, suçlunun “çabucak” yargılana­rak cezalandırılmasını öngö­rülmüştür. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, Avrupa Sözleşmesinin, 1949 Cenevre sözleşmesinin öngör­düğü adil yargı­lama kurallarının hiçbiri geçerli değil­dir.

Bush ve ekibi için işgalicilere karşı direnen, yurtlarını savunan Irak­lılar, birer “lağım sıçanıdırlar”. Bu “sı­çanlar deliklerinden çıkarılacak”, yokedileceklerdir.

Şubat 2002 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında Bush, şunları söylemiş­tir: “Silahlı güçlerimiz ABD’nin düş­manlarının artık açıkca anlamış ol­dukları şu mesajı vermiştir: 7000 mil uzakta da olsanız, okyanus­lar öte­sinde, kıtalar ötesinde de olsa­nız, dağların tepelerinde, mağaralarda bile olsanız, bu ulusun adaletinden kaça­mayacaksınız.

Pentagon bu adalet anlayışıyla Af­ganistan’ı bombalama harekatına islam inancındaki “Tanrının sonsuz adaleti” kavramına nazire yaparak “Sonsuz Adalet Harekatı” adını ver­mişti. (WDPHA? s. 106).

Pentagon müslüman Irak hal­kına “hıristiyan” adaletini dağıtırken, eş zamanlı olarak Filistin halkına soykı­rım uygulayan Şaron da “yahudi” adaletini dağıtıyordu.

İnsanlığın bu utanç verici vah­şeti karşısında bütün değerleri ayaklar al­tında çiğnenmiş bir halk ne yapa­bilirdi! Yapabileceği, yokedilmek iste­nen ru­hunu kurtarabilmek için bede­nini ateşe sarıp yok etmek. Bu­nun adına da “te­rör” diyorlardı.

Bü­yük Or­tado­ğu Pro­je­si­nin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si ile bir­lik­te, in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri, ner­dey­se İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı bo­yut­la­rı­na ulaş­mış bu­lun­mak­ta­dır. Af­ga­nis­tan’a ço­cuk, ka­dın, genç, ih­ti­yar de­me­den ki­şi ba­şı­na 40 kg bom­ba yağ­dı­rıl­mış­tı.

İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Bil­di­ri­si­nin sa­hi­bi BM’le­rin Irak’a uy­gu­la­dı­ğı am­bar­go­nun bo­yut­la­rı­nı Irak’ta­ki BM yar­dım so­rum­lu­su De­nis Dal­li­day “soy­kı­rım yap­tı­rı­mı” ola­rak ni­te­le­miş­ti.

Irak’ta ABD iş­gal as­ker­le­ri­nin ya­pa­gel­dik­le­ri­ne BM, Av­ru­pa ve bü­tün dün­ya, ib­ret ve dehşet verici bir umursa­maz­lıkla se­yir­ci ka­lı­yor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şın­da Irak hal­kı­nın yüz­de 5′i öl­dü­rül­müş­tü. Bu sa­yı ABD nü­fu­su ile kı­yas­lan­dı­ğın­da, 15 mil­yon in­sa­na denk gel­mek­te­dir. Bugün, dünyanın gözü önünde, Irak bir kan gölüne dönüştürülmüştür. Bu gölde her gün 500 can boğulmaktadır.

Aynı umursamazlıkla, Bush’un baş müt­te­fi­ki İsrail’in Fi­lis­tin’de uy­gu­la­mak­ta ol­du­ğu soy­kı­rım kar­şı­sın­da “in­san hak­la­rı sa­vu­nu­cu­la­rı”, “de­mok­ra­tik”, “öz­gür­lük­çü” Ba­tı, sus­kun!

Dünya Irak halkının acılarını sessizce seyrederken, Hıris­ti­yan “Ba­tı” ile Ya­hu­di İs­ra­il, İs­la­mi­ye­t’i ye­ni­den ya­pı­lan­dır­ma­nın gay­re­ti için­de­ler.

Irak, iş­gal son­ra­sı gün­lük 270 bin va­ri­le dü­şen petrol üre­timi (Irak’ın iç tü­ke­ti­mi­nin ya­rı­sı) gün­de 3.5 mil­yon va­ri­le çı­ka­rı­la­rak Su­udi Ara­bis­tan’ın ar­dın­dan ikin­ci bü­yük pet­rol ih­raç eden ül­ke ko­nu­mu­na ge­ti­re­le­cek­ti. Pet­rolü Ker­kük’­ten Su­ri­ye’­nin Tar­tus ve Ban­yas li­man­la­rı­na da ulaş­tır­mak için Irak’tan hemen sonra Su­ri­ye’nin de “de­mok­ra­tik­leş­ti­ril­me­si” ge­re­ki­yor­du.

Irak’ın gü­ney böl­ge­sin­de­ki pet­rol ya­tak­la­rı ise Bas­ra’ya yer­le­şen İn­gil­te­re’­nin gö­ze­ti­mi­ne ve­ril­miş­ti.

Irak’ta­ki pet­rol üre­ti­mi­ni ola­bil­di­ği­n­ce ar­tır­ma­yı da amaç­la­yan bu stra­te­ji­de Rus­ya, Al­man­ya, Fran­sa gi­bi bü­yük dev­let­le­rin ye­ri yok­tu. ABD’nin İş­gal güç­le­ri ko­alis­yo­nu­nu oluş­tu­ran­lar ise yağ­ma sof­ra­sı­nın kı­rın­tı­la­rı ile ödül­len­di­ri­le­cek­ler­di.

Öte yandan dün­ya nü­fus yo­ğun­lu­ğu­nun en yük­sek ol­du­ğu Uzak Do­ğu ül­ke­le­ri­nin do­ğal ener­ji kay­nak­la­rı­na olan ge­rek­si­nim­le­ri ve ba­ğım­lı­lık­la­rı gi­de­rek art­mak­ta­dır. Dün­ya­nın en hız­lı ge­li­şen ül­ke­le­ri­nin ba­şın­da ge­len Çin’de ki­şi ba­şı­na dü­şen ara­ba sa­yı­sı ba­tı öl­çü­le­ri­ne ula­şa­cak ol­sa, yer­kü­re­nin bi­li­nen ener­ji kay­nak­la­rı­nın beş yıl içe­ri­sin­de tü­ke­ti­le­ce­ği he­sap­lan­mak­ta­dır.

Bu­gün Kör­fez ül­ke­le­rin­de üre­ti­len pet­ro­lün yüz­de 90′ı As­ya’ya gi­di­yor. ABD’nin petrol it­ha­la­tı­nın böl­ge­de­ki pa­yı yüz­de 18′dir. 2050′ler­de pay yüz­de 70′e çı­ka­cak­tır.

Suçun İdo­lo­jik ve Si­ya­sal Ge­rek­çe­le­ri

Kuş­ku­suz Bü­yük Or­ta Do­ğu Pro­je­si­nin an­la­mı­nı kav­ra­ya­bil­mek için, pro­je­nin ide­olo­jik ve si­ya­sal içe­ri­ği­ni de açım­la­mak ge­re­ki­yor.

Pro­je­nin ide­olo­jik içe­ri­ği Pen­ta­gon ve ABD dı­şiş­le­ri uz­man­la­rın­ca Vi­et­nam ye­nil­gi­si­nin ar­dın­dan, 1970′ler­de, özel­lik­le de 1973 pet­rol bu­na­lı­mın­dan son­ra oluş­tu­rul­ma­ya baş­lan­mış­tı. Bu­gün bu pro­je­nin uy­gu­la­ma­sın­da ad­la­rı­nı sık sık duy­du­ğu­muz, Baş­kan Yar­dım­cı­sı Dick Che­ney, Ford yö­ne­ti­mi­nin Kur­may Baş­kan­lı­ğı­nı, Rums­feld Sa­vun­ma Ba­kan­lı­ğı yap­mış­tı. CIA’nın ba­şın­da ise Ba­ba Bush bu­lu­nu­yor­du. Wol­fo­witz ve Ric­hard Per­le genç de­mok­rat­lar ola­rak etkindiler. Da­ha son­ra cum­hu­ri­yet­çi­le­rin saf­la­rı­na ka­tıl­dı­lar. Gru­bun mer­ke­zin­de ise Kis­sin­ger bu­lu­nu­yor­du. Ço­ğun­lu­ğu ya­hu­di kö­ken­li olan bu grup, Or­ta Do­ğu’da Arap­la­ra kar­şı İs­ra­il’i des­tek­le­yen ABD’de­ki Ya­hu­di lo­bi­le­ri­nin de en et­ki­li ele­man­la­rıy­dı.

Bu ya­hu­di lo­bi­le­rin­den en et­ki­li ku­rum­la­rın­dan bi­ri 1985 yı­lın­da ku­ru­lan Wa­şing­ton Ya­kın Do­ğu Po­li­ti­ka­la­rı Ens­ti­tü­sü (The Was­hing­ton Ins­ti­tu­te for Ne­ar East Po­li­cy [WI­NEP]) idi. Ku­ru­mun al­tı üye­si Ba­ba Bush’un üst yö­ne­ti­min­de yer al­mış­lar­dı.

1990′lar­da so­ğuk sa­va­şın so­na er­me­si­nin ar­dın­dan ABD-İs­ra­il bağ­la­şık­lı­ğı­nın stra­te­jik de­ğe­ri aza­lı­yor gi­biy­di. Bu bağ­lam­da WI­NEP ve o doğrultudaki ku­ru­luş­lar, ABD’nin ye­ni Or­ta Do­ğu po­li­ti­ka­la­rın­da İs­ra­il’in be­lir­le­yi­ci rol üst­len­me­si ge­rek­li­li­ği­ni te­mel he­def seç­miş­ler­di. Tel-aviv’­le or­tak ça­lış­ma­lar so­nun­da Clin­ton yö­ne­ti­mi­nin ilk gün­le­rin­de bu stra­te­ji be­nim­se­til­miş­ti. Bu­na gö­re ABD’nin İs­ra­il, Su­udi Ara­bis­tan ve Mı­sır gi­bi üç­lü bir müt­te­fi­ki var­dı. Böl­ge­nin ge­ri ka­lan ül­ke­le­ri­nin din­sel ve la­ik ra­di­kal re­jim­le­ri, ABD’nin böl­ge­sel çı­kar­la­rı­nın kar­şı­sın­da idi­ler.

Baş­ta İran ve Irak ol­mak üze­re (Su­ri­ye üçün­cü sı­ra­day­dı) öte­ki ulu­sal­cı ve radikal re­jim­le­rin böl­ge­den arın­dı­rıl­ma­sı ve “de­mok­ra­tik­leş­ti­ril­me­le­ri” ge­re­ki­yor­du. Bu üç­lü it­ti­fak ye­ni “müs­lü­man cum­hu­ri­yet­le­rin” or­ta­ya çı­kı­şıy­la (ör­ne­ğin Tür­ki­ye­’nin) güç­len­di­ril­me­liy­di.

WI­NEP Tür­ki­ye ile de ya­kın­dan il­gi­le­ni­yor­du. Was­hing­ton’u zi­ya­ret eden her Türk yet­ki­li­si bu ku­ru­mu zi­ya­ret edi­yor­du. Özel­lik­le de Tur­gut Özal bu ör­gü­tün her yıl say­gıy­la an­dı­ğı “bü­yük­ler­den” bi­ri­dir. Bir baş­ka “bü­yük” de Fe­thul­lah Efen­di­dir. John Hop­kins Üni­ver­si­te­si Ulus­la­ra­ra­sı İle­ri Ça­lış­ma­lar Oku­lun­da ya­pı­lan Abant sem­poz­yu­mu­nun ger­çek­leş­me­sin­de bu ku­rum önem­li kat­kı­lar­da bu­lun­du.

Ku­ru­mun “Kür­dis­tan” ça­lış­ma­la­rı da önem­li­dir. Bu ça­lış­ma­la­rın so­nu­cun­da Bar­za­ni ile Şa­ron’un am­ca­oğul­la­rı ol­duk­la­rı ne­re­dey­se ka­nıt­la­na­cak­tı!

Ye­ni Or­ta Do­ğu Pro­je­si­nin olu­şu­mun­da en be­lir­le­yi­ci po­li­ta­ka­lar neo-com (ye­ni mu­ ha­fa­za­kar) adı ve­ri­len ve ço­ğun­lu­ğu ya­hu­di kö­ken­li olan ekip ta­ra­fın­dan üre­til­miş­tir.

1989′da, es­ki bir dı­şiş­le­ri ba­kan­lı­ğı ça­lı­şa­nı olan Fran­cis Fu­ka­ya­ma “Ta­ri­hin So­nu” baş­lı­ğı al­tın­da bir ma­ka­le ya­yın­la­dı. Fu­ka­ya­ma, İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı’nda fa­şiz­min ye­nil­gi­ye uğ­ra­tıl­ma­sı ve on­dan 45 yıl son­ra Sov­yet­ler Bir­li­ği­nin da­ğıl­ma­sı­nın ar­dın­dan, bunun li­be­ral de­mok­ra­si­nin za­fe­ri ve in­san­lı­ğın ide­olo­jik ev­ri­mi­nin so­nu an­la­mı­na gel­di­ği­ni sa­vu­nu­yor­du. Ona gö­re bu bir son­dur, çün­kü bun­dan son­ra baş­ka gi­de­cek yer yok­tur. Ulu­sal­cı­lık ve fan­dı­man­ta­lizm ölü geç­mi­şin ar­tık­la­rı­dır. Bu ma­ka­le ye­ni dün­ya dü­ze­ni­nin kı­la­vu­zu ha­li­ne gel­di.

1993 ya­zın­da ise, John­son yö­ne­ti­mi­nin Vi­et­nam’da kar­şı ayak­lan­ma uz­ma­nı Sa­mu­el Hung­ting­ton, “Uy­gar­lık­lar Ça­tış­ma­sı” adı al­tın­da bir ma­ka­le ya­yın­la­dı. Hun­ting­ton, ko­mu­niz­min yok ol­ma­sı, bü­tün ide­olo­jik tar­tış­ma­la­rın son­la­rı­nın gel­di­ği an­la­mı­nı ta­şı­sa da, ta­ri­hin so­nu­nun gel­me­di­ği­ni sa­vu­nu­yor­du. Ar­tık dün­ya­ya eko­no­mi ve po­li­ti­ka de­ğil, kül­tür ege­men ola­cak ve dün­ya bu kül­tür te­me­li­ne gö­re bö­lü­ne­cek­ti. Ona gö­re uy­gar­lık­lar “in­san­la­rı gü­dü­le­yen ve ha­re­ke­te ge­çi­ren güç” olan di­nin sim­ge­le­di­ği fark­lı de­ğer sis­tem­le­ri­ne da­ya­nı­yor­du. O ne­den­le asıl ça­tış­ma “Ba­tı” ve “Öte­ki­ler” ara­sın­da so­mut­la­şı­yor­du. “Ba­tı” bi­rey­sel­lik, li­be­ra­lizm, ana­ya­sa­cı­lık, in­san hak­la­rı, eşit­lik, öz­gür­lük, hu­kuk dü­ze­ni, de­mok­ra­si ve ser­best pa­zar de­ğer­le­ri­ne da­ya­nı­yor­du. Tam da bu ne­den­le “Ba­tı” bu dü­ze­ni teh­dit eden “öte­ki­le­re” kar­şı as­ke­ri mü­da­ha­le­ye ka­pı­la­rı açık tut­ma­lıy­dı.

Hun­ting­ton’a gö­re “Ba­tı Uy­gar­lı­ğı­na” kar­şı en teh­li­ke­li iki kar­şı-uy­gar­lık, İs­la­mi­yet ve Kon­fiç­yüs­cü­lük­tü. En bü­yük ve en ya­kın teh­li­ke ise İs­lam­cı­lık­tı. Çün­kü dün­ya pet­rol kay­nak­la­rı­nın bü­yük bö­lü­mü­nü İs­lam dün­ya­sı elin­de tu­tu­yor­du.

Huntington için sorun islam köktendinciliği değildir. Bu konuda şöyle diyor: “Batı için esas sorun İs­lam köktendinciliği değildir. Kültürlerinin üstünlüğüne inanan ve güçlerinin yetersizliğine takılıp kalmış olan in­sanların farklı bir uygarlığıdır, İslamın kendisidir esas olan.”16

Gö­rül­dü­ğü gi­bi, BOP’un ide­olog­la­rı İs­la­mın “ba­tı­lı­laş­ma­ya” kar­şı, an­ti-la­ik bir an­la­yış içe­ri­sin­de ol­du­ğu­nu, bu ne­den­le de Ba­tı­nın la­ik-de­mok­ra­tik sis­te­mi­ne kar­şı ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır­lar. On­la­ra gö­re de­mok­ra­si, İs­lâm dün­ya­sı­nın pek de ya­ban­cı ol­ma­dığı bir kav­ram­dır, asıl kar­şıt­lık la­isizm­den kay­nak­lan­mak­ta­dır. De­mok­ra­si­yi is­lam­la bağ­daş­tı­ra­rak ka­bul et­mek müm­kün­dür. De­mok­ra­si­den uzak bir is­lam, “ci­had“in için­de­dir ve “te­ro­rizm”in kay­na­ğı ol­ma ni­te­li­ği­ni korumaktadır.

1992′de ABD Ba­rış Ens­ti­tü­sü ta­ra­fın­dan dü­zen­le­nen “Ye­ni Sen­tez­ler” ko­nu­lu kon­fe­rans­ta “İs­lam ve de­mok­ra­si ara­sın­da­ki fi­kir ça­tış­ma­sı­na is­lam­cı an­la­yış­la­rın kat­kı­la­rıy­la, iki an­la­yı­şın da güç­len­di­ri­le­ce­ği ve ba­tı an­la­yı­şın­da­ki bu­gün­kü de­mok­ra­tik gö­rüş­le­re ye­ni an­lam­lar ka­zan­dı­ra­ca­ğı” vur­gu­lan­mış­tı.

11 Eylül saldırısını gerçekleştirnler arasında tek bir Afganlı yoktu. Başakan Bush hedef olarak Afgan dağlarını gösteriyordu. Koca ABD, tek bir kişiye, bin Ladin’e savaş açıyordu.

Başkan Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal avaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.

İlk Hedef Af­ga­nis­tan­ Ol­du

Af­ga­nis­tan, em­per­ya­liz­min As­ya ege­men­li­ği için en ki­lit coğ­raf­ya­nın üze­rin­de yer al­mak­ta­dır. 19. Yüzyılın başından beri Afganistan Çarlık Rusya ile İngiltere rasındada bir çekişme alanı olmuştu. İn­gi­liz­le­rin, Hin­dis­tan ve Uzak Do­ğu ege­men­li­ği için Af­ga­nis­tan’ın sarp ge­çit­le­rin­de ne zor­lu sa­vaş­lar ver­di­ği­ni ta­rih­ler yaz­mak­ta­dır. Ama İngilizlerin Afganistan’daki egemenliklernin başarısı, geleneksel ingiliz politikasına dayanıyordu. Rüşvet en etkili araç olarak yüz yıllar boyu bu bölgede başarı ile kullanıldı.

Afaganistan değişik halkların bulunduğu, çok değişik dillerin konuşulduğu bir Babil kulesi idi. Aşiretleri satın almak, aşiretleri biribirlerine karşı kışkırtmak zor olmuyordu. Aşiretlerin büyük bölümü Afganistan sınırlarının dışına taşıyordu. Türkmen, Tacik, Özbek, Kırgız aşiretlerinin büyük bölümü Çarlık Rusyası topraklarında, Peştun kabilelerinin bir bölümü şimdiki Pakistan’da, Beluciler İran ve Pakistana kadar uzanıyordu. Kabile bağları, Afganistan’a bağlılığın çok önünde geliyordu. Bir Afgan ulusundan söz edilemezddi. Ne bir dil bütünlüğü, ne bir kültür birliği, ne de bir toprak birliğinden vardı. Aslında Afganistan sınırlarını da Hindistan’daki İngiliz yönetimi ile Çar Rusyası çizmişti. İki büyük güç arasında, kabile reislerinin bağımsız birer yönetim birimi oluşturduğu, tampon bir bölge olarak tasarlanmıştı.

Daha da önemlisi, Anadolu’da gerçekleştirilmekte olan Ke­ma­list Devrim, Emanullah Han’ın ilgisini çekiyordu. Ülkesini çıkarcı aşiret liderleri ve çıkarcı din sömürgenlerine dayanarak yöneteniyeceğini gören Emanullah Han, bir Afgan Ulusu yaratabilmenin koşullarını oluşturma çalışmalarına girişti.

Bu ge­liş­me­ler­den en­di­şe du­yan İn­gil­te­re, Han’ı de­vir­mek için ha­re­ke­te geç­ti. Ye­ni Del­hi El­çi­li­ği’ne da­nış­man ola­rak ata­nan o ün­lü T. E. Law­ren­ce, Ke­rim Şah adı al­tın­da bir Arap din ali­mi kim­li­ği ile Af­gan ka­bi­le re­is­le­ri­ni sa­tın al­dı. Kı­sa sü­re­de din­ci bir mu­ha­le­fet oluş­tur­du. Bi­linç­li bir ka­dın hak­la­rı sa­vu­nu­cu­su olan Ema­nul­lah Han’ın eşi Pren­ses Sü­rey­ya’nın mon­taj­la de­ğiş­tir­di­ği “çıp­lak” fo­toğ­raf­la­rı­nı aşi­ret­le­re da­ğıt­tı. Aşiret reisleri ve din adamları Han’a karşı ayaklandılar. Ocak 1929′da Bakayi Sakao adındaki bir eşkıya Kabil’i ele geçirdi, kral dev­ril­di ve İtalya’da sürgünde öldü. Bakka Kabil’i dokuz ay elinde tuttu ve Emanullah’ın kuzeni Muhammet Nadir Han tarafından Kabil’den kovuluncaya dek eşi görülmedik bir terör estirdi.

Bu olayın ardından ulusal meclis toplandı, Nadir Han, Nadir Şah olarak kral ilan dildi. Nadir Şah’ın ülkeyi derleyip toparlama çabaları 1933 Kasımda gerçekleştirilen bir suikastle sona erdirildi.

ABD’niın Afganistan’daki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslamcılara ilgisi 1950′li yıllara kadar uzanır. CIA’nın kurduğu Asya Vakfı Kabil Üniversitesinde ve İslamcı gruplar arasında çalışmalar yapmıştı. Ama ABD’nin siyasal İslama desteği 1973′te başladı. Afgan cihadının önderlerinden olan Abdul Resul Sayyaf, Burhanettin Rabbani ve Gülbettin Hikmetyar Müslüman Kardeşler ve Suudi Arabistan’la yakın ilişki içerisinde 1972′de Müslüman Gençlik örgütünü kurmuşlardı. Hikmetyar örgütün askeri kanadının yöneticisi idi. Hikmetyar örtünmesini beğenmediği kadınların yüzlerine kezzap atma hareketini başlatmıştı. Daha sonra Hizb-i İslami’nin (İslam Partisi) lideri olacak olan Hikmetyar, yakaladığı esirlerın diri diri derilerini yüzmekle ün kazanacaktı. İslamcıların ilk hedefleri üniversite oldu. Örgüt 1972 yılında ABD Elçiliğine çalışmaları konusunda bir rapor (raporda dört solcu liderini öldürdükleri de yer almıştı) hazırlayarak, bir matbaa kurmak için destek istedi.18

Muhammet Davut 1973 yılında kuzenı Kral Zakir Şah’ı bir darbe ile devirip cumhuriyet ilan edince, CIA, Pakistan yönetimi ve İran şahı işbirliği içerisinde Afgan İslamcılarını desteklediler. Özellikle bir darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Ziya-ul Hak, İslamın dünya egemenliği hayalini gerçekleştirmek için, yakınlarının bile “gerçek bir canavar” olarak nitelendirdikleri Hizb-ul İslam’ın lideri Gulbettin Hikmetyar’ı CIA ve Rabıta’yı da arkasına alarak destekledi.

Davut’a karşı 1973 Eylül ve Aralığında İslamcıların darbe girişimleri başarıya ulaşamadı. 1974 Haziranındaki darbe girişimi de başarısızlıkla sonuçlandı. 1975′te yeterince güçlendiğine inanan İslamcılar bir darbe girişiminde daha bulundular. Davut bunları da bastırdı. Aralarında Rabbani ve Hikmetyar’ın da bulunduğu darbe önderlerinden bir kesimi kaçarak Pakistan’a sığındılar.

İçeriden ve dışarıdan yoğunlaşan baskılar karşısında, sol ve laiklerden uzaklaşarak, sağcı askerleri ve sivil sağcıları kilit noktalarına getirdi. 1978′ye giderken hükümetin oluşturduğu ölüm mangaları solcu liderlere karşı cinayetlere girişti, solcular ve laikler devlet kadrolarından temizlendi. Toplumsal tabanını yitiren Davut, SAVAK’ın kolladığı Suudi Arabistan’ın Dünya İslam Birliği ve Müslüman Kardeşlerin eline düşmüştü. Ülkedeki bunalım 1978 Nisaninda Nur Muhammet Taraki’nin darbesine kadar sürdü. Ardından Taraki Sovyetler’le bir dostluk anlaşması imzaladı. Bu durum ülke ölçeğinde İslamcıların terör eylemlerine neden oldu. Yüzlerce öğretmen, resmi görevli, laik aydın öldürüldü. Haziran 1979 tarihli bir CIA raporu, Afganistan’ın “mücahit” ve “İhvan-ı Müslimin” adındaki isyancıların kontrolünde olduğunu bildirmiştir.

İslamcılarla başedemiyeceğini gören Afgan Hükümeti, aralarındaki anlaşma doğrultusunda Sovyetlerden müdahele isteğinde bulundu. 1980′de Sovyet askerleri Afaganistan’a girdi. Sov­yet sis­te­min­de so­nun baş­lan­gı­cı bu mü­da­ha­le­ ile tetiklenmişti.

1998 yı­lın­da bü­yük bir pet­rol şir­ke­ti­nin ba­şın­da bu­lu­nan bu­gün­kü ABD Baş­kan Yar­dım­cı­sı Dick Che­ney “Ha­zar böl­ge­si­nin bir­den bi­re bu den­li stra­te­jik önem ka­zan­dı­ğı bir dö­nem dü­şü­ne­mi­yo­rum” di­yor­du. Önem­li ola­nın bu gaz ve pet­ro­lü, ge­rek­li olan yer­le­re ulaş­tır­mak ol­du­ğu­nu da vur­gu­lam­ış­tı. Bu ula­şım yo­lu­nun da Af­ga­nis­tan ola­ca­ğı amaçlanıyordu.

Böl­ge­de­ki gaz ve pet­ro­lün Rus­ya ya da Azer­bay­can üze­rin­den ge­çi­ril­me­si Rus­ya’nın Or­ta As­ya cum­hu­ri­yet­le­ri üze­rin­de­ki si­ya­sal ve eko­no­mik de­ne­ti­mi­ni güç­len­di­re­cek­ti.

İran üze­rin­den ge­çi­ril­me­si ise İran re­ji­mi­ni güç­len­di­rir­di. Oysa Af­ga­nis­tan üze­rin­den Pa­kis­tan ve Hin­dis­tan’a ulaş­tı­rıl­dı­ğın­da, stra­te­jik ve eko­no­mik ola­rak en ve­rim­li so­nuç ola­cak­tı. Pa­kis­tan’ın ABD’nin ya­nın­da Ta­li­ban’ı des­tek­le­mesin­de bu pro­je­nin bü­yük pa­yı var­dı.

1995′te ABD şir­ke­ti Uno­cal, Türk­me­nis­tan’dan Af­ga­nis­tan üze­rin­den Pa­kis­tan’ın Um­man De­ni­zi li­man­la­rı­na ula­şa­cak olan bo­ru hat­tı için gö­rüş­me­le­re baş­la­dı. Şir­ket Af­ga­nis­tan’da is­tik­rar­lı bir yö­ne­tim is­ti­yor­du. 1996′da Ta­li­ban, yö­ne­ti­mi ele ge­çi­rin­ce, hat­tın gü­ven­ce­si­ni sağ­la­dık­la­rı­nı dü­şü­nü­yor­lar­dı. Şir­ket Ta­li­ban ön­der­le­rin­den ba­zı­la­rı­nı Hus­ton’a ça­ğı­ra­rak, ko­nuk­la­rı­nı or­da “kral­lar gi­bi” ağır­la­dı. Gün­lük bir mil­yon va­ril ka­pa­si­te­li 1000 mil uzun­lu­ğun­da­ki bo­ru hat­tı için va­ril ba­şı­na iyi sa­yı­la­bi­le­cek bir üc­ret öde­me­yi de öner­di­ler. İlk yıl ABD’nin Ta­li­ban’a kar­şı po­li­ta­ka­la­rı­nı bu şir­ket be­lir­le­di.

Taliban iktidarı, Afagan tarihinin en acımasız, en kanlı iktidarı olmuştu. 1996 yılında Kabil’e girdiklerinde büyük bir katliam yapmışlardı. Devlet görevlilerini boğazlamıçlar, BM’e sığınan Devlet Başkanı Necubullah’ı alarak soyup boynuna geçirdikleri iple Kabil sokaklarında dolaştırmışlar, sonrada hayalarını kesip ağzına sokarak elektrik direğine asmışlardı. Erkeklerin sakal traşı olmaları yasaklanmış, sakallarının avuç içinden taşması zorunlu kılınmıştı. Televizyon, müzik, canlıların fotografını çekmek, resim yapmak, uçurtma uçurtmak (uçurtma ananız, çocuğunuza benzer, onları uçuramazsınız), satranç oynamak, gravat takmak kesinlikle yasaklanmışrı. Kız çocukların okula gitmeleri, burkalı da, olsa kadının tek başına sokağa çıkması, mühendis, doktor, avukat, öğretmen kadınların çalışmaları yasaklanmıştı. Oysa, ABD’nin açık desteği ile ikti­dara taşınan Taliban, Afganistan’ı ka­dınlar için bir hapishane haline dö­nüştürme­den önce, kadınlara, oy kul­lanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile ve­rilmişti. Okul­larda kız erkek aynı sınıflarda eğitim görüyorlardı. Kadınlara, oy kul­lanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile ve­rilmişti. Öğretmenlerin yüzde 70′i, devlet memurlarının yüzde 50’si, sağ­lık çalışanlarının yüzde 40′ı kadınlar­dan oluşuyordu. Okullarda 106.256 kız, 148.223 erkek öğrenci vardı. 7.793 kadın bu okullarda öğretmendi.

Bugün her beş çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyor.

ABD 2001 Eki­minde Afganistan’a ilk bombayı atma­dan önce, First Lady Laura Bush, haf­talık radyo konuşmasında, Afgan ka­dınının Taliban yönetimi altında nasıl aşağı­landığını anlatırken, “ka­dınların acıma­sızca ezilmesinin, teröristlerin temel politikaları” olduğunu vurgulu­yordu. Ardından Dışişleri Bakanlığının ya­yınladığı on sayfalık raporda, Taliban’ın binlerce yıllık tarihsel zen­ginlikleri, barbarca nasıl yokettikleri anlatıldıktan sonra, Afgan kadınlarına yapılanlar sıralanıyordu. Başkan Bush ise, “tarihin en terörist yönetimi Talibanın Afgan kadınlarına nasıl savaş açtıklarını” açıklıyor, “kahraman Af­gan savaşçı­ları sayesinde”, Afgan kadı­nının kurtarılacağı müjdeleniyordu. Oysa Afgan kadını, o “kahraman Af­gan savaşçıların” başlarına yağdırılan bombalar altında yağma ve tecavüz eylemleriyle, Talibana rahmet okutan olaylar yaşayacaktı. Halk bu yaşadık­larını Batılı gazetecilere “Taliban za­manında kapılarımızı kilitlemiyor­duk.” Talibanlar “hiç olmazsa iyi müslümanlardı” diye açıklayacaklardı.

Afgan halkına demokratik haklarını yaşatan yönetimin lideri Necibullah, darbe sırasında sığındığı BM tarafın­dan teslim edildiği, çoğun­luğu Afganlı bile olmayan Taliban militanları tara­fından çırılçıplak soyulu­yor, sokak­larda dolaştırıldıktan sonra, hayaları kesilip ağzına tıkanarak, Kabil meyda­nında direğe asılı­yordu.

Savaş döneminde Afganlı kadınlar erkek doktor­lara gidemedikleri için ölüyor, mücahitler öteki dünyaya kolları bacakları kesik gitmemek için ameliyat olmuyor­lardı.

1997′de bir ABD dip­lo­ma­tı­na Taliban rejimi ko­nu­sun­da fik­ri so­rul­du­ğun­da, dip­lo­mat “Ta­li­ban Su­udi­le­rin re­ji­mi­ni be­nim­se­ye­bi­lir. Bur­ada da Aram­co [ABD'nin Su­udi Ara­bis­tan­la oluş­tur­du­ğu pet­rol kon­sor­si­yu­mu] bo­ru hat­la­rı, yönetiminin başında bir emir, par­la­men­to­suz bol şe­ri­at ya­sa­la­rı ge­çer­li ola­cak­tır.” di­yor bu­nun öne­mi ol­ma­dı­ğı­nı vur­gu­lu­yor­du. Bu pro­je do­ğu Af­ri­ka’da ABD el­çi­li­ği­nin 1998′de bom­ba­lan­ma­sın­dan dört ay son­ra “şim­di­lik” ra­fa kal­dı­rıl­mış ol­du.

2001 Eki­min­de Af­ga­nis­tan bom­ba­la­nıp, Ta­li­ban da­ğı­tıl­dık­tan son­ra Uno­cal’ın da­nış­ma­nı, Brzezinski”in yakın çalışma arkadaşı, Afgan kökenli, Zal­may Ha­lil Za­di, ABD’nin özel tem­sil­ci­si ola­rak Af­ga­nis­tan’a atan­dı. Şir­ke­tin me­mur­la­rın­dan Ha­mit Kar­zai ku­ru­lan hü­kü­me­tin ba­şı­na ge­çi­ril­di. 27 Ara­lık 2001 de Türk­me­nis­tan, Af­ga­nis­tan ve Pa­kis­tan ara­sın­da 5 mil­yar do­la­ra ma­lo­la­cak bo­ru hat­tı an­laş­ma­sı ya­pıl­dı.

Taliban sonrası Afganistan’da değişen bir şey olmamış, ülke savaş ağaları arasında yeniden paylaşılmıştır. Kabil hükümetinin varlığı başkentin varoşlarıyla sınırlıdır. Kabile reisleriyle oluşturulan meclis (Loya Jirga) şeriata dayalı bir yönetim dışında, “demokratik” hiçbir değişikliğe hazır değil.

Dün­ya Pet­rol Kay­nak­la­rı­nın Yüz­de 11′ine Sa­hip Irak İkinci He­def Se­çil­miş­ti

Birinci Dünya Sa­vaşı bi­tin­ce İn­gi­liz­ler Irak’ı 1920′de man­da­sı al­tı­na al­dı. Ama halk ba­ğım­sız­lık is­ti­yor­du ve İn­gi­liz­le­re baş­kal­dır­dı. İs­yan Gü­ney­den baş­la­dı, Ku­ze­ye ya­yıl­dı. İn­gi­liz­ler Hin­dis­tan’dan ge­tir­dik­le­ri as­ker­ler­le is­ya­nı 1921′de bas­tı­ra­bil­di. İs­yan İn­gil­te­re’­ye ço­ğu Hint­li ol­mak üze­re 400 can ve 20.000 ster­li­ne ma­lol­du. Irak ise 8450 ölü ver­miş­ti, mad­di za­ra­rı ise 4.000.000 ster­li­ndi. Ül­ke­de Mit­hat Pa­şa’nın Bağ­dat Va­li­si iken yap­tır­dı­ğı de­mir­yol­la­rı, yol­lar, ka­nal­lar yı­kıl­mış­tı.

1921′de sö­mür­ge­ler ba­ka­nı Churc­hill, Ka­hi­re Kon­fe­ran­sın­da Law­ran­ce’in ya­kın ada­mı Fay­sal’ı Irak kı­ra­lı ola­rak ata­dı. Böy­le­ce Irak “ana­ya­sal, tem­si­li ve de­mok­ra­tik” bir mo­nar­şi yö­ne­ti­mi­ne ka­vuş­muş olu­yor­du. Kı­ra­lın üs­tün­de bir İn­gi­liz yük­sek ko­mi­se­ri bu­lu­nu­yor­du. Ko­mi­ser bü­tün iç ve dış iliş­ki­le­ri de­net­li­yor, onun “olu­ru” zo­run­lu kı­lı­nı­yor­du.

Fay­sal’ın İn­gi­liz kuk­la­sı ko­nu­mu, Irak­ta­ki ulu­sal­cı duy­gu­la­rı ateş­le­miş­ti. Da­ha ön­ce Jön Türk­ler­le bir­lik­te ça­lı­şan Irak ulu­sal­cı­la­rı, Ke­ma­list ha­re­ke­ti ya­kın­dan iz­li­yor, Mus­ta­fa Ke­mal özel­lik­le genç su­bay­lar ara­sın­da ör­nek bir kah­ra­man ola­rak gö­rü­lü­yor­du.

K­ral Bağ­dat­ta so­ğuk kar­şı­lan­dı. Ta­cı­nı Bağ­dat’a gel­di­ğin­den an­cak beş ay son­ra gi­ye­bil­di. Kı­ra­lı İn­gi­liz Yük­sek Ko­mi­se­ri yön­le­ndir­iyor­du. 1922′de Ba­kan­lar Ku­ru­lu 20 yıl­lık bir an­laş­ma ile hü­kü­me­tin ala­ca­ğı her tür­lü ka­ra­rın ön­ce­den Yük­sek Ko­mi­se­rin ona­yı­na su­nul­ma­sı­ ko­şu­lu­nu ka­bul et­miş­ti.

1924′de Ana­ya­sa Mec­li­si oluş­tu­rul­du. İn­gi­liz­ler Irak’a mo­nar­şik bir de­mok­ra­si (!) ge­tir­miş­ler­di. Ger­çek­ten de par­la­men­to gös­ter­me­lik bir ku­rum ola­rak var­dı. 1925-1958 dö­ne­mi ara­sın­da on beş hü­kü­met de­ğiş­miş­ti. Bun­lar­dan yal­nız­ca bir ta­ne­si (1939-1943) dört yıl­lık nor­mal sü­re­si­ni ta­mam­la­mış­tı. Ge­ri ka­lan­la­rın tü­mü, İn­gi­liz­ler ve­ya Sa­ra­yın is­tek­le­ri doğ­rul­tu­sun­da baş­ba­kan ta­ra­fın­dan az­le­dil­miş­ler­di. Mec­li­sin İn­gi­liz Ko­mi­se­ri ve Kı­ra­lın baş­ba­ka­na ver­dik­le­ri ta­li­mat­la­rı ona­mak­tan öte bir iş­le­vi yok­tu.

1930 yı­lın­da Irak’ın ba­ğım­sız bir ül­ke ola­rak Mil­let­ler Ce­mi­ye­ti­ne ka­tıl­ma­sı Yük­sek Ko­mi­se­rin ona­yı ile ger­çek­leş­ti. Ar­dın­dan İn­gil­te­re ile 25 yıl­lık ye­ni bir an­laş­ma ile, dış iliş­ki­ler­de İn­gil­te­re­’nin olu­ru ön­gö­rü­lü­yor, ma­liye, eği­tim ve eko­no­mi ko­nu­la­rın­da İn­gil­te­re’­ye ön­ce­lik­ler ve­ri­li­yor­du.

1925 Yı­lın­da Irak Pet­rol Şir­ke­ti adın­da­ki İn­gi­liz şir­ke­ti­ne pet­rol ay­rı­ca­lı­ğı ve­ril­miş­ti. 1927 yı­lın­da Ker­kük­te ara­ma ya­pan şir­ket çok bü­yük bir ku­yu bul­du. Bas­ra’ya tan­ker­le ta­şın­ma­ya­cak ka­dar bol olan pet­ro­lü Ak­de­ni­ze ulaş­tı­rmak üze­re bir bo­ru hat­tı dö­şen­di. Bo­ru hat­tı Hay­fa ve Bin­ga­zi li­man­la­rı­na uza­tıl­mış­tı. Şir­ket Irak hü­kü­me­ti­ne ton ba­şı­na 4 ster­lin öde­ye­cek­ti.

1930′da İn­gil­te­re i­le ya­pı­lan 25 yıl­lık an­laş­ma­ya Irak hal­kı tep­ki gös­ter­miş yer yer ka­rı­şık­lık­lar ol­muş­tu. Irak or­du­su içe­ri­sin­de­ki genç su­bay­lar Tür­ki­ye’de­ki Ke­ma­list re­jime ve İran’da­ki Rı­za Şah re­ji­mi­ne hay­ran­lık du­yu­yor­lar­dı. An­cak bu ulu­sal du­ygu­la­rı yön­len­di­re­cek, yı­ğın­la­ra yol gös­te­re­cek si­ya­si bir par­ti oluş­tu­rul­muş de­ğil­di.

Irak or­du­su Arap dün­ya­sın­da po­li­ti­ka­ya ka­rı­şan ilk or­du ol­muş­tu. Or­du­nun ilk ko­mu­tan­la­rı Os­man­lı or­du­sun­da ye­tiş­miş su­bay­lar­dı. İn­gi­liz­ler ta­ra­fın­dan eği­til­miş olmala­rına kar­şın, İn­gi­liz düş­man­lı­ğı ve ulu­sal­cı­lık duy­gu­su or­du ka­de­me­le­rin­de hiç si­lin­me­miş­tir.

1936′da Irak or­du­su yö­ne­ti­me el koy­du­ğun­da yal­nız­ca Irak hal­kı de­ğil, bü­tün Arap dün­ya­sı dar­be­yi “Arap mil­li­yet­çi­li­ği­nin za­fe­ri” ola­rak al­kış­la­dı. Irak tüm Arap dün­ya­sın­da “Arap dün­ya­sı­nın Prus­ya­sı” ola­rak Arap kur­tu­lu­şu­nun ön­de­ri ola­rak al­gı­la­nı­yor­du. 1937′de par­la­men­to da­ğı­tıl­dı. Ye­ni se­çim­le­re gi­dil­di. An­cak olu­şan ye­ni mec­lis­ de ge­ri­ci, tu­tu­cu un­sur­lar­dan olu­şu­yor­du. Dar­be­yi des­tek­le­yen genç re­form­cu Aha­li gru­bu ile as­ker­ler ara­sın­da­ki an­laş­maz­lık, dar­be­ci­le­ri güç­süz­leş­tir­di. Ay­nı yıl dar­be li­de­ri Be­kir Sıt­kı kar­şı bir dar­be ile öl­dü­rül­dü. En ör­güt­lü olan Irak Ko­mü­nist Par­ti­si ya­sak­lan­dı, üye­le­ri özel bir ya­sa ile ağır bi­çim­de ce­za­lan­dı­rıl­dı.1941 yı­lı­na ka­dar dar­be­ler bir­bi­ri­ni iz­le­di.

İn­gi­liz­le­re ve­ril­miş sı­nır­sız ödün­le­re kar­şı 1941′de ya­pı­lan dar­be so­nun­da K­ral ve Nu­ri Sa­it ül­ke­den kaç­mak zo­run­da kal­dı. An­cak ye­ni re­jim İn­gi­liz­le­rin Hin­dis­tan’dan ge­ti­rdi­ği Hint­li bir­lik­ler ve Emir Ab­dul­lah’ın pa­ra­lı as­ker­le­ri kar­şı­sın­da, hal­kın des­te­ği­ne kar­şın da­ya­na­ma­mış, baş­kal­dı­rı kan­lı bir bi­çim­de bas­tı­rıl­mış­tı.

Irak’ta sa­ra­yın İn­gi­liz kuk­la­sı ola­rak var­lı­ğı ulu­sal duy­gu­la­rı sü­re­kli ateş­le­miş­tir. Özel­lik­le Nu­ri Sa­it Pa­şa ön­der­li­ğin­de­ki Irak yö­ne­ti­mi (1941-1958) ulu­sal­cı eği­lim­le­ri ve ha­re­ket­le­ri acı­ma­sız­ca bas­tı­rı­yor­du. Bu bas­kı ve yıl­dır­ma po­li­ti­ka­la­rı Arap­lar­la Kürt­le­ri, Sün­ni­ler­le Şi­ile­ri, ulu­sal­cı­lar­la ko­mü­nist­le­ri kay­naş­tı­rı­yor, re­ji­me kar­şı or­tak bir kin ve nef­ret cep­he­si oluş­tu­ru­yor­du. Par­ti­ler ya­sak­la­nı­yor, ha­pis­ha­ne­ler si­ya­si mah­kum­lar­la dol­du­ru­lu­yor­du.

1947′de İn­gi­liz­le­rin Irak­ta var­lı­ğı­nı sür­dür­me­yi ön­gö­ren ye­ni bir Irak-İn­gi­liz an­laş­ma­sı, ül­ke ça­pın­da gös­te­ri ve ka­rı­şık­lık­la­ra ne­den ol­muş, hü­kü­met düş­müş, an­laş­ma im­za­la­na­ma­mış­tı. Ama so­nuç ge­ne kan ve zu­lüm­ oldu. Ko­mü­nist Par­ti­si­nin dört li­de­ri 1949 yı­lın­da idam edil­di. İn­gi­liz­ler bun­dan son­ra ton ba­şı­na ver­dik­le­ri 4 ster­li­ni ye­ni an­laş­ma ile 6 ster­li­ne çı­kar­mış­lar­dı.

1951′de İran pet­ro­lü mil­li­leş­ti­ri­lin­ce, teh­li­ke­yi gö­ren İn­gil­te­re 1952 baş­la­rın­da bir baş­ka an­laş­ma ile pet­rol ge­li­ri­ni ya­rı ya­rı­ya pay­laş­ma­yı ka­bul etti. Irak’ın pet­rol ge­li­ri ye­ni an­laş­ma ile üç kat ar­tır­ma­sı­na kar­şın, Irak’ın ulu­sal güç­le­ri ye­ni an­laş­ma­yı “em­per­ya­list sö­mür­ge­ye” tes­lim ol­mak ola­rak yo­rum­la­mış, halk ye­ni­den baş­kal­dır­mış­tı. Bu ha­re­ket­ler de şid­det ve kan­la bas­tı­rıl­dı.

İn­gi­liz­le­rin kuk­la­sı Nu­ri Sa­it Pa­şa’nın, iç ayak­lan­ma­la­ra kar­şı 1947′de Tür­ki­ye ile kur­du­ğu it­ti­fa­kı 1955′te ge­niş­le­tile­rek İran, Pa­kis­tan ve İn­gil­te­re’yi de kap­sa­yan beş­li bir an­laş­ma­ya dö­nüş­tür­müş­tü. Bağ­dat Pak­tı ola­rak bi­li­nen bu an­laş­ma tü­müy­le iç kar­ga­şa­la­ra kar­şı ku­rul­muş bir it­ti­fak­tı.

14 Tem­muz 1958 as­ke­ri dar­be­si­ne ka­dar Irak otuz kırk ai­le ve aşi­ret re­isi ta­ra­fın­dan yö­ne­ti­li­yor­du. Ye­ni ye­ni oluş­ma­ya baş­la­yan or­ta sı­nı­fın top­lum­sal ve si­ya­sal et­kin­li­ği yok­tu. Bu­gün bi­le 24 mil­yon nü­fus­lu Ira­kın dört­te üçü 150 aşi­ret­ten bi­ri­ne ait­tir. 8 mil­yon in­san şey­hi­nin buy­ruk­la­rı­na ka­yıt­sız şart­sız bağ­lı­dır.

Darbenin lideri Kasım Sünni bir anne ile Şii bir babadan geliyordu. Laik, ilerci bir Şii ortamında yetişmişti. 500 yıldan beri Sünni müslümanlar tarafından yönetilen Irak, ilk kez bir Şii tarafından yönetiliyordu. Ama sol eğilimli Kasım, Washington’u oldukça rahatsız etmişti.

58 darbesi kırk yıl­lık Ha­şi­mi yö­ne­ti­mi­ne son ver­miş­ti. Bu yö­ne­tim Irak­lı­la­rın gö­zün­de, İn­gil­te­re bo­yun­du­ru­ğu ve ulu­sal aşa­ğı­lan­ma ola­rak al­gı­la­nı­yor­du. Nu­ri Sa­it, K­ral ve prens öl­dü­rül­dü. Yö­ne­ti­min ön­de ge­len­le­ri tu­tuk­lan­dı ve Cum­hu­ri­yet ilân edil­di. Ge­çi­ci bir ana­ya­sa ka­bul edil­di. Dev­ri­me kar­şı Bağ­dat Pak­tı üye­le­rin­den ge­le­bi­le­cek teh­dit­le­re kar­şı Sov­yet­ler­den des­tek sağ­lan­dı. Ta­raf­sız­lık po­li­ti­ka­sı be­nim­sen­di. Şi­iler, Sün­ni­ler ve Kürt­ler­den olu­şan bir kon­sey ku­rul­du. Top­lan­tı, ya­yın, ifa­de ve ör­güt­len­me öz­gür­lü­ğü sı­nır­sız ola­rak ser­best bı­ra­kıl­dı. Si­ya­sal mah­kum­lar sa­lı­ve­ril­di. Dı­şa­rı­ya sür­gü­ne gi­den­ler ge­ri çağ­rıl­dı. Si­ya­sal par­ti­le­re izin ve­ril­di. Bi­re­yin ya­sal ve ana­ya­sal hak­la­rı ta­nın­dı.

Ev ki­ra­la­rı dü­şü­rül­dü, üc­ret­ler ar­tı­rıl­dı. Ya­sal ol­ma­yan yol­lar­dan el­de edi­len ser­vet­le­re, sa­ra­yın mal­la­rı­na el ko­nul­du. Ka­dın­la­rın yö­ne­ti­me ka­tıl­ma­sı sağ­lan­dı. Kürt­le­re hak­la­rı ve­ril­di.

Dev­ri­min he­men ar­dın­dan Irak Bağ­dat Pak­tın­dan çe­kil­di. Ei­sen­ho­ver Dokt­ri­ni ve Ster­lin ala­nı­nın dı­şı­na çık­tı. Rus­ya ile an­laş­ma im­za­la­dı ve bağ­lan­tı­sız­lar gru­bu­na ka­tıl­dı. Kı­zıl Çin’i ta­nı­dı.

Dev­rim son­ra­sın­da Irak­ta et­kin ha­le ge­len Ba­as Par­ti­si, Bir­le­şik Arap Cum­hu­ri­ye­ti (Mısır-Suriye birliği) ile he­men bir­leş­me­yi sa­vu­nu­yor­du. Dar­be­nin ikin­ci ada­mı Ab­dul Sa­lem Arif bu te­zi sa­vu­nan­la­rın ba­şın­da ge­li­yor­du. Dar­be li­de­ri Ab­dul Ke­rim Ka­sım bu gö­rüş­le­re kar­şı çı­kı­yor­du. Na­sı­rın ön­der­lik et­ti­ği Arap mil­li­yet­çi­li­ği ağır­lık ka­za­nın­ca, Ka­sım’ın yar­dım­cı­sı Arif’i Bon’a el­çi ata­ya­rak ya­nın­dan uzak­laş­tır­dı. Kürt­le­re bü­tün hak­la­rı ta­nın­dı. Kürt­ler­le ko­mü­nist­ler yük­se­len Arap mil­li­yet­çi­li­ği­ne kar­şı bir­leş­miş­ler­di. Dev­rim son­ra­sı yer al­tın­dan legale çı­kan Ko­mü­nist Par­ti­si en et­ki­li kit­le ha­re­ke­ti ola­rak dev­ri­me bü­yük des­tek sağ­lı­yor­du.

1961′de Molla Mus­ta­fa Bar­za­ni li­der­li­ğin­de­ki Kürt­ler ayak­lan­dı. Ka­sım ko­mü­nist­le­re ve kürt­le­re kar­şı tav­rı­nı sert­leş­tir­dik­çe, yal­nız­laş­ma­ya baş­la­mış­tı, ik­ti­dar tek ki­şi­lik dik­ta­tör­lü­ğe dö­nüş­müş­tü.

1963 Şu­ba­tın­da or­du­nun aşı­rı mil­li­yet­çi un­sur­la­rı ile Ba­as­çı­lar or­tak­la­şa yap­tık­la­rı CIA destekli darbe ile Ka­sım’ı dü­şür­dü­ler ve kur­şu­na diz­di­ler. Solcu bilinen yüz­lerce ay­dın temizlenmişti. Bu temizlikte genç Saddamın etkili ol­duğu biliniyordu. Ab­dul Sa­lem Arif li­der ol­du. 1968′de ya­pı­lan ye­ni bir dar­be ile baş­ba­kan Ha­san el Bakr ba­şa geç­ti. Ku­ru­lan ka­bi­ne­de iki Kürt li­der ye­ri­ni al­dı. An­cak bu da Kürt­le­ri mem­nun et­me­miş­ti. 1966′da va­rı­lan ateş­kes de ye­ni­den ayak­lan­ma­ya dö­nüş­tü. Bu ayak­lan­ma Irak’a çok pa­ha­lı­ya mal ol­muş­tu.

1972′de Irak Pet­rol Şir­ke­ti­nin pay­la­rı dev­let­leş­ti­ril­di. Bu dö­nem­de Dev­rim Ko­mi­te Kon­se­yi­nin güç­lü ada­mı Baş­kan yar­dım­cı­sı Sad­dam Hü­se­yin­di.

1974′de Kürt­le­re oto­no­mi ve­ril­di­ği ilan edil­di. An­cak Arap mil­li­yet­çi­li­ği ile Kürt mil­li­yet­çi­li­ği de­rin bir­ ça­tış­ma ve çe­liş­ki içe­ri­sin­de idi. Ta­raf­lar bu ça­tış­ma­la­rı, şu ya da bu dış güç­le­rin des­te­ği­ni ala­rak bir­bir­le­ri­ni yo­ket­me sa­va­şı­na dö­nüş­tür­müş­tü.

Dün­ya Ban­ka­sı­nın ve­ri­le­ri­ne gö­re 1974′te Irak’ta ki­şi ba­şı­na ulu­sal ge­lir 970 do­lar­dı.

1979 yı­lın­da Saddam iktidarı tek başına ele geçiriyordu. Hu­mey­ni re­ji­mi­nin “şey­tan Ame­ri­ka­lı­la­ra” kar­şı tav­rı be­lir­gin­le­şin­ce, Irak nü­fu­su­nun yüz­de 65′ini oluş­tu­ran Şi­ile­rin ha­re­ket­li­li­ği Sad­dam’ı ol­du­ğu ka­dar ABD’yi de en­di­şe­len­dir­miş­ti. ABD Sad­dam yö­ne­ti­mi­nin sır­tı­nı sı­vaz­lı­yor­du. Yal­nız­ca ABD de­ğil, Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez şeyh­lik­le­ri de Şii teh­li­ke­si­ne kar­şı Sad­dam’ın ar­ka­sın­da bir­leş­miş­ler­di. Saddam’ın Şii temizlik hareketine karşı 1980′de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzeznski “Irakla aramızda temel sayılacak hiçbir çıkar çatışması yok” diyordu. Irak, İran’a saldırı hazırlığındaydı. Se­kiz yıl sü­ren İran-Irak sa­va­şın­da kulla­nılan kim­ya­sal si­lah­lar da­hil, bü­tün si­lah­lar ABD ve Ba­tı kay­nak­lı idi. Ba­tı­dan bu si­lah­la­rın kul­la­nıl­ma­sı­na kar­şı tek bir ses yük­sel­me­miş­ti. ADB, Saddam’ın 1988′de Halepçe’de yaptıklarını ancak on dört yıl sonra anımsaya­bilecekti.

2 mil­yon Irak­lı ve İran­lı­nın ca­nı­na ma­lo­lan sa­vaş­ta ABD, Bas­ra Kör­fe­zi­ne gön­der­di­ği uçak ge­mi­le­ri ile İran’ı de­niz­den ab­lu­ka­ya ala­rak Sad­dam’a doğ­ru­dan des­tek sağ­la­mış­tı.

Sad­dam 1990 Ağus­to­sun­da Ku­veyt’i iş­gal et­ti­ği gün Bir­leş­miş Mil­let­ler Gü­ven­lik Kon­se­yi top­lan­dı ve oy bir­li­ği ile Sad­da­m’ın ge­ri çe­kil­me­si ka­ra­rı­nı al­dı. Er­te­si gün Ka­hi­re’de top­la­nan Arap Bir­li­ği Gü­ven­lik Kon­se­yi de ben­zer bir ka­rar al­dı. Sad­dam bu ka­rar­la­rı din­le­mi­yor­du.

Ocak 1991′de ABD’nin ön­der­li­ğin­de Av­ru­pa ve Arap­la­rın oluş­tur­du­ğu 700 bin ki­şi­lik as­ke­ri bir güç Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez ül­ke­le­ri­ne ko­nuş­lan­dı­rıl­dı. 16 Ocak­ta Çöl Fır­tı­na­sı Ha­re­kâ­tı Bağ­dat’ın bom­ba­lan­ma­sıy­la baş­la­dı. 91 bin ha­va sal­dı­rı­sın­dan son­ra 23 Şu­bat­ta ka­ra or­du­la­rı ha­re­ke­te geç­ti. Beş gün içe­ri­sin­de Irak or­du­la­rı da­ğıl­dı. Ku­veyt “öz­gür­lü­ğü­ne” ka­vuş­tu­rul­du.

Kör­fez sa­va­şın­dan ön­ce, 8 yıl­lık İran sa­va­şı­na, iç ka­rı­şık­lık­la­ra karşın, Irak’­ta ki­şi ba­şı­na ulu­sal ge­lir 3000 do­la­rın üs­tü­ne çık­mış­tı. Irak boy­dan bo­ya bir şan­ti­ye­ye dö­nüş­müş­tü. Arap dün­ya­sın­da en hız­lı ge­li­şen, sa­na­yi­le­şen bir ül­ke ko­nu­mun­day­dı. Üs­te­lik Fi­lis­tin­li­le­ri en et­kin bir bi­çim­de des­tek­le­yen Arap ül­ke­si Irak­tı. Irak öte­ki Arap ül­ke­le­rine gö­re la­ik, ka­dın­la­rın top­lum­sal ya­şa­ma en çok kat­kı­da bu­lun­du­ğu ül­ke idi. Bu bağ­lam­da Or­ta Do­ğu’da İs­ra­il için, ABD ve İn­gi­liz çı­kar­la­rı için ge­le­cek­te en bü­yük bir teh­dit oluş­tu­ru­yor­du. Sad­da­m’ın ve re­ji­mi­nin bir tür­lü yo­ke­dil­me­si, ye­ri­ne ABD, İn­gi­liz çı­kar­la­rı­nı ko­ru­ya­cak, İs­ra­il için teh­dit oluş­tur­ma­ya­cak bir yö­ne­ti­min ge­ti­ril­me­si ge­re­ki­yor­du. Sad­dam’ın kim­li­ği de­ğiş­ti­ril­di. O artık eli kan­lı, acı­ma­sız, fa­şist bir dik­ta­tör­dü. Tıp­kı Sü­veyş Bu­na­lı­mın­da Na­sır gi­bi.

Kör­fez Sa­va­şı’nın ar­dın­dan Irak’ın dört­te üçü ABD ve İn­gil­te­re’nin fi­ili de­ne­ti­mi­ne alın­mış, Ku­zey­de Kürt­ler des­tek­le­ne­rek, ade­ta ba­ğım­sız bir dev­let oluş­tu­rul­muş­tu. Uy­gu­la­nan am­bar­go ile pet­rol ge­lir­le­ri­ni BM de­ne­ti­mi al­tın­da yal­nız­ca gı­da ve ilâç gi­bi sı­nır­lı ge­rek­sin­me­ler kar­şı­lı­ğı kul­la­nı­la­bi­li­yor­du.BM Irak yardım kurumu sorumlusu, Denis Dalliday bu durumu “soykırım ambargosu” olarak nitelemişti. İlaçsızlıktan ve gıdasızlıkta