Küresel İşgal ve İnsanlık Suçları

Ağustos 7, 2008

 

11 Eylül İkiz Kuleler saldırısının ertesinde Bush, Kongrede “Bize niçin saldırıyorlar?” sorusunu yine kendisi “özgürlük düş­manlarının” “uygarlığı” tehdit ettiğini söylüyor, “çünkü biz ilerlemeye, ço­ğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz” diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada “uygarlığı savunmak için, savaşmak gerektiğini” vurguluyor, “yürüttüğümüz poli­tikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşu­muzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız” diyordu.

 “Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.” sloganı ile işe başlayan Bush, yeryüzünde tanrısal adaleti gerçekleştirmek üzere görevlendirildiğine inanıyordu.

Şubat 2002 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında Bush, şunları söylemiş­ti: “Silahlı güçlerimiz ABD’nin düş­manlarının artık açıkca anlamış ol­dukları şu mesajı vermiştir: 7000 mil uzakta da olsanız, okyanus­lar öte­sinde, kıtalar ötesinde de olsa­nız, dağların tepelerinde, mağaralarda bile olsanız, bu ulusun adaletinden kaça­mayacaksınız”.

Pentagon bu adalet anlayışıyla Af­ganistan’ı bombalama harekatına islam inancındaki “Tanrının sonsuz adaleti” kavramına nazire yaparak “Sonsuz Adalet Harekatı” adını ver­mişti.

Pentagon müslüman Irak hal­kına “hıristiyan” adaletini dağıtırken, eş zamanlı olarak Filistin halkına soykı­rım uygulayan Şaron da “yahudi” adaletini dağıtıyordu.

 Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.

Bush elindeki “akıllı bombalarla” “ada­let” dağıtmaya kararlıydı.

Bush “adaletini”, dev B-52 uçakla­rıyla, ya da binlerce kilometre menzilli füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gö­zetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.

Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üs­süne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. İşkence­den geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarıl­madılar.

Guantanamo kampında uygu­lamalı eğitimini tamamlayan işkence­ciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon ar­şivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki iş­kence uzmanlarınca hazırlanmış yön­tem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.

Birinci Körfez Savaşı’nda tes­lim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl topra­ğına gömmüşlerdi. Irak’a saldırısını haklı göster­mek için Bush, Eylül 2002’de BM’de Irak’ın “çok tehlikeli kitle imha si­lah­larına sahip olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu” yalanını söylüyordu. Bu­nunla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırı­sının lideri olduğu söylenen Muham­met Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına kar­şın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.

Aslında Bush ve ekibi, bu sa­vaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuo­yunu aldatmak için, emekli su­baylar, emekli elçiler, dış politika uz­manların­dan oluşan büyük bir propa­ganda or­dusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgi­lendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tari­hin kay­dettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muha­liflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların ke­miklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfke­lendiği insanları aslanla­rın önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, ken­dini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak “kurtarıcılarını” bekliyordu.

Bush savaşa başlama emrini verir­ken, Irak halkına olduğu ka­dar, Irak’ın “büyük uyğarlığına” da saygılı ola­caklarını vadetmişti. Oysa daha sava­şın ilk gününde, tarihin en eski kentle­rinden biri olan Bağdat acıma­sızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizas­yon sistemleri yokedildi.

Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tankla­rına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikapla­rına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD asker­leri Bağ­dat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanı­yordu.

Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tüttü­rür­ken, hamile annesini, babasını, er­kek kardeşini, 3, 6, 10 yaşlarında üç kız kardeşini ve amcasını kaybeden 12 yaşındaki Ali İsmail Abbas, kopmuş iki kolu ve yanık gövdesiyle dehşet içerisinde  TV kameralarına bakı­yordu. Ali İsmail’in halası ise, öldürü­len yakınlarının cesetlerine kapanarak, “Herkes birine ağlıyor, ya ben hangi­sine ağlayayım!” diye ağıt yakacaktı.

Hastaneler ölü ve yaralılarla dolmuştu. Doktorlar çaresizlik içeri­sindeydi. Dr. Hüseyin, çaresizliğini, öfkesini, “Bunları yapan Amerikan askerlerini görmek istiyorum. Bunlar­dan birini kendi ellerimle öldür­mek istiyorum.” diye ifade ediyordu.

Ülke, yağmacıların, hırsızların, iş­birlikçilerin ellerine bırakılmıştı. İşgal­ciler halkı yağmaya teşvik edi­yordu. Her şey talan ediliyordu. Ulusal müze, ulusal kütüphane, tiyatro, mer­kez ban­kası, bakanlıklar, resmi daire­ler, hasta­neler yağmalandı. Yağmacıla­rın yakı­nına bile yaklaşamadıkları bir tek yer vardı; Irak Petrol Bakanlığı. Bağdat’ın merkezindeki Al-Kundi hastanesinin elektrik ampulleri, kablo­ları, tıbbi ci­hazları, ya­takları, karyola­ları bile yağ­malandı. Bağdat müzesin­den 7 bin yıllık eserler dahil, 50 bin tarihi eser çalındı. Sümerler’den kalan beş bin beş yüz yıllık altın heykel, Uruk’tan kalma kadın başı heykeli, pek çok al­tın, bilezik, küpe koleksi­yonları yağ­malandı.

Bağdat işgalinin üçüncü günü, Musul müzesi yokedildi. Kral Saknotrok II’nin 2000 yıllık hey­keli de dahil, pek çok eser birkaç da­kika içeri­sinde yokoldu. Iraklı arkeo­log Raid Abdul Ridar Muhammed bu talanı şöyle yorumlayacaktı: “Bir ül­kenin kimliği, değeri ve uygarlığı tari­hinde saklıdır. Eğer bir ülkenin uygar­lığı yağmalanıyorsa tarihi biter. Bizde olan budur.”

Bu barbarlığın amacı Irak’ın ta­rihini bitirmekti. Olanları İngiliz Savunma Ba­kanı “halkın rejimden mallarını kur­tarması” olarak yorumluyor, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, “Iraklılar zenginliği yeni­den paylaşıyor” diyordu. Iraklı Rassan Hasan ise, Guardian muhabi­rine “Saddam bizi uçaklarla vurmadı. Ço­cuklarımızı bombalarla katletmedi. Okullarımızın kapılarını ka­pamadı.” diyecekti.

İlk saldırıya uğrayan yerlerden biri de, BM’lerin Bağdat merkezi olmuş, öldürülen yetkililerden sonra, BM Iraktan çekilmek zorunda kalmıştı. Böylece bu “soykırımın” tanıkları da kapı dışarı edilmişti.

Bütün bu olup bitenler, dünya­nın gözünden saklanmaya çalışıldı. Ha­berler işgal komutanlığının sansü­rün­den geçiyordu. Penta­gon’un tescilli gazetecilerinin dışında kalan gazeteciler ise her an işgalcilerin ateşiyle öldürülmek paha­sına, yürek dağlayan görünümleri güç­lükle mer­kezlerine iletebiliyorlardı.

 El Cezire televizyonunu sustur­mak için Katar hükümetine büyük baskılar yapıldı. Baskılar sonuç ver­meyince, yoğun bir karalama kampan­yası başla­tıldı. Bu da sökmeyince, Ka­bil’deki büroları havaya uçuruldu. Bağdat’taki otel odaları dünyanın gözleri önünde bombalandı. Bir mu­habirle bir fotoğ­rafçı öldürüldü. Bun­ların en büyük günahları, esir düşen iki ABD askerinin görüntüle­rini yayınla­maktı. Bu esirle­rin korkulu görünüm­lerini yayınlamak “insan haklarının ihlali” idi.

Bir evde kıstırılan Saddam’ın oğulları ile 15 yaşındaki torunu, sağ olarak ele geçirilmeleri olanaklı iken, param parça edilmiş, Uday ve Kusay’ın cesetleri biraya getirilip di­kildikten sonra, günlerce ABD gücünün ifadesi olarak dünya medyasında gösteril­mişti. İnsan onurunu aşağılayan dav­ranışlarla Saddam’ın sakalında, sa­çında tiksintiyle bit arayan askerlerin görüntüleri, zafer sevinçleriyle TV ekranlarında defalarca gösterile­cekti.

Saddam ve arkadaşlarının traji komik yargılanmalarını dünya ibretle izlemişti. Duruşmalar sansürlenerek, 15 dakika sonra televizyonlara verilmesine karşın, mahkeme önüne çıkarılmadan konuşturulan tanıklar, öldürülen avukatlar, ve  hiçbir dini, insani, hukuki ölçüye sığmayan Kurban Bayramının ilk sabahında yapılan infazlar, insanlığın utançla anımsayacağı görüntülerdi. 

Irak’ta olanlar, insanın kanını donduracak kadar çarpıcı sah­nelerle doluydu. Medyada çok az bir bölümü gösterilen o tiksinç resim ve kasetlerin binlercesi saldırı yöntemleri­nin somut belgeleri olarak Pentagon mahzenle­rinde arşivleniyordu. Bu ar­şivlerde ırzına geçilen kadınların, bir­birleriyle zorla ilişkiye sokulan çocuk­ların gö­rüntüleri, domuz eti yedirilen, islama küfür etmeye zorlanan resimler, ka­setler vardı. Bu kin ve nefretle Afga­nistan’da, Irak’ta sivil halk üze­rine herbiri 700-800 bombadan oluşan “misket bombalar” atılıyor, kadın ço­cuk demeden binlerce masumun kav­rulmuş, parçalanmış cesetleri arasında 12 yaşındaki Iraklı çocuğun, kopan kolunu bulmaları için yalvarışına Batılı haberciler tanık oluyordu.

Bu barbarlıkları dünya ka­muoyunun gözlerinden giz­lemeyi yine de ba­şaramadılar. Abu Gureyp ha­pishane­sinde yapılanlar, orada görevli as­kerler tarafından basına sızdırıldı. Bush yö­netiminin “utanç verici”, “tik­sindirici” dediği bu sahneler, hiç de yeni değildi. Bu uygulamalar, ABD’de 11 Eylül sonrası tutuklananlara, Guantanomo üssüne kapatılanlara, Afganistan ha­pishanelerindekilere de uygulanıyordu. Onları öfkelendiren, olanlar değil, olanların dışarıya sızdı­rılmasıydı. Çünkü uygulamalar Penta­gonun bilgisi ve belirlenmiş olan yön­temler doğrul­tusunda yapı­lıyordu. O nedenle altında imzası olduğu halde, 1949 Cenevre sözleşmesi açıkça çiğ­neniyordu. Rumsfeld, Cenevre söz­leşmesinin es­kidiğini, geçerliliğinin kalmadığını söylüyordu. Bush “terö­rizme karşı savaşın yeni bir tür savaş” olduğunu öne sürüyordu. Bush’un hukuk danış­manı “yeni savaşın niteliği gereği” ya­kalanan teröristler ve onla­rın destek­çilerinden acil bilgi almak için Cenevre sözleşmesinin katı kural­larının eskimiş olduğu görüşünü Bush’a bildirmişti.

Bu nedenle ABD, Amerikalıların uluslararası mahkemelerde yargılan­masını kabul etmemişti. Bu ne­denle, ABD askerlerinin “savaş suçlusu” sayılmayacağını dayatmışlardı. Ulusla­rarası hukuk, insan hakları, ABD için geçerli değildi: “Biz” ve “ötekiler” vardı. “Bizler”, yani Ameri­kalılar için hukuk ayrıdır, “öteki­ler”, yani Ameri­kalı olmayanlar için ayrı hukuk geçer­lidir. “Ötekiler” için, Baş­kan’ın, baştaki komutanın emirleriyle seçilen subay­lardan oluşan bir Askeri Komisyon, hiçbir uluslararası hukuk kuralı tanı­madan, suçlunun “çabucak” yargılana­rak cezalandırılmasını öngö­rülmüştür. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, Avrupa Sözleşmesinin, 1949 Cenevre Sözleşmesinin öngör­düğü adil yargı­lama kurallarının hiçbiri geçerli değil­dir.

Bush ve ekibi için işgalcilere karşı direnen, yurtlarını savunan Irak­lılar, birer “lağım sıçanıdırlar”. Bu “sı­çanlar deliklerinden çıkarılacak”, yokedileceklerdir.

İnsanlığın bu dehşet verici vah­şeti karşısında bütün değerleri ayaklar al­tında çiğnenmiş bir halk ne yapa­bilirdi! Yapabileceği, yokedilmek iste­nen ru­hunu kurtarabilmek için bede­nini ateşe sarıp yok etmek. Bu­nun adı “te­rör”dü.

Bü­yük Or­tado­ğu Pro­je­si­nin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si ile bir­lik­te, in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri, ner­dey­se İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı bo­yut­la­rı­na ulaş­mış bu­lun­mak­ta­dır.  Af­ga­nis­tan’a ço­cuk, ka­dın, genç, ih­ti­yar de­me­den ki­şi ba­şı­na 40 kg bom­ba yağ­dı­rıl­mış­tı.

 ABD ordusunun yanında görev yapan güvenlik şirketlernin paralı askerlerinin  işlediği cinayetler, kukla Irak yönetimini bile isyan ettirecek boyutlara ulaşmıştı. En son 18 sivil Iraklıyı keyfi olarak kurşuna dizen Blackwater adlı şirketin paralı katilerini yargılayacak bir kuruluşun olmayışı sıradan Amerikan yurttaşlarını bile şaşırtmıştı.

 Irak’ta ABD iş­gal as­ker­le­ri­nin ya­pa­gel­dik­le­ri­ne BM, Av­ru­pa ve bü­tün dün­ya, ib­ret ve dehşet verici bir umursa­maz­lıkla se­yir­ci ka­lı­yor. Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicilerinden büyük alkış aldığı konuşmada şöyle demişti:

 “Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar. Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”

 13 yaşındaki kız çocuğunu ırzına geçtikten sonra öldüren, bununla da kalmayıp, olaya tanık olan anne ve babayı da öldüren askerin kendi itirafı olmazsa, binlerce benzeri gibi, olmamış sayılacaktı.

 Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şın­da Irak hal­kı­nın yüz­de 5’i öl­dü­rül­müş­tü.  Bu sa­yı ABD nü­fu­su ile kı­yas­lan­dı­ğın­da, 15 mil­yon in­sa­na denk gel­mek­te­dir. Bugün, dünyanın gözü önünde, Irak bir kan gölüne dönüştürülmüştür. Bu gölde her gün 500 can boğulmaktadır. Açlık ve ilaçsızlıktan ölenlerin dışında, birinci ve ikinci Körfez savaşlarında ölenlerin sayısı 2 milyonu bulmuştur. Bu Irak nüfusunun yüzde onu demektir.  Üç milyon Iraklı, Suriye ve Ürdün’e sığınmıştır. Açlık ve yoksulluk içerisindeki bu insanlar, her türden suçun ve fuhuşun bataklığına itilmiştir.

Bu soykırımı, insanlık dehşet verici bir umursamazlıkla seyrediyor.

Aynı umursamazlıkla, Bush’un baş müt­te­fi­ki İsrail’in Fi­lis­tin’de uy­gu­la­mak­ta ol­du­ğu soy­kı­rım kar­şı­sın­da “in­san hak­la­rı sa­vu­nu­cu­la­rı”, “de­mok­ra­tik”, “öz­gür­lük­çü” Ba­tı, sus­kun!

Dünya Irak halkının acılarını sessizce seyrederken, Hıris­ti­yan “Ba­tı” ile Ya­hu­di İs­ra­il, İs­la­mi­ye­t’i ye­ni­den ya­pı­lan­dır­ma­nın gay­re­ti için­de­ler. Neden?

 İşgal öncesi varili 20 dolar olan petrol bugün 100 dolar  düzeyine ulaştı. Exacon’un geçtiğimiz yıldaki net karı 36 milyar dolar olmuştu.

BOP’un ide­olog­la­rı İs­la­mın “ba­tı­lı­laş­ma­ya” kar­şı, an­ti-la­ik bir an­la­yış içe­ri­sin­de ol­du­ğu­nu, bu ne­den­le de Ba­tı­nın la­ik-de­mok­ra­tik sis­te­mi­ne kar­şı ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır­lar. On­la­ra gö­re de­mok­ra­si, İs­lâm dün­ya­sı­nın pek de ya­ban­cı ol­ma­dığı bir kav­ram­dır, asıl kar­şıt­lık la­isizm­den kay­nak­lan­mak­ta­dır. De­mok­ra­si­yi is­lam­la bağ­daş­tı­ra­rak ka­bul et­mek müm­kün­dür. 

11 Eylül saldırısını gerçekleştirenler arasında  tek bir Afganlı yoktu. Oysa Başkan Bush hedef olarak Afgan dağlarını gösteriyordu. Koca ABD, tek bir kişiye, bin Ladin’e savaş açıyordu.

ABD’niın Afganistan’daki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslamcılara ilgisi 1950’li yıllara kadar uzanır. İslamcıların ilk hedefleri üniversite oldu.  CIA’nın kurduğu Asya Vakfı Kabil Üniversitesinde ve İslamcı gruplar arasında çalışmalar yapmıştı. Ama ABD’nin siyasal İslama fiili desteği 1973’te başladı. Afgan cihadının önderlerinden olan Abdul Resul Sayyaf, Burhanettin Rabbani ve Gülbettin Hikmetyar Müslüman Kardeşler ve Suudi Arabistan’la yakın ilişki içerisinde 1972’de Müslüman Gençlik örgütünü kurmuşlardı. Hikmetyar örgütün askeri kanadının yöneticisi idi. Hikmetyar örtünmesini beğenmediği kadınların yüzlerine kezzap atma hareketini başlatmıştı. Daha sonra Hizb-i İslami’nin (İslam Partisi) lideri olacak olan Hikmetyar, yakaladığı kareşıtlarının, diri diri derilerini yüzmekle ün kazanacaktı. Örgüt 1972 yılında ABD Elçiliğine çalışmaları konusunda bir rapor (raporda dört solcu liderini öldürdükleri de yer almıştı) hazırlayarak, bir matbaa kurmak için destek istedi.

Muhammet Davut 1973 yılında kuzeni Kral Zakir Şah’ı bir darbe ile devirip cumhuriyet ilan edince, CIA, Pakistan yönetimi ve İran şahı işbirliği içerisinde Afgan İslamcılarını desteklediler. Özellikle bir darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Ziya-ul Hak, İslamın dünya egemenliği hayalini gerçekleştirmek için, yakınlarının bile “gerçek bir canavar” olarak nitelendirdikleri Hizb-ul İslam’ın lideri Gulbettin Hikmetyar’ı,  CIA ve Rabıta’yı da arkasına alarak destekledi.

Taliban iktidarı, Afagan tarihinin en acımasız, en kanlı iktidarı olmuştu. 1996 yılında Kabil’e girdiklerinde büyük bir katliam yapmışlardı. Devlet görevlilerini boğazlamıçlar, BM’e sığınan Devlet Başkanı Necubullah’ı alarak soyup boynuna geçirdikleri iple Kabil sokaklarında dolaştırmışlar, sonrada hayalarını kesip ağzına sokarak elektrik direğine asmışlardı. Erkeklerin sakal traşı olmaları yasaklanmış, sakallarının avuç içinden taşması zorunlu kılınmıştı. Televizyon, müzik, canlıların fotografını çekmek, resim yapmak, uçurtma uçurtmak (uçurtma ananız, çocuğunuza benzer, onları uçuramazsınız), satranç oynamak, gravat takmak kesinlikle yasaklanmışrı. Kız çocukların okula gitmeleri, burkalı da olsa, kadının tek başına sokağa çıkması, mühendis, doktor, avukat, öğretmen kadınların çalışmaları yasaklanmıştı. Oysa, ABD’nin açık desteği ile ikti­dara taşınan Taliban, Afganistan’ı ka­dınlar için bir hapishane haline dö­nüştürme­den önce, kadınlara, oy kul­lanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile ve­rilmişti. Okul­larda kız erkek aynı sınıflarda eğitim görüyorlardı. Öğretmenlerin yüzde 70’i, devlet memurlarının yüzde 50’si, sağ­lık çalışanlarının yüzde 40’ı kadınlar­dan oluşuyordu. Okullarda 106.256 kız, 148.223 erkek öğrenci vardı. 7.793 kadın bu okullarda öğretmendi.

Bugün her beş çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyor.

 ABD 2001 Eki­minde Afganistan’a ilk bombayı atma­dan önce, First Lady Laura Bush, haf­talık radyo konuşmasında, Afgan ka­dınının Taliban yönetimi altında nasıl aşağı­landığını anlatırken, “ka­dınların acıma­sızca ezilmesinin, teröristlerin temel politikaları” olduğunu vurgulu­yordu. Ardından Dışişleri Bakanlığının ya­yınladığı raporda, Taliban’ın binlerce yıllık tarihsel zen­ginlikleri, barbarca nasıl yokettikleri anlatıldıktan sonra, Afgan kadınlarına yapılanlar sıralanıyordu. Başkan Bush ise, “tarihin en terörist yönetimi Talibanın Afgan kadınlarına nasıl savaş açtıklarını” açıklıyor, “kahraman Af­gan savaşçı­ları sayesinde”, Afgan kadı­nının kurtarılacağı müjdeleniyordu. Oysa Afgan kadını, o “kahraman Af­gan savaşçıların” başlarına yağdırılan bombalar altında yağma ve tecavüz eylemleriyle, Talibana rahmet okutan olaylar yaşayacaktı. Halk bu yaşadık­larını Batılı gazetecilere “Taliban za­manında kapılarımızı kilitlemiyor­duk.” Talibanlar “hiç olmazsa iyi müslümanlardı” diye açıklayacaklardı.

Savaş döneminde  Afganlı kadınlar erkek doktor­lara gidemedikleri için ölüyor, mücahitler öteki dünyaya kolları bacakları kesik gitmemek için ameliyat olmuyor­lardı.

2001 Eki­min­de Af­ga­nis­tan bom­ba­la­nıp, Ta­li­ban da­ğı­tıl­dık­tan son­ra Uno­cal’ın da­nış­ma­nı, Brzezinski’’in yakın çalışma arkadaşı, Afgan kökenli, Zal­may Ha­lil Za­di, ABD’nin özel tem­sil­ci­si ola­rak Af­ga­nis­tan’a atan­dı. Şir­ke­tin me­mur­la­rın­dan Ha­mit Kar­zai ku­ru­lan hü­kü­me­tin ba­şı­na ge­çi­ril­di. 27 Ara­lık 2001 de Türk­me­nis­tan, Af­ga­nis­tan ve Pa­kis­tan ara­sın­da 5 mil­yar do­la­ra ma­lo­la­cak bo­ru hat­tı an­laş­ma­sı ya­pıl­dı.

Taliban sonrası Afganistan’da değişen bir şey olmamış, ülke savaş ağaları arasında yeniden paylaşılmıştır. Kabil hükümetinin varlığı başkentin varoşlarıyla sınırlıdır. Kabile  reisleriyle oluşturulan  meclis (Loya Jirga) şeriata dayalı bir yönetim dışında, “demokratik” hiçbir değişikliğe hazır değil.

 Dün­ya Pet­rol Kay­nak­la­rı­nın Yüz­de 11’ine Sa­hip Irak  İkinci He­def Se­çil­miş­ti

 Irak or­du­su Arap dün­ya­sın­da po­li­ti­ka­ya ka­rı­şan ilk or­du ol­muş­tu. Or­du­nun ilk ko­mu­tan­la­rı Os­man­lı or­du­sun­da ye­tiş­miş su­bay­lar­dı. İn­gi­liz­ler ta­ra­fın­dan eği­til­miş olmala­rına kar­şın, İn­gi­liz düş­man­lı­ğı ve ulu­sal­cı­lık duy­gu­su or­du ka­de­me­le­rin­de hiç si­lin­me­miş­tir.

 1979 yı­lın­da Saddam iktidarı tek başına ele geçiriyordu.  Hu­mey­ni re­ji­mi­nin “şey­tan Ame­ri­ka­lı­la­ra” kar­şı tav­rı be­lir­gin­le­şin­ce, Irak nü­fu­su­nun yüz­de 65’ini oluş­tu­ran Şi­ile­rin ha­re­ket­li­li­ği Sad­dam’ı ol­du­ğu ka­dar ABD’yi de en­di­şe­len­dir­miş­ti. ABD Sad­dam yö­ne­ti­mi­nin  sır­tı­nı sı­vaz­lı­yor­du. Yal­nız­ca ABD de­ğil, Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez şeyh­lik­le­ri de Şii teh­li­ke­si­ne kar­şı Sad­dam’ın ar­ka­sın­da bir­leş­miş­ler­di.  Saddam’ın Şii temizlik hareketine karşı 1980’de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzeznski “Irakla aramızda temel sayılacak hiçbir çıkar çatışması yok” diyordu.  Irak, İran’a saldırı hazırlığındaydı.  Se­kiz yıl sü­ren İran-Irak sa­va­şın­da kulla­nılan kim­ya­sal si­lah­lar da­hil, bü­tün si­lah­lar ABD ve Ba­tı kay­nak­lı idi. Ba­tı­dan bu si­lah­la­rın kul­la­nıl­ma­sı­na kar­şı tek bir ses yük­sel­me­miş­ti.  ADB, Saddam’ın 1988’de Halepçe’de yaptıklarını ancak on dört yıl sonra anımsaya­bilecekti.

 2 mil­yon Irak­lı ve İran­lı­nın ca­nı­na ma­lo­lan sa­vaş­ta ABD, Bas­ra Kör­fe­zi­ne gön­der­di­ği uçak ge­mi­le­ri ile İran’ı de­niz­den ab­lu­ka­ya ala­rak Sad­dam’a doğ­ru­dan des­tek sağ­la­mış­tı.

Ocak 1991’de ABD’nin ön­der­li­ğin­de Av­ru­pa ve Arap­la­rın oluş­tur­du­ğu 700 bin ki­şi­lik as­ke­ri bir güç Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez ül­ke­le­ri­ne ko­nuş­lan­dı­rıl­dı. 16 Ocak­ta Çöl Fır­tı­na­sı Ha­re­kâ­tı Bağ­dat’ın bom­ba­lan­ma­sıy­la baş­la­dı. 91 bin ha­va sal­dı­rı­sın­dan son­ra 23 Şu­bat­ta ka­ra or­du­la­rı ha­re­ke­te geç­ti. Beş gün içe­ri­sin­de Irak or­du­la­rı da­ğıl­dı. Ku­veyt “öz­gür­lü­ğü­ne”  yeniden ka­vuş­tu­rul­du.

Kör­fez sa­va­şın­dan ön­ce, 8 yıl­lık İran sa­va­şı­na, iç ka­rı­şık­lık­la­ra karşın, Irak’­ta ki­şi ba­şı­na ulu­sal ge­lir 3000 do­la­rın üs­tü­ne çık­mış­tı. Irak boy­dan bo­ya bir şan­ti­ye­ye dö­nüş­müş­tü. Arap dün­ya­sın­da en hız­lı ge­li­şen, sa­na­yi­le­şen bir ül­ke ko­nu­mun­day­dı. Üs­te­lik Fi­lis­tin­li­le­ri en et­kin bir bi­çim­de des­tek­le­yen Arap ül­ke­si Irak­tı. Irak öte­ki Arap ül­ke­le­rine gö­re la­ik, ka­dın­la­rın top­lum­sal ya­şa­ma en çok kat­kı­da bu­lun­du­ğu ül­ke idi. Bu bağ­lam­da Or­tado­ğu’da İs­ra­il için, ABD ve İn­gi­liz çı­kar­la­rı için ge­le­cek­te en bü­yük bir teh­dit oluş­tu­ru­yor­du. Sad­da­m’ın ve re­ji­mi­nin bir tür­lü yo­ke­dil­me­si, ye­ri­ne ABD, İn­gi­liz çı­kar­la­rı­nı ko­ru­ya­cak, İs­ra­il için teh­dit oluş­tur­ma­ya­cak bir yö­ne­ti­min ge­ti­ril­me­si ge­re­ki­yor­du. Sad­dam’ın kim­li­ği de­ğiş­ti­ril­di. O eski müttefik, artık eli kan­lı, acı­ma­sız, fa­şist bir dik­ta­tör­dü. Tıp­kı Sü­veyş Bu­na­lı­mın­da Na­sır gi­bi.

Kör­fez Sa­va­şı’nın ar­dın­dan Irak’ın dört­te üçü ABD ve İn­gil­te­re’nin fi­ili de­ne­ti­mi­ne alın­mış, Ku­zey­de Kürt­ler des­tek­le­ne­rek, ade­ta ba­ğım­sız bir dev­let oluş­tu­rul­muş­tu. Uy­gu­la­nan am­bar­go ile pet­rol ge­lir­le­ri­ni BM de­ne­ti­mi al­tın­da yal­nız­ca gı­da ve ilâç gi­bi sı­nır­lı ge­rek­sin­me­ler kar­şı­lı­ğı kul­la­nı­la­bi­li­yor­du.

BM Irak yardım kurumu sorumlusu, Denis Dalliday bu durumu “soykırım ambargosu” olarak nitelemişti. İlaçsızlıktan ve gıdasızlıktan her gün 200 çocuk ölüyordu. Savaş öncesi 1 Irak dinarı 3 dolardı. 2000 yılında 1700 Irak Dinarı 1 dolara eşitlendi. İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Bil­di­ri­si­nin sa­hi­bi BM’le­rin Irak’a uy­gu­la­dı­ğı am­bar­go­nun bo­yut­la­rı­nı Irak’ta­ki BM yar­dım so­rum­lu­su De­nis Dal­li­day “soy­kı­rım yap­tı­rı­mı” ola­rak ni­te­le­miş­ti.

BM’lerde otuz yıldır çalışan, BM Irak İnsani İşler koordinatörü, Alman Hans von Spaneck Bağdat’yaki görevinden çekildi. Gerekçesini şöyel açıklamıştı: “Ambargonun yanlışlığının  Irak halkına verdiği acı o kadar ağırdı ki, bu sorumluluğu daha fazla taşıyamazdım.”

1989’da 3100 dolar olan ulusal gelire karşı, BM yılda 2.9 milyar dolarlık gıda gönderiyordu. Bu da yılda 252 dolara, günde 70 cente denk geliyordu.

BM verilerine göre, ambargo öncesi Irak’ta okur yazar oranı yüzde 90’dı, ambargo sonrası bu oran yüzde 60’ düştü. BM ve­ri­le­ri­ne gö­re aç­lık­tan ve ilaç­sız­lık­tan her gün 200 ço­cuk ölü­yor­du. UNI­CEF’in ve­ri­le­ri­ne gö­re am­bar­go­dan ötü­rü 1.5 mil­yon in­san öl­müş­tü. 1989’da ki­şi ba­şı­na dü­şen ulu­sal ge­lir 3100 do­lar iken am­bar­go­dan son­ra 250 do­la­ra düş­müş­tü. Ay­nı yıl­lar­da okul­laş­ma ora­nı yüz­de 95, sağ­lık hiz­met­le­rin­den ya­rar­lan­ma ora­nı yüz­de 93 idi. Am­bar­go bu ora­nı yüz­de 10-15’e dü­şür­müş­tü. Irak’a kur­şun ka­lem it­ha­li bi­le içe­ri­sin­de gra­fit var ge­rek­çe­siy­le ya­sak­lan­mış­tı.

Okul­lar ka­pa­tıl­mış, Irak sa­na­yii ade­ta yok edil­miş­ti. İlâç­sız­lık­tan her yıl on­bin­ler­ce ço­cuk ölü­yor­du.

 Sad­dam ye­nil­miş­ti.  Ama Sad­dam’ı Irak’ın yö­ne­ti­min­den uzak­laş­tır­mak kim­se­nin ak­lı­na gel­me­miş­ti. Ne­de­ni çok açık­tı. Gü­ney­de Şi­iler, ku­zey­de Kürt­ler ayak­lan­mış­tı. Ayak­la­nan­la­rın ba­şa­rı­ya ulaş­ma­sı ha­lin­de, böl­ge­de hal­kın ken­di ira­de­le­riy­le ku­ra­cak­la­rı yö­ne­tim­ler, ABD ve Ba­tı­nın  çı­kar­la­rı­na ay­kı­rı po­li­ti­ka­lar iz­le­ye­bi­lir­ler­di. “Ye­nil­miş Sad­dam”ın Şi­iler ve Kürt­ler üze­ri­ne yü­rü­me­si­ne ses çı­ka­rıl­ma­dı. Sad­dam Batının kim­ya­sal si­lah­larını da kul­la­na­rak bu is­yan­la­rı bas­tır­dı.

Sa­vaş Irak’a bir mil­yon in­sa­na ma­lol­muş­tu. Müt­te­fik­le­rin kay­bı ise Amerikan kaynaklarına göre yal­nız­ca 145 ölüy­dü.

Sad­dam 36-38 pa­ra­lel da­ire­le­ri ara­sı­na sıkışıp kalmıştı. BM ka­na­lıy­la uygulanan sı­kı am­bar­go sonucu, açlık, yok­sul­luk, has­ta­lık Irak hal­kı­nı ka­sıp ka­vu­ru­yor­du.

Kör­fez Sa­va­şı sı­ra­sın­da Che­ney Sa­vun­ma Ba­ka­nı, Po­well ise Ge­nel Kur­may Baş­ka­nı idi. Sa­vaş ha­zır­lık­la­rı sı­ra­sın­da Che­ney, Po­well’a böl­ge­de kü­çük öl­çek­li nük­le­er si­lah­lar kul­la­nıl­ma­sı için ha­zır­lık­lar yap­ma­sı ta­li­ma­tı­nı ver­miş­ti. Nük­le­er si­lah kul­la­nıl­ma­mış­tı ama sey­rel­til­miş uran­yum­lu bom­ba­lar­dan ton­lar­ca­sı Irak üze­ri­ne yağ­dı­rıl­mış­tı. Öl­dü­rü­cü et­ki­si­ni da­ha çok ço­cuk­lar üze­rin­de gös­te­ren bu si­lah­lar, 500 bin Irak­lı ço­cu­ğun lö­se­mi­den öl­me­si­ne ne­den ol­du.

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şı Bü­yük Or­ta Do­ğu po­li­ti­ka­la­rı­nın te­mel taş­la­rı­nı dö­şe­miş­ti. Bun­dan son­ra adım adım bu po­li­ti­ka­la­rın yaş­ama ge­çi­ril­me­si ger­çek­leş­ti­ri­le­cek­tir.

ABD bu ara­da Or­tado­ğu’da ye­ni olu­şum­la­rı da plan­la­ma­da ge­ri dur­ma­dı. Ku­zey Irak­’ta bir “Kürt Dev­le­ti”nin ku­ru­lu­şu­nu ha­zır­lı­yor­du. Kör­fez Sa­va­şı’nın ar­dın­dan 600 bin Kürt Gu­am ada­sı­na gö­tü­rü­lü­yor, ora­dan Ka­li­for­ni­ya’ya ak­ta­rı­la­rak eği­ti­li­yor­du.

Bü­yük Or­tado­ğu Pro­je­si­nin uygulamaya başlaması ile bir­lik­te in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri ner­dey­se İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı bo­yut­la­rı­na ulaş­mış bu­lun­mak­ta­dır. 

İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Bil­di­ri­si­nin sa­hi­bi BM’le­rin Irak’a uy­gu­la­dı­ğı am­bar­go­nun bo­yut­la­rı­nı Irak’ta­ki BM yar­dım so­rum­lu­su De­nis Dal­li­day “soy­kı­rım yap­tı­rı­mı” ola­rak ni­te­le­miş­tir.

Irak’ta ABD iş­gal as­ker­le­ri­nin ya­pa­gel­dik­le­ri­ne BM, Av­ru­pa ve bü­tün dün­ya, ib­ret ve dehşet verici bir umursa­maz­lıkla se­yir­ci ka­lı­yor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla

Birinci Körfez Savaşından beri üç milyon cana malolan, Irak halkına karşı sürdürülen bu “soykırımı” önleyecek maddi bir güce sahip olamama acı gerçeğinin bilinciyle, faillerini tarih önünde ve insanlığın vicdanında mahkum etmek için, dünya halklarının ve halkımızın yargısına sunuyoruz.

Vahap Erdoğdu

 

Seçim mi? Referandum mu?

Ağustos 7, 2008

ABD eski dışişleri bakan yardımcısı Richard Holbrooke, 22 Temmuz (2007) seçim sonuçlarını, “Ilımlı  Müslüman partinin, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten alan ünlü ulusalcı /milliyetçi  partileri mağlup etmiş olmakla” niteledi ve bir “İslam cumhuriyeti “ olan ve şeriat yasalarıyla yönetilen Malezya ile Türkiye’yi iki ılımlı İslam ülkesi olarak takdim etti.
 Holbrooke’un seçim sonuçlarını değerlendirmesinin kişisel görüşü olduğu düşünülemeyeceği gibi, bu görüşlerin seçim sonuçlarıyla sınırlı olmadığını da bilmek gerekir.
 ABD işgali altındaki Irak’ta yeni bir anayasa yapılması gündeme geldiğinde, ABD Dışişleri Bakanı olarak Powell, “Irak’ta da bir İslam cumhuriyeti olacağını” ve bu İslam cumhuriyetinin “anayasal çerçevesini” “Türkiye ve Pakistan’daki İslam cumhuriyetleri” gibi, “şeriat hukukunun, Kuran hukukunun belirleyeceğini” söylediği, yani Türkiye’yi anayasal anlamda ılımlı İslam ülkesi olarak nitelediği belleklerde olmalı.
 NATO işgali altında Afganistan’da, ve ABD işgali altında Irak’ta, “şeriat hukukuna, Kuran hukukuna” dayalı anayasalar konmasının ardından, Büyük Ortadoğu Projesine endeksli ılımlı islama direncin temel dayanağı olan laiklik  top ateşine tutulmaya başlandı. Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendjik, 23 Temmuz’da, Zaman’da yayınlanan demecinde, seçim sonuçlarını, “Türk ordusunun yüzüne atılan tokat” olarak niteledi, “Türk halkının Sezer,  Ordu ve Anayasa Mahkemesine karşı, AK partiyi ödüllendirdiğini” söyleyecek denli ileri gitti. Seçim sonuçlarını Financial Times (23 Temmuz), “laikler ve ordunun dişlerine atılmış bir yumruk”; Le Soir (23 Temmuz), “Türkiye’de laikler  yenildi.”; New York Times: “Türk halkı oylarıyla laikleri azarladı.” başlıklarıyla verdi.
 Bir başka deyişle, Batı basınından Lagendjik’e ve Holbrooke’a değin, genel seçimler, siyasal partiler arasında demokratik bir seçim olarak değil, ideolojik sistemler arasında, laiklik ile ılımlı İslam arasında, bir referandum olarak değerlendirildi.
 Anımsatalım ki, seçmenin oyu,  Anayasanın kendisine verdiği siyasal yetkiyle sınırlanmıştır. Seçmen, oy’unda, dinini, mezhebini, tarikatını, etnisitesini değil, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti kavramıyla özdeşleşmiş iradesini kullanır. Bu iradeyi devralan milletvekili de, Anayasanın seçmene verdiği yetkiyle sınırlanmış  yetkilere sahiptir. Devleti İslami kurallar üzerine kurma amacını içinde taşıyan bir  partiye oy verildiği için, halk istiyor nakaratı altında şeriatı getirmek, hilafeti getirmek olanaklı olmadığı gibi, genel seçim sonuçlarından, Türkiye’nin sistem değiştirdiği sonucunu çıkarmak da olanaklı değildir. Aksi durumda, bu, Anayasanın ihlali anlamına gelir ve adresi Çankaya değil, Yüce Divandır.
ABD’nin “ılımlı İslam” kuşatması altında, AB’nin laiklik karşıtı politikaları desteklemesi karşısında, Arap krallık ve emirliklerinin dayattığı şeriat kıskacında,  dolara, avroya, riyale teslim olmuş bir ekonominin güdülediği seçmenin, siyasal iradesini özgür olarak ifade edebildiği söylenemez.
Siyasal iradesi özellikle de tarikat ve cemaatlerin ipoteği altına alınmış bir halkın oylarından laiklik ve teokrasi  arasında bir seçim yapıldığı sonucunu çıkarmış olanlar için belirtelim ki, “meşruiyetini Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten alan ulusalcı partiler”den Çankaya’ya değin laik cumhuriyetin direncini ve direnişini temsil eden kişi ve kurumların çökertilmek istenmiş olmasının nedenini, kendilerinde vehmettikleri doğaüstü güçlerde değil, önlerindeki masaya konmuş bulunan haritada arasınlar. Doğal ki, amaçları elverirse.

Muzaffer İlhan Erdost           TİHAK/Türkiye İnsan Hakları Kurumu  Başkanı

Cumhuriyet, 14 Ağustos 2007.

Kurgu, Senaryo ve Şablon Olarak Federasyon

Ağustos 7, 2008

(1)

Federasyonun Türkiye açısından farklı anlamları olmak gerekir. Bunlardan biri, Türkiye ile sınırlı federasyondur. Ulus-devletin çözüştürülerek federal bir yapıya dönüştürülmesi amaçlanmakta, bir bakıma Sevr haritasının, yeniden, ama aşamalı olarak gerçekleştirilmesinin yolu açılmak istenmektedir.

İkincisi, Türkiye’nin içersinde yer alacağı bölgesel ölçekte federal yapılanmadır. Osmanlı İmparatorluğu dahil Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın dağılması sonucu, bağımsızlıklarını açıklayan ülkelerin, Türkiye ile federal bir birlik oluşturması amaçlanmakta ve Türkiye’nin federal birliğin çekim merkezi olması için federal bir yapılanmaya geçmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

Üçüncüsü, Türkiye’yi de içersine alan, Bosna’dan Basra Körfezine değin, ABD’nin, Müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin liderliğini üstleneceği, “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” adıyla anılan İslami birliktir. Bu, aynı zamanda, Türkiye’nin panislamist politikaya açılımını öngörüyordu.

Dördüncüsü. Müslüman, yani dinsel kimlik üzerine oluşturulan federal birlikten farklı, Türk, yani etnik kimlik üzerine kurgulanan 225 milyonluk büyük Türk federasyonudur. Bunun gerçekleştirilebilmesi de, Türkiye’nin pantürkist politikaya açılımıyla olanaklıydı.

Yeni-Sevr modellerine, federasyon önerileri açısından bakıldığında, şunlar da eklenmeli:

Sevr Andlaşması, andlaşmanın imzalandığı tarihle ya da imzalandığı tarihlere öngelen dönemlerde bu topraklarda yaşamakta olan toplulukların / kavimlerin, bağımsız devletler haline getirilmesi amacıyla, salt bu amaçla hazırlanmış bir andlaşma değildir. Çünkü Sevr Andlaşmasıyla aynı gün yürürlüğe girmesi kararlaştırılan “Üçlü Anlaşma” ile, bu topraklar, bu topraklarda hiçbir zaman oturmamış olan İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler arasında ayrıca paylaşılarak Türkiye Cumhuriyetinin kurulması önlenmek istenecekti. Bugün de, Sevr’i ister bir bütün olarak, ister parçalı olarak gündeme getirenlerin, şu ya da bu etnik/dinsel topluluğa devlet olmak olanağı sağlamayı değil, ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyetini çökertmeyi amaçladıklarını bilmek gerekir.

Sevr Andlaşması, İmparatorluğun doğusundaki kapitalizm-öncesi doğal ve geleneksel özelliklerini aşamamış toplulukların “kimlik hakları”nı kurtarmak ve korumak için değil, İmparatorluğun ana gövdesini oluşturan coğrafyayı da paylaşmak için yapılmış bir andlaşma olduğu, yani bu andlaşmada sömürgeci ve emperyalist paylaşımın belirleyici olduğu gözardı edilmemek gerekir. Sevr Andlaşmasıyla, bu ana gövde bir yanıyla komşu uluslara (örneğin Yunanistan’a) peşkeş çekiliyor, bir başka yanı (Ermeniler, Kürtler, Asurlar, Pontus gibi) kimi etnik ve dinsel kavimlere/cemaatlere “devlet” toprağı olarak bağışlanıyor, ama aynı coğrafyadan Müslüman topluluklara (Türklere ve Kürtlere) ayırdıkları bölümlerin büyük bir kısmını (Sevr Andlaşmasının üç “mimarı” olan İngiltere, Fransa ve İtalya, gene bu andlaşma ile aynı gün yürürlüğe girmesini kendi aralarında kararlaştırdıkları Üçlü Anlaşma ile), kendilerinin sömürge alanlarına dönüştürüyorlardı. Burada yeni bir ulus olarak doğmakta olan ve Kürtlerin de içersinde yer aldığı Cumhuriyet engellenmek istenmişti; saray ve hilafet yandaşı Türkler gibi, saray ve hilafetle içiçe kimi Kürtler de, doğmakta olan bu ulus-devleti engellemek isteyenlerin yanında yer almışlardı.

Sevr, bu özelliğiyle kavranılmadığı için, içerde, bugün de Sevr’i, Sevr’deki “Kürdistan”ı kurmak amacıyla savunanlar, Sevr’in başlangıçta, Kürdistan kurmayı değil, Türkiye Cumhuriyetini (ulus-devleti) kurdurmamayı amaçladığını göremiyorlar ve dolayısıyla, bugün, dışardan, Sevr’deki Kürdistan’ın kurulmasını isteyenlerin amaçlarının Kürdistan’ı kurmak değil, Sevr’i bir bütün olarak yaşama geçirmek ve Türkiye Cumhuriyetini bitirmek olduğunu anlamaya yanaşmıyorlar.

Şunu da belirtelim:

Türkiye üzerine kurgulanan senaryoların üç aşaması ve üç nedeni var.

Biri, Sovyetlerin emperyal genleşmesine (genişlemesine) duvar oluşturmak; ikincisi, Sovyetlerin çökertilmesinin üssü olarak Türkiye’nin kullanılması; üçüncüsü, küresel egemenliğin şablonunda Türkiye’yi lime lime doğramak.

Türkiye üzerine kurgulanan federasyon senaryoları bu üçüncü dönemle örtüşüyor.

Sovyetlerin emperyal genleşmesine karşı Türkiye duvar oluşturmakla kalmadı, nasıl ki, dün, NATO ile korunan sistemi, yani emperyalist sistemi korumak için kendi anti-emperyalist gençliğini, Atatürkçü geleneği sürdüren ya da Atatürkçü gelenekten gelen ulusal bağımsızlık kültürüyle donanımlı bilim adamını, yazarını, çizerini, tek sözcükle aydınını kendi elleriyle boğarak yok ettiyse, nasıl ki, laik kaldıkları ve sol siyasal yanda yeraldıkları için aleviler kitlesel olarak katledildiyse, bugün de, NATO üyesi olarak kendini yok etmenin şifresini içersinde gizleyen ABD ile “Stratejik İşbirliği”ne prangalanmış olarak, kendisi olduğu Türkiye Cumhuriyetini, her gün yeni bir kurumunu çökerterek yok ediyor. Sıra, üniter ulus-devletin ve laik cumhuriyetin anayasası yerine, federal devlet ve dindar cumhuriyete anayasa oluşturmaya gelmiş bulunuyor.

(2)

Bir yarım yüzyıldan fazla bir zaman var ki, Türkiye kendini yönetmiyor, yönetecek yöneticileri kendisi belirlemiyor, belirleyemiyor.

Kırklı yılların sonlarında ABD’ye “gönül bağıyla” bağlanmış bulunan İsmet İnönü, 1960’lı yıllarda, “Daha bağımsız ve şahsiyetli bir dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden bahsediyor. Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington’ın haberi oluyor. Sonucu memurumdan önce, Amerikan sefirinden öğreniyorum. Bu meselenin üstüne vakit geçirmeden eğilmek lazımdır. Yoksa bağımsız dış politikadan bahsedemezsiniz. Hatta iç politikada bile bağımsızlık düşünülemez. Yapamazsınız bağımsız politika.” diyordu. (M. Şükrü Koç, Emperyalizm ve Eğitimde Yabancılaşma, Ankara 1970, s. 165-166.)

İnönü’nün, “Amerika’nın mesuliyetine inanıyordum. Bunun cezasını görüyorum demektir!” demesi için (Milliyet, 16 Nisan 1964), EOKA’nın Türkleri kanlı yöntemlerle yok etmesi dayanılmaz bir durum aldığı, İnönü hükümetinin Kıbrıs’a müdahale kararının ABD Başkanı Jhonson tarafından engellendigi güne kadar beklenmesi gerekecekti. Ne var ki, o zaman da çok geç sayılabilirdi, çünkü, ülkenin siyasal iradesi ABD tarafından tam olarak ipotek altına alınmıştı. Başbakan İnönü, Washington’da Jhonson ile görüşürken, hükümet, bütçe oylamasıyla düşürülecek, seçim öncesi Türkiye’de Jhonson’ın eli pantolon cebinde birlikte fotoğraf çektirdiği Süleyman Demirel başbakan koltuğuna oturacaktı (1965).

Başbakan koltuğuna oturduğunun ertesinde de, Demirel, ABD’nin, Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini federe bir cumhuriyet haline getirmek ve Türkiye’ye bağlamak istediğini, Genelkurmayın hükümete verdiği bir brifingte dile getirecekti.

Demirel, Genelkurmayın reddettiği ABD’nin federasyon önerisinin, Türkiye’nin büyümesi amacıyla değil, bölünmesi amacıyla kendisine telkin edildiğini, daha sonra anlayacak, cumhurbaşkanı olarak, İran Cumhurbaşkanı Hatemi’ye, “Bu bölgede bağımsız bir devlet kurulacak olursa, bu sizin arazinizde, bizim arazimizde, Irak’ın arazisinde kurulacaktır. Buna destek vermeniz bindiğiniz dalı kesmek olur.” (TRT 1, 21 Aralık 1997) diyecektir.

(3)

Sovyetler Birliği dağılma sürecine çekildiği zaman (1991), CIA analistlerinden Paul Henze ve Graham Fuller: (1) laikliğin eskidiğini, ılımlı İslam kapsamında dinin/islamın siyasallaşmasını; (2) Atatürkçü (Lozan Andlaşması sözkonusudur) “azınlık” anlayışının eskidiğini, yalnızca Müslüman olmayan toplulukların (cemaatlerin) değil, Müslüman olan ama etnik açıdan Türk olmayan toplulukların da azınlık statüsüne alınması gerektiğini; (3) Atatürkçü yalıtık dış politikanın eskidiğini, (Kemal Atatürk’ün 23 Nisan 1920’de Meclis konuşmasında serüven olarak, hayali görüşler olarak nitelediği) pantürkist ve panislamist politikalara yeniden dönülmesi gerektiğini; (4) ulus-devletlerin, 70 yıllık da olsa, temel sorunların çözümünde başarılı olamadığını, etnik, dinsel ve mezhepsel temele dayalı, olmazsa bölgesel federal bir sisteme, özellikle de Osmanlı millet modeline dönülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdi. (Turkey’s New Geopolities, A Rand study, 1993; Kuşatılanlar, 1996.)

Panislamist ve pantürkist politikalara dönüş ile federasyon önerilerini, bu açıdan somutlaştırmak da gerekiyor:.

Müslüman ulusların liderliği ve panislamizm: “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” yazarları, Heilburn ve Lind, Başkan Bill Clinton’ın, Bosna’ya yirmibin asker göndermesinin nedenini, Bosna’nın Müslüman bir Avrupa devleti olarak kalmasını istemiş ve Amerika’nın, İran (Basra) Körfezinden Balkanlara kadar Müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin lideri olmayı üstlenmiş olmasıyla açıklamıştı. (New York Times, 2 Ocak 1996.)

Yazarlara göre, Clinton, “Amerika Birleşik Devletlerinin İslam ülkelerinin liderliği pozisyonunu muhafaza etmek” amacıyla ve Bosna’nın Müslüman olarak kalmasını istediği için, Bosna’ya yirmi bin asker gönderme kararı almıştı.

Yazarların, ABD’nin liderliğini üstlendiğini ileri sürdükleri “İran Körfezinden Balkanlara kadar Müslüman ulusların” sınırını, Daniel Vernet, “Saraybosna’dan Orta Asya’ya kadar” genişleterek, bunun gerçekleşmesi için de, Ankara’nın “bölge gücü” olmasının kaçınılmazlığına değinecekti. (Le Monde, 4 Ocak 1996.)

Pantürkizm ve Büyük Türk Federasyonu: Türkiye’nin pantürkist politikaya dönmesinin somut anlatımını ise, 1996’da Virginia’da toplanan eski ve yeni on CIA analistinin kurguladıkları senaryoda bulmak olanaklıdır. 2020 yılına kadar tasarlanan dört senaryoya göre, (1) Türkiye ve İran bir federasyon oluşturur, ABD’nin bölgedeki gücü azalır; (2) Türkiye ve İsrail, Suriye’yi işgal eder, Irak üç devlete bölünür; (3) Rusya, Türkiye’yi etkisizleştirir, Türkiye toprak ve güç olarak küçülür; (4) Türkiye, Kafkas Federasyonu kurar. Son Durum: Türkiye ve Türk devletlerin egemen üyeleri olduğu yeni bir uluslararası gücün ortaya çıktığını dünya kabul eder. Aslında yeni bir “Türk İmparatorluğu”, ama serbest yardımlaşma ve ekonomik etkinlik ilkelerine bağlı 225 milyonu aşan nüfusuyla Türk federasyonu, Rus federasyonunda kalan nüfusu büyük ölçüde geçer. (Turkish Daily News, 16 Mayıs 1997.)

Bir zamanlar Osmanlı Türkler tarafından yönetilen bölgelerin “yüreği”, Türkiye’nin “denge noktası” olacağı savlanan Üçüncü Amerikan İmparatorluğu, nasıl ki, ABD’nin, “İran (Basra) Körfezinden Balkanlara kadar Müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin lideri olacağı” tasarımı üzerine kurgulanmışsa, “serbest yardımlaşma ve ekonomik etkinlik ilkelerine bağlı” 225 milyonluk Türk federasyonunun istikrarı da, Brzezinski’nin sözleriyle, “ancak otoriter bir gücün”, yani ABD’nin liderliğinde sağlanabilecekti.

Virginia’da Türkiye’nin 2020 yılına değin çeyrek yüzyıllık geleceğinin senaryosunu tasarlayan eski ve yeni on CIA analistinden biri olan, Ulusal İstihbarat Konseyi eski başkan yardımcısı Graham Fuller, Virginia toplantısından on ay sonra, Ekim 1996’da, İstanbul’da gerçekleştirilen Kafkaslar Konferansında, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın dağılmasıyla oluşan yeni bağımsız toplulukların/ulusların, kendi istekleriyle, Türkiye’nin liderliğinde bir federasyonun parçası olmaları için, Türkiye’nin “azınlıklara iyi muamele eden” bir federasyon olması gerektiğini söyleyecek, federasyona örnek olarak da, Osmanlı millet modelinin denenmesini önerecekti. (Yeni Yüzyıl, 5 Ekim 1996.)

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarını kazanan cumhuriyetlerin, kendi güçleriyle kendilerini koruyamayacağını ve Türkiye ile bir konfederasyon oluşturmaları için Türkiye’nin federal bir yapıda olması gerektiğini öneren Fuller’in ardından (kısa bir süre sonra) ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger, İstanbul’da verdiği konferansta, Sovyetlerin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan gibi (etnik açıdan çoğunluğu Türk olan) “ülkelerin tekrar Rusya’nın eline geçmemesini, İran’ın etkisine girmemesini, Türkiye’nin bu ülkelerle tarihi yakınlığı, bir de ırk yakınlığı nedeniyle çok yakın olabilme ve iyi iletişim kurabilme olanağına sahip bir ülke olduğunu” söyleyecek, ABD’li yöneticilerin yabancısı olduğu bu ülkelere, ırk ve tarih yakınlığı nedeniyle Türklerle birlikte ilişkiye geçebileceğini dile getirilecekti. (Yeni Yüzyıl, 15 Kasım 1996.)

Sovyetler daha dağılma sürecine girmeden, Berlin duvarının yıkılmasının ardından, Fethullah Gülen, 11 arkadaşını Azerbaycan’a/Bakü’ye gönderecek, ardından, 28 Mayıs 1990’da 37 kişilik bir iş adamı Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a gidecek, Gülen’in kaset ve kitaplarını armağan olarak götüreceklerdi. Bunu, Paul Henze’nin içersinde yer aldığı Türk ve Amerikan işadamlarından oluşacak bir heyetin Orta Asya cumhuriyetlerine gezisi (27 Mayıs - 4 Haziran 1992) izleyecektir.

(4)

Federasyonun Türkiye açısından, Körfez Savaşına (17 Ocak 1991) ve Kerkük-Musul senaryolarına endeksli olarak tartışılmaya başlandığı bilinir.

“Türkiye’deki 43 milyon Türkün, Musul-Kerkük’teki soydaşı Türkmenler ve Türkiye’deki 12 milyon Kürdün, Musul ve Kerkük’teki soydaşı olan Kürtlerle birlikte oluşturacakları bir federal devlet. Belki müstakil, belki de göbek bağlı!.. O göbek bağı da Musul-Kerkük’ten çıkan ve Yumurtalık’ta son bulan iki petrol boru hattı” olamaz mıydı? (Güneri Civaoğlu, “Tasarım”, Sabah, 27 Ocak 1991.)

Civaoğlu, “daha barış masası kurulmadan” Özal’ın oluşturduğu yeni harita tasarımını böyle açıklıyordu.

Özal, daha önce de, “bu işin uzun sürmeyeceğini” belirtmiş, Amerika’nın savaştan sonra çekileceğini, bölgeyi kontrol altında tutacak bir güce gereksinim duyulabileceğini ve bu gücün de Türkiye olduğunu ifade etmişti. (Cumhuriyet, 23 Ocak 1991.)

Güneri Civaoğlu ise, savaş devam ederken, Riyad’dan gönderdiği “İki Yarbay” adlı yazısında, Amerikan Kuvvetlerine bağlı iki yarbayın, kendisine özel olarak verdikleri mesajın, Özal’ın düşünceleriyle örtüştüğünü görünce şaşkınlığını gizlemeyecek, “üst düzeyde bir şeylerin pişirilmekte olduğunu” düşünecektir. Çünkü, Amerikalı yarbay, duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önünde sağ elinin avuç içini Kerkük/Musul alanında gezdirerek, “İşte Kürt devleti burada kurulur, demişti. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler bir devlet kurarak buradaki boşluğu dolduracaklar. Belki Türkiye’den de toprak isterler.” (Sabah, 2 Şubat 1991.)

“Federasyon” tasarımları, özellikle Körfez Savaşının ardından Uğur Mumcu’nun değindiği başlıca konulardan biri olacaktı. Mumcu, kimi devletlerin, “federasyon”u, özellikle petrol ile ilgili bir çıkar sorununun aracı olarak gündeme getirdiklerini yineliyor ve Cumhurbaşkanı Özal’ın “Federasyon fikri dahil tartışalım” önerisini ortaya attığı günlerde, Talabani ve Barzani’nin, Washington’da, “Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” adıyla, yeni bir devlet kurulmasını önerdiklerini, özünde, ABD’nin çıkarları doğrultusunda ve ABD’nin amaçlarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak “federasyon” görüşünü gündeme getirdiklerini yazıyordu. (Cumhuriyet, 31.7.1992.)

Mumcu, “Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” tasarısının, Türkiye Cumhuriyeti topraklarını bölmenin bir aşaması olduğu görüşünü yinelerken, bunun CIA tarafından kotarılan ve Pentagon tarafından uygulanan gizli “bir Amerikan oyunu” olduğuna değiniyor, “1960’lı yılların başında Irak’ta kuramadıkları “Arap-Kürt Federasyonu” yerine, Türkiye’de 1990’lı yıllarda ABD desteği ile “Türk-Kürt Federasyonu kuracaklar.” diye ekliyordu.

“Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” tasarımının yerini, Körfez Savaşının inişe geçen seyriyle birlikte, “Kuzey Irak Kürt Federe Devleti” aldığı zaman, Mumcu, bu “Kürt Federe Devleti”nin de “Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” gibi Musul ve Kerkük petrollerinin Türkiye üzerinden Batıya ulaşmasının bir senaryosu olduğunu ve ABD’nin, Körfez Savaşı sonrasında, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti oluşturma şansını yeniden elde ettiğini yazacak, Türkiye’nin de katkısıyla gelinen noktanın, Sevr Andlaşmasında öngörülen “kapitalist emperyalizmin” “siyasal kadastro” planı olduğunu belirterek ekleyecekti: “Doğrusunu söylemek gerekirse Kürtler üzerindeki ABD planı büyük bir başarıyla yürüyor.” (Cumhuriyet, 6 Ekim 1992.)

(5)

PKK program taslağında (27 Kasım 1978), “sömürgeciliği yıkarak bağımsız, demokratik ve birleşik bir Kürdistan devleti kurulması” asgari hedef olarak belirlenmişti. (İsmet G. İmset, PKK – Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı (1973-1992), Turkish Daily News Yayınları, Ankara 1993, s. 51-52.)

ABD’nin, “Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da izlenecek politikalar için vazgeçilmez bir coğrafyada bulunan Türkiye’nin “Türkiye olarak değil, Anadolu olarak algılandığını” imleyen Migdalowitz, PKK’nın, “1993 ateşkesinde federel devlet önermesine karşın, bağımsız bir devletten yana olduğunu” belirtiyordu. (Carol Migdalowitz, “Türkiye’nin Kürt Sorunu ve ABD politikası”, Avrasya Dosyası, cilt ½, s. 119-137; M. Hüseyin Buzoğlu, Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Yayınları, Ankara, s. 141.)

Kasım 1995’te Özgür Halk’ta (s. 6) yayınlanan konuşmasında Novore Vremya (Rusya) muhabiri Makarinko Vadim’e, Öcalan,”TC’nin çöküşü”nün “Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine bağlı” olduğunu söyleyecek, tam da bu yıllarda çeşitli ülkelerden gazeteci ve politikacılara farklı ve değişen “federasyon” anlayışlarını sergileyecekti.

İmralı’da sorgusunda, Alman Şark Enstitüsü Başkanı Uda Steinbach ile üç yıl önce görüştüğünü belirten Öcalan, kendisinin tercihini Türkiye lehinde yaptığını, bu nedenle de dışlandığını belirttikten sonra, “Benim 1996’dan beri yazışmalarım oldu. Bütünleşmeye ilişkin işaretlerim vardır. Bu görüşe varmakta geç kaldık.” (“PKK barış masasına otursun”, Cumhuriyet, 4 Haziran 1999) diyecekti.

ABD Dışişleri Bakanlığında uzun yıllar görev yapan emekli diplomat David Adolph Korn’a yazdığı mektupta ise, Öcalan, “ABD çıkarlarına hiçbir zaman saldırmadıklarını” ileri sürüyor, “sizler kadar bağımsız büyük bir devlet olmak istiyoruz, tek ulustan oluşan bir Amerika kadar federalizm istiyoruz.” diyordu. (Cumhuriyet, 10 Ağustos 1995.) Bu anlatımlardan “tek ulus” ile Türkiye’yi mi, yoksa “pankürdist” bir ulus tasarımını mı, amaçladığı, “federalizm” ile, Türkiye bütünlüğü içinde bir federalizm mi, yoksa “pankürt” bir birliğin federatif yapıda mı olacağını anlatmak istediği açık değildi.

1980’den sonra Suriye ve Bekaa’da başlayacak ve kimi anlatımlara göre otuz bin kişiyi bulacak olan silahlı/savaş örgütlenmesinin belirli bir düzeye ulaşmış olmasından sonra, Ağustos1984’te Eruh ve Şemdinli sınırlarına konuşlanmış bulunan seyyar jandarma taburlarına ateş açarak, “Kürt usulü” isyanı başlatmış bulunan PKK, 17 Mart 1993’te ateşkes ilan etmesine karşın, 25 Mayıs 1993’te, Bingöl-Elazığ karayolunda, bir başka deyişle, Bakü-Ceyhan arasında geçmesi tasarlanan petrol boru yolunda ve bu boru yolunun yapımına katılan konsorsiyum temsilcilerinin otomobille yapacakları keşif gezisinden iki gün önce, yol keserek, birliğine yeni gitmekte olan 33 eri kurşuna dizecektir.

Haziran 1995: Alman televizyonu ARD kanalı muhabiriyle yaptığı konuşmada, Öcalan, “Türkiye ile geliştirilecek federatif bir yapılanmanın” olanaklı olduğunu belirtirken “üniter devletin çözümsüz” olduğunu ileri sürüyor. “ABD’nin bir federatif yapı” olduğunu yinelerken, “Irak somutunda olduğu gibi Araplarla, İran’la ve esas olarak da Türkiye ile bir federatif yapı geliştirerek, Ortadoğu’yu bir halklar federasyonuna dönüştürebileceğini” söylüyordu. (Özgür Halk, yıl: 6, sayı 56, Haziran 1995, s. 29.)

21 Kasım 1995: Londra’da yayınlanan El Hayat gazetesine verdiği demeçte, Öcalan, ABD’nin arabuluculuğunda Türkiye’de federatif bir yapı kurulması karşılığında silah bırakmayı önerecektir. PKK lideri, federasyon kurulması durumunda Türkiye’nin sınırlarının bozulmayacağını da iddia edecekti. (Cumhuriyet, 21 Kasım 1995.)

Ocak 1996: Paris Match muhabirine, İspanya, Belçika, İsviçre modellerinin, hatta ABD’nin bir federal sistem olduğunu, “otonomiye de, bağımsız devlete de karşı olmadığını”, tek bir ulus olduğu halde Almanya’nın federal bir sistem olduğunu anımsatarak, “burada bir Alman federalizmi kadar federalizm uygulayalım diyorum” diye konuşacaktı. (Özgür Halk, Ocak 1996, Yıl: 7, Sayı 62, s. 37.)

Buraya şu notu da eklemek gerekiyor: İmralı’da, savunmasında (23 Haziran 1999), “PKK”nın, “İçte ve dışta çok tehlikeli bir noktaya ulaştığını” “tehdit olarak değil, bilgi olarak” söyleyecek olan Öcalan,”Kürt sorununun demokratik temelde çözülmesi ve PKK’nın silahları bırakma düzeyine geldiğini” belirtmiş, “Esas hakkındaki mütalaaya cevap”ında “kimsenin artık daha fazla acı çekmeye tahammülü olmadığını” söyleyerek “(1) demokratik birlik, (2) vatanı parçalama ya da küçültme değil, özgür vatanda birlikte yaşama, (3) özgür barış ve kardeşlik” önermişti. (“Abdullah Öcalan’ın dünkü savunması”, Cumhuriyet, 24 Haziran 1999.) Bu önerinin, PKK’nın siyasallaşması koşuluna endekslenmiş bir öneri olduğunu ayrıca belirtmek gerekir.

3 Aralık 2007, Ankara

Muzaffer İlhan Erdost TİHAK (İnsan Hakları Kurumu) Başkanı

İnsan Haklarında Yeni Sorunlar Yeni Hedefler

Ağustos 6, 2008

(TİHAK (Türkiye İnsan Hakları Kurumu) Başkanı Muzaffer İlhan Erdost’un 10 Aralık (2007) İnsan Hakları Gününde, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde TİHAK tarafından düzenlenen “Emperyalist Kıskaçta Türkiye ve İnsan Hakları” başlığı altında gerçekleştirilen etkinliği açış konuşması.)

İNSAN Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948’de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildi.

Kurul, 1950’de, 10 Aralık’ın, tüm dünyada, “İnsan Hakları Günü” olarak kutlanmasını kararlaştırmıştı.

İnsan hakları açısından, Türkiye’de, ilk bağımsız kuruluş olan İnsan Hakları Derneği, 12 Eylül askeri yönetiminin, ülkeyi, bir yanıyla işkence-evine, bir yanıyla cezaevi hücresine dönüştürdüğü dönemde kuruldu. Bir yanının darağacı, bir yanının “faili meçhul” mezbahası olduğu, insan çürütme birimlerinden insan yok etme kurumlarına değin ülkenin içten içe kanadığı, kan kaybettiği günlerde kurulmuştu İnsan Hakları Derneği.

Nazi faşizminin binlerce demokrat ve devrimciyi, Yahudi ve Çingeneyi, fırınlarda zehirleyerek öldürmüş olması, insan haklarına uluslararası bir statü kazandırılmasının belirleyici nedeni olması gibi, 12 Eylül askeri yönetiminin faşist uygulamaları da, insan haklarının sivil kuruluşlar tarafından savunulmaya başlamasının nedeni oldu.

İki yıl önce, 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla, Türkiye İnsan Hakları Kurumu olarak sunduğumuz bildiride, “Giderek farklı ve birbirine karşıt iki ‘insan hakları’ kümelenmesi oluştuğu”nu belirtmiş ve bu iki farklı, birbirine karşıt yaklaşımları şöyle açıklamıştık:

“Biri, uluslararası sermayeye kumanda eden ve küresel egemenliğin kendi tarihsel mirası olduğunu savlayan küresel faşizmin belirlediği insan hakları. Öteki, 23 Nisan 1920 ve 29 Ekim 1923’ün ulusal bağımsızlık temelinde yükselen laik Cumhuriyetin, devrimci demokratikleşme perspektifine uyarlanmış insan hakları. Yani varolma ve ulus olarak varolma, bağımsız olma, özgür olma, demokratikleşme ve devrimcileşme yolunda insan hakları.

“TİHAK, insan haklarını, ulus olma ve ulus olarak varlığını koruma temeli üzerine inşa ediyor ve insan haklarına, küresel sermayenin küresel perspektifinden bakan anlayışa karşı, insan haklarını, ulusal bağımsızlık temeli üzerinde savunuyor.

“TİHAK, ülkenin varlığını, bağımsızlığını, Cumhuriyetin temel ilkelerini koruyarak demokratikleşmeyi ve devrimcileşmeyi esas alan insan haklarını gündeme taşımanın kavgasını veriyor.”

O günden bugüne iki yıl geçmiş bulunuyor. İnsanların yaşamında ve özellikle ulusların yaşamında iki yıl kısa bir zaman dilimi sayılmak gerekir. Ama bu iki yıl içersinde, kuşaktan kuşağa, kendisi olduğumuz yurdumuzun yabancısı olmaya zorlandığımız, kendimize olduğu kadar, yurdumuza yabancılaştırıldığımız bir sürece çekilmeye koşullandık.

0

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, uzun bir tarihin, denebilirse kapitalist üretimin ve bu üretimle birlikte oluşan uluslaşma sürecinin ürünüdür.

19 Haziran 1215 / Magna Charta Libertum:

“… hiçbir özgür kişi, yasal bir neden olmadıkça yakalanamayacak, zindana atılmayacak, sürgüne yollanmayacak…”

12 Haziran 1776 / Virginia İnsan Hakları Bildirisi:

“Tüm insanlar eşit, özgür ve bağımsız doğar.”

3 Eylül 1791 / Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi:

“İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar, özgür ve eşit yaşarlar.”

10 Aralık 1948 /İnsan Hakları Evrensel Bildirisi:

“Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar.”

Bu notları, bilgilerin yinelenmesi için değil, “insan hakları”nın gerek kavram olarak, gerek statü olarak, uluslaşma sürecine girmekte olan ülkelerde, İngiltere’de, Fransa’da ve Amerika’da oluşmaya başladığını, ulusların ve ulus-devletlerin dünya ölçeğinde belirli ölçüde yaygınlaşmasıyla birlikte evrensel olarak benimsendiğini belirtmek için aktardım.

“İnsan hakları”nın kavram ve temel hak olarak statü kazanmaya başlaması, nasıl ki, toplumsal ölçekte, kapitalist üretimin ve buna bağlı olarak sınıfsal dönüşümlerin seyrini izlerse, uluslaşma da bu süreçte oluşmaya başlar. Feodal devletten ulus-devlete dönüşümle birlikte, uluslaşma, ulus-devlet içinde tamamlanma süreciyle eklemleşir.

Uluslaşma, tek tek ülkelerde, kentsel ve kırsal alanın sanayileşmeye başladığı, ulaşım ve iletişimin birbirlerinden yalıtık toplulukları birbirine eklemlediği, zanaat ve ticaretin geleneksel ve feodal ekonomik birimleri, birbirleriyle ve merkezlerle birleştirip bütünleştirdiği ölçüde tamamlanır.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da yaygın olan aşiret yapılarının sosyal açıdan çözülmeye karşı dirençli birlikler olduğu bilinir. Doğal ekonominin ağır bastığı, ulaşım ve iletişimin ulus ortalamasının çok gerisinde kaldığı, eğitim ve öğretimin kırsal alana ulaşamadığı bu bölgelerde, uluslaşmanın tamamlanması, daha yavaş olmuştur. Uluslaşmaya karşıt, kimi etnik, kimi dinsel direnişlerle, uluslaşma sürecinde zaman zaman, yer yer kopmalar ve kırılmalar yaşandığı bilinen olgulardır.

Etnik farklılık, özellikle anadilin farklı olması, etnik kimliğin ve anadilin baskı altına alınması, demokratikleşme sürecinin faşist baskılanmalarla kesintiye uğraması, uluslaşma sürecinde, ayrılmayı, ayrı bir devlet olma arayışlarını da zaman zaman isteklendirdiği, zaman zaman tetiklediği de bilinen olgulardır. Ama bunlar, bir ulusun, içersinde yer aldığı etnik topluluk sayısıyla ifade edilen birçok ulustan oluştuğu anlamına gelmez.

Çünkü ulus, aşiret ve kabile gibi, din ve mezhep gibi, soy ve sülale gibi, tarikat ve cemaat gibi toplulukların bir araya gelmesi, birleşmesi değildir. Ulus, kuşku yok ki, bu toplulukların içinden doğmuştur. Ama kendileri olarak değil, sosyal yapılanma bakımından, ekonomik bakımdan, sınıfsal açıdan nitelik değiştirerek, ulus birliğini oluşturmuşlardır.

Ulus, ırk gibi, soy gibi, din gibi, mezhep gibi niteliklerin bir birliği, bir araya gelmesi olmadığı gibi, ulusu ulus yapan, bu ırksal topluluklardan birinin adının ulusun adı olması da değildir.

Ulus, bireylerin, boy ve soy gibi, ya da kabile ve aşiret gibi birliklerin çözülerek bu birliklere kan bağıyla bağlı olmaktan, köleci bir birliğe bedensel bağlılıktan, feodal bir birlikte toprağa bağlı ve feodal beye bağımlı (serf) olmaktan, tarikat ve cemaatine inançsal bağımlılıktan ulus ölçeğinde yalıtıldığı ve özgürleştiği, ekonomik ve siyasal açıdan yeni bir birliktir.

Ulus birliğinin oluşumunda öncü rol oynayan kavmin (örneğin Türklerin), uluslaşma sürecinde olduğu gibi, ulus-devlet olarak da, öteki kavimler üzerinde kendini egemen konumda algılaması, ulusu, ulus olarak değil, bir ırkın öteki ırklar üzerinde egemen olduğu bir ırk topluluğu olarak, kendisini de, ulus içersinde yer alan ırklar arasında üstün ırk olarak algılamasından kaynaklanır.

Şu var ki, ulus birliği (birimi) içersinde, ırk gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa dönüştürmek de, bu farklılıkları, geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak insanlığın gelişmesini zenginleştirmek de olanaklıdır.

Irk, dil, din gibi farklılıkları derinleştirerek ve birbirinden ayrıştırarak, yeni bir birlik olan ulusu çözüştürerek dağıtmak demek, ulusun öğeleri olan her etnik, dilsel, dinsel topluluğu, ulus kimliğinden yalıtarak, etnik, dilsel ve dinsel bir topluluğa dönüştürmek demektir.

Ortadoğuda ulus-devletlerin başarılı olamadığını, bu devletlerin etnik, dinsel ve dilsel topluluklara ayrıştırılarak, ulus-devlet yerine, Osmanlı “millet” modelinin uygulanmasının istendiğini, bunun CIA analistleri tarafından Türkiye’ye önerildiğini burada anımsatalım.

0

Şunu belirtmeden geçemeyiz:

NATO’nun planı olarak, Türkiye’de ilerici ve devrimci devinimi çökertmek amacıyla, 12 Eylül öncesi derinleştirilmeye başlanan ırk, dil, din ve mezhep farklılıklarını, 12 Eylül yönetimi, ayrıca Kürtler üzerinde baskıyı genişletmek ve yoğunlaştırmak için de kullandı.

(19.10.1983 gün ve 2932 sayılı) “Türkçeden Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun” ile, insanlık tarihinde toplumbilimsel sapkınlığın bir abidesi olarak anılacak olan, “Türk vatandaşlarının anadilinin Türkçe olduğu” vargısı yasallaştırıldı. Evren’in doğrudan katılımıyla son şeklinin verildiği bu yasa ile, “Türk vatandaşlarının anadilinin Türkçe olduğu” yanında, “Türkçeden başka dillerin, anadili olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyet” yasaklandı.

Lozan Andlaşmasına, Anayasaya, altında imzamız bulunan Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirgesine aykırı olarak, düşüncelerin Kürtçe açıklanması, Kürtçe yayın yapılması yasaklanmış, bu yetmemiş, Türkçe bilmeyen ana, gelin, kızkardeş, Diyarbakır Askeri Cezaevinde, oğluyla, eşiyle, kardeşiyle görüştürülmemiş, bir başka anlatımla, bir NATO planı olarak, Kürtlerin, askeri yönetim üzerinden askere ve Türklere karşı düşmanlaştırılması süreci “başarıyla” uygulanmıştı.

Kürt “realitesi” yadsınmış, emniyette, cezaevinde, yalnızca demokrat, ilerici, devrimci oldukları için değil, ayrıca Kürt oldukları için de, daha ağır işkenceler uygulanmış, Kürtlerin ayaklanmasına toplumsal ortam sağlanmıştı.

Galula ve benzeri Amerikan analist ve stratejistleri, ülkeleri kendi içinden bölmenin bir yöntemi olarak, yerel halk ile resmi güçlerin birbirine düşmanlaştırılmasını, bunun için de yerel halka ağır ve onur kırıcı işkence yapılmasını önerdikleri bilinir.

12 Eylül öncesi, sermayenin egemenliğini pekiştirmek için, ırk gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları derinleştirerek, her şeyden önce de emekçi halkı bölerek ve birbirine düşmanlaştırarak, 12 Eylül müdahalesine toplumsal ortam hazırlanmış oldu.

12 Eylül askeri yönetimi, ilericiler ve devrimciler üzerindeki baskıya koşut olarak, Kürt aydınları üzerinde baskıyı yaygınlaştırdı ve yoğunlaştırdı. Yetmedi.

Ülkeyi, dolayısıyla Kürtleri de, “komünist”lerden kurtarmak amacıyla sürdürdüğü baskı ile, etnik özelliklerine göre böldü. Emeği ve emekçiyi bölmekle kalmadı, Türk ile Kürt ayrımcılığını derinleştirerek Kürtleri Türklere karşı ayaklandırdı. Türkiye devrimci hareketini, etnik ayrımcılığın silahlı örgütü PKK’nın (daha sonra yere atacağı) “orak-çekiç”li bayrağının arkasına takarak ve fareli köyün kavalcısı masalında olduğu gibi, birbirine düşürerek yozlaştırdı, Türkiye devrimini ve devrimcisini kanserleştirdi ve Kürtlerin ayrılma ve ayrı devlet kurmasının ortamına Türkiye’yi yaklaştırmış oldu.

o

İHD kurulduğu zaman, Batı ülkelerinden, özellikle de ABD’den, değişik yerlerden ve kurumlardan gelen heyetlerin saldırısına uğradığı bilinir. Bu heyetlerden birini de, merkezi New-York’ta bulunan Helsinki İzleme Komitesi Başkanı Jery Laber ve yardımcıları oluşturuyordu.

Jery Laber ve Lois Whitman’ın hazırladığı Helsinki İzleme Komitesinin 1988 yılı raporunda, “Kürdistan’ın işgal altında olduğu”, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürtlerin isyan halinde bulunduğu” yazılıyor, Türk hükümetinden, “sivillere, savaş hukukuyla ilgili 1949 Cenevre Sözleşmesinin uygulanması” isteniyordu.

ABD’nin 1988 yılı İnsan Hakları Raporunda da, “Kürdistan’ın işgal altında olduğu”, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürtlerin isyan halinde bulunduğu” yazılıyor ve “Türk hükümetinin sivillere savaş hukukuyla ilgili 1949 Cenevre sözleşmesini uygulaması” isteniyordu.

Cenevre Sözleşmeleri (1949), devletler arası savaş hukukuyla ilgili sözleşmelerdir, savaşan taraflar arasında uyulması gereken koşulları belirler.

Soykırım ile savaş suçu, başlıca iki insanlık suçudur. Savaşan taraflar arasında savaş-dışı olan unsurlara, yani savaşta tutsak (esir) düşen askerlere, kadın, çocuk, yaşlı savaşmayan ve savaşamayacak sivillere kötü muamele savaş suçudur.

Türk hükümetinden sivillere Cenevre Sözleşmesinin uygulanmasını istemek, işgal altında bulunan topraklarda, işgale karşı isyan etmiş bulunan örgütlerin, dolaylı olarak, ana-ata topraklarını işgalden kurtarmak için “ulusal kurtuluş savaşı” veren örgüt olarak kabul edilmesini istemek demektir. Birleşmiş Milletler statüsüne göre, ulusal kurtuluş savaşı veren örgütlerin savaşan taraf olarak silahlı eylemleri terör sayılmıyor. Bir başka deyişle, Kürtlerin savaşan taraf olarak kabul edilmesi durumunda, PKK’nın “ulusal kurtuluş savaşı” veren örgüt olarak kabul edilmesinin yolu açılıyor. “Barış” çağrısının arkasındaki amaç da aynıdır, “PKK’nın savaşan taraf” olarak kabul edilmesini dayatmanın bir başka biçimidir. Yani, PKK’nın, Kürtlerin ana-ata yurtları olan toprakları, Türkiye Cumhuriyetinin işgalinden kurtarmak için savaşan örgüt olarak kabul edilmesi dayatılmak istenmektedir. Dolayısıyla savaşan taraf olarak, savaşan karşı tarafın (Türk Silahlı Kuvvetlerinin) askerini öldürmüş olması suç sayılmayacağı, gibi, bu örgütün terör eylemleri de “terör” sayılmayacak. PKK’nın terör örgütü olduğu, bu nedenle ifade edilmekten kaçınılıyor.

Ulusal kurtuluş savaşı veren örgütler ise, Birleşmiş Milletlere, “yarı-devlet” olarak tanınma anlamında “gözlemci” olarak kabul ediliyor. Pentagon’ın, Kuzey Irak üzerinden yürüttüğü ve “Kandil Dağı”nı kapsamı içersine alan olguların ve olayların bu planın parçaları olduğunu belirtmekle yetinelim.

Geçtiğimiz yıllarda, Kuzey Irak’ta, bir mağarada, Türkiye’den giden insan hakları temsilcilerine, PKK bayrağı altında törenle teslim edilen tutsak alınmış Türk askerlerine karşılık, bu tutsak askerlerin sağlam olarak teslim edildiğine ilişkin, teslim alan heyetten alınan imzalı belge, PKK’nın, savaş-dışı unsurlara kötü muamele etmediğinin belgesi olarak kullanılmak amacıyla alınmıştı. Yakın geçmişte, Kuzey Irak’ta, PKK’nın elindeki tutsakları/esirleri kurtarma operasyonu da, böyle bir planın içi dışına vuran bir parçasıydı.

0

6 Aralık (2007) günlü gazetelere, Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarından aktarılan, “Üniter yapıya saygılıyız, ancak tek millete asla asla…” tümcesini açımlamak istiyorum.

İlkin belirteyim ki, “tek millete asla”, kesinlikle federasyon demektir. Federasyona bir anayasa hazırlandığı için de belirtelim ki, hem üniter devlet hem de federasyon istemek, yani tek uluslu devlete karşı çıkmak, bir mantık yanılgısı değilse, AKP’nin yüklendiği (sırtında taşıdığı) Pandora’nın kutusunun kapağını aralamaktır.

Çünkü, burada, “millet” sözcüğüyle, “ulus” ifade edilmektedir; “tek bir millet” ile “Türk ulusu”nun ifade edilmek istendiği açıktır.

“Türk ulusu”, Fransız, Alman, İngiliz ulusları gibi, uluslaşma sürecinde öne çıkan ve belirleyici ölçüde uluslarının kuruluşlarına öncülük eden kavim adlarıyla özdeş adlar olmakla birlikte, burada, “ulus” ile tek bir kavim ya da tek bir ırk ifade edilmemekte, ulus da kavim ya da ırk olarak ifade edilmemektedir. Ulus, burada, kuruluşuna öncülük eden kavimlerin adlarıyla anılmakla birlikte, kavimsel, ırksal, etnik bir kavram değildir. Irak, İran, Suriye gibi, Kanada, Amerika, Şili gibi coğrafya adlarıyla adlandırılan ulusların coğrafik uluslar olmaması gibi.

“Tek bir millete asla…” söylemi, etnik toplulukları, “millet/ulus” olarak algılayan bir anlayışı çağrıştırdığı gibi, Kürt ve Türk toplulukları, etnik kimlikleriyle ulus’la özdeşleştiren bir yaklaşımdır.

“Tek bir millet/ulus” yerine, iki millet/ulus istendiği açıktır. Ama bu istem, aynı zamanda “Türk ulusu”nu, Türk etnik topluluğuyla özdeş sayan bir anlayıştır. “Millet” ile “etnik topluluk” özdeşleştirildiğine göre, iki ulustan değil, iki etnik topluluktan oluşacak bir federasyon istendiği açıktır.

Ama “Türk ulusu”nu oluşturan yalnızca Türkler ve Kürtler değil ki… “Tek millet asla…”, iki millet, yani iki ulus olmalıdır demek yeterli mi?

Türkiye’de Etnik Gruplar kitabında, Peter Alford Andrews elliye yakın etnik topluluk adı veriyor. Bunun açılımını, 1994-1995’te Kürt ayrılıkçı hareketlerinden birinin yayınladığı Sosyalist Altfernatif ‘ten okumak olanaklıdır.

2 Temmuz 1993 Sivas olaylarının ardından, “gerilla”yı, yani PKK’yı, Sivas’a çağıran bu dergide, Ermeni’nin, Türkmen’in, Arab’ın, Laz’ın, Gürcü’nün, Çerkes’in, kısacası “Anadolu halklarının”, Sivas kavşağında, “Türkiye Cumhuriyeti tarafından teslim alındığı, öldürülmeye, mezara konulmaya çalışıldığı”, “Sivas-Amanos hattında gerillanın Anadolu halklarına, Ermeni’ye, Türkmen’e, Arab’a can vereceği, Laz’ın, Gürcü’nün, Çerkes’in doğuşu olacağı” ileri sürülmekteydi.

Devamı var:

“PKK gerillasının, Sivas kavşağında, TC’yi (yani Türkiye Cumhuriyetini) Anadolu’dan sökeceği” yazılıyor ve “çağımızın Bizans’ı TC”nin, “Kemalizmin bu coğrafyadan süpürüleceği” görüşlerine yer veriliyordu.

PKK’nın “Kemalizmi parçalamayı ve bu coğrafyadan süpürmeyi”, “Türk ordusunun merkezi yapısını”, dolayısıyla “Türk devletinin merkezini dağıtmayı” amaçladığı görüşler çerçevesinde, Mecliste yapılan aynı konuşmada ifade edildiği gibi, “PKK bu ülkenin bir gerçeği” sözü ile “tek millet asla” sözü birlikte ele alındığı zaman, burada, ayrılmanın, ayrı devlet olmanın bir basamağı olarak bilinen federasyondan öte amaçlar taşındığı da düşünebiliniyor.

0

“Tek millet asla!” sloganını, geçtiğimiz hafta yayınlanan Otonom dergisinin (sayı: 16) kapağında yer alan, “Seçim 2007” yazılı sandıktan çıkan “İkinci Cumhuriyet” yazısıyla somutlaştırmak da olanaklı.

“Birinci cumhuriyetin çözülüşünü” muştulayan dergi, 2007 seçimlerinden “danışma meclisi” çıktığını savlayarak, ikinci cumhuriyetin, yani federasyonun anayasasının bu Meclisten çıkacağı görüşüne yer veriliyor.

Bu sav yeni ileri sürülmüyor. Seçimlerin hemen ertesinde, “22 Temmuz 2007” seçimlerinin, seçim değil, bir referandum olduğu ileri sürülmüş, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, “Ilımlı Müslüman partinin, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten alan ünlü ulusalcı partileri mağlup ettiği”ni söylemiş, seçimleri bir futbol karşılaşması gibi nitelemişti. “İslam Cumhuriyeti” olan, dolayısıyla şeriat yasalarıyla yönetilen Malezya’yı, Türkiye ile birlikte iki ılımlı İslam ülkesi olarak takdim etmiş olan Holbrooke, bu sözleriyle, 2007 seçimlerinin kendi başarıları olduğunu da duyumsatmış oluyordu.

Amerikan işgali altındaki Irak’ta yeni bir anayasa yapılması gündeme geldiğinde, o zaman ABD dışişleri Bakanı olan Powell’ın, Saddam’ı devirerek yıktıkları laik Irak’ın, bir İslam cumhuriyeti olacağını, “Türkiye ve Pakistan’daki İslam cumhuriyetleri gibi, Irak Anayasasını da şeriat hukukunun, Kuran hukukunun belirleyeceğini” söylediği belleklerde olmalı.

NATO işgali altında Afganistan’da ve ABD işgali altında Irak’ta, “şeriat hukukuna, Kur’an hukukuna” dayalı anayasalar konmasının ardından, Büyük Ortadoğu Projesine endeksli ve ılımlı islama direncin temel dayanağı olan laiklik, 2007 seçimlerinin ardından top ateşine tutulmaya başlandı.

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Başkanı Lagendijk, Zaman’da yayınlanan demecinde, 22 Temmuz seçim sonuçlarını, “Türk ordusunun yüzüne atılan tokat” olarak niteleyecek denli ileri gitti.

Seçim sonuçlarını Financial Times (23 Temmuz) “Laikler ve ordunun dişlerini kıran bir yumruk”, Le Soir (23 Temmuz) “Türkiye’de laikler yenildi”, New York Times “Türk halkı oylarıyla laikleri azarladı” başlıklarıyla verdi.

Bir başka deyişle, 22 Temmuz seçimleri, siyasal partiler arasında demokratik bir seçim olarak değil, laiklik ile ılımlı İslam arasında bir referandum olarak değerlendirildi.

Anımsatalım ki, seçmenin oyu, anayasanın kendisine verdiği siyasal yetkiyle sınırlanmıştır. Seçmen, oy’unda, dinini, mezhebini, tarikatını, etnisitesini değil, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti kavramıyla özdeşleşmiş iradesini kullanır ve devrettiği irade, bu iradedir.

Milletvekili tarikat ve cemaat üyesi olsa da, serapa özgür değildir, seçmenin kendisine devrettiği iradeyle, yani demokratik, laik, sosyal hukuk devletiyle sınırlı bir yetki ve özgürlüğe sahiptir. Devleti, islami kurallar üzerine kurma amacını içersinde taşıyan bir partiye oy verilmiş olması, bu partinin, devletin temelini oluşturan laiklik ilkesi yerine ılımlı islamı koyması, hilafeti getirmeye kalkışması olanaklı olmadığı gibi, genel seçim sonuçlarından Türkiye’nin sistem değiştirdiği sonucunu çıkarmak da olanaklı değildir. Aksi durumda bu, Anayasanın ihlali anlamına gelir, yeri Çankaya değil, Yüce Divandır.

ABD’nin ılımlı İslam kuşatması altında, AB’nin laiklik karşıtı politikaları desteklemesi karşısında, Arap krallık ve emirliklerinin dayattığı şeriat kıskacında, dolara, avroya, riyale teslim olmuş bir ekonominin yoksullaştırdığı, ulus ve ulusallık bilincini körelttiği seçmenin, siyasal iradesini özgür olarak ifade edebildiği söylenemeyeceği gibi, bağlandığı tarikat ya da cemaatin yönlendirmesi doğrultusunda oyunu kullanmış olması da, tarikat ve cemaatlerin iradesini Meclise taşıdığı anlamına gelmez.

Anayasanın, seçmene olduğu kadar, milletvekiline vermediği bir yetki kullanılarak, laik anayasa yerine dindar devlete bir anayasa yapmak, ulus-devlet anayasası yerine federal devlete bir anayasa hazırlamak, tam da anayasanın ihlali anlamına gelir.

Teokratikleşen bir demokrasi, küresel egemenliğin bir boyutu olarak Büyük Ortadoğu Projesine endeksli bir anayasa, (31 Temmuz 2007 günlü Cumhuriyet’te yayınlanan basın açıklamamızda belirttiğimiz gibi) ancak parlamento-içi bir darbe ile olanaklıdır.

0

Türkiye, federasyona ve Büyük Ortadoğu projesine endeksli bir anayasa hazırlamaya niçin ve nasıl geldi?

Çok yineledim, sınıfsal siyasallaşmanın önünün etnik ve dinsel siyasallaşmayla kesilmesi sonucu gelindi buraya.

1961 Anayasasıyla, modern sınıflar temeli üzerinde gelişen ve burjuvaziyi, küçük-burjuvaziyi, işçi sınıfını, sınıfsal açıdan temsil eden siyasal partilerin yerini, etnik, dinsel, mezhepsel temele dayalı partiler, cemaat ve tarikatların güdümüne giren partiler aldığı için.

Bununla kalmadı, günlük yaşamdan çalışma yaşamına, yasamadan yürütmeye, temel eğitimden üniversiteye, tarikat ve cemaatlerin kıskacında, etnik, dinsel ve mezhepsel ayrışmanın girdabında ulus gibi ulusallık da ayaklar altında çiğnenen paspasa benzetildi.

Türkiye buraya nasıl geldiyse, ayrılmanın basamağı olarak bilinen federasyon aşamasına da böyle geldi.

Türkiye’nin, “islamın lideri” olarak, “müslüman ülkelerin uygarlıklar arası ve uygarlıklar içi çatışmalarını önleyeceğini” ve bunun için, yani müslüman ülkelerin lideri olması için laiklikten kendini yalıtması gerektiğini söyleyen “uygarlıklar çatışması”nın ikinci el üreticisi Samuel Huntington’ın, niçin Türkiye’yi üniter/ulus-devlet olmaktan, bir islam cumhuriyeti olmaya yönlendirdiğini, gene Huntington’ın kendisinden okuyalım:

“Küreselleşme, çok kültürlülük, kozmopolitlik, göçler, alt milliyetçilik ve karşı milliyetçilik Amerikan bilincini yıprattı; etnik kimlik, ırk kimliği ve cinsiyet kimliği ön plana geçti ve Amerika’nın dil ve kültürüne yönelik birçok soru işaretini gündeme getirdi. Ulusal tarih eğitimi yerini, etnik tarih ve ırk tarihi eğitimine bıraktı. Amerikalıların ortak değerlere verdikleri önem, çeşitliliğe gösterilen ilginin gerisinde kaldı. Ulusal bütünlük ve ulusal kimlik duygusu erozyona uğradı. 2000 yılından önce ABD bayrağı yarıya indirilmişti, diğer bayraklar Amerikan kimliğine ait olan bayrak direğinin üzerinde daha yükseklerde dalgalanıyordu. Amerikan ulusal birliğine meydan okumalar artıyordu. ABD kimliğinin ileri sürdüğü gibi, tüm insanlığın ortak değerlerini kucaklayan evrensel bir ulus mu? Ya da biz kimliğimizi Avrupalı mirasımızla, Avrupalı kurumlarımızla tanımlayan Batılı bir ulus muyuz? Yoksa tarihimiz boyunca ‘Amerika’nın ayrıcalığı’ görüşünü destekleyenler tarafından ileri sürüldüğü gibi kendimize özgü uygarlığımızla benzersiz miyiz? Ulus olarak etnik, dinsel ve ırksal alt kimliklerimizin ötesine geçen anlamlı bir kimliğe sahip miyiz? Ulusal çıkarlar ulusal kimlikten doğar. Çıkarlarımızın neler olduğuna karar vermeden önce kim olduğumuzu bilmek zorundayız. Ciddi tehditlerle karşı karşıya kalan toplumlar ulusal kimlik duygularını, ulusal hedeflerini, ortak kültürel değerlerini canlandırarak çöküşlerini erteleyebilir, parçalanmalarını sona erdirebilirler. Amerika 11 Eylülden sonra bunu yaptı.”

Bu satırların ardından, Meclisin gündemine alınan anayasanın, federal devletin ve dindar cumhuriyetin anayasası olup olmayacağı sorulabilir. Bu anayasa, Türkiye’nin 11 Eylülü de olabilir, ulusal bayrak, ulusal bayrak olarak gönderde, en yukarda kalır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ulusal övüncümüz Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasımda, “kral öldü yaşasın kral” sözlerini anımsatırcasına, Suud Kralının krallığını ayağına eğilerek kutsayan Gül’ün Çankaya’sında, gönderde, ulusal bayrağın, hilafetin ve halifenin yeşil sancağı altına çekilmiş olduğu, (Kürtlerin kurtarıcısı Chomsky’nin sözleriyle) “resmi olmayan başkent Diyarbakır”da üç renkli Kürt etnik bayrağının altına çekildiği, dindar ve federal anayasaya uyarlanmış birer tasarım olarak söylenebilir.

Biz ulusal bayrağın bütün bayrakların üstünde tek bayrak olarak gönderde olacağı bir anayasa istiyoruz. Dileriz, böyle bir anayasa için, “11 Eylül” yaşamayız.

Ankara, 10 Aralık 2007

ABD Soykırım Tasarısı

Ağustos 5, 2008

ABD soykırım tasarısı, Demokles’in kılıcı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin üstünde bir tehdit öğesi olarak sallandırılıyor.

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin açığa vur­duğu gibi, soğuk savaş, (casus uçaklara) uçuş izni, boru hattı, birinci ve ikinci körfez savaşları, soykırım tasarısının ertelenmesinin her yıl yeni bir nedeni oldu. Şu var ki, soykırım savı, Temsilciler Meclisinin gündemine alındığı günlerde de, arşive kaldırıldığı dönemlerde de, tehdit unsuru olmaya devam etti. Bugün bir adım daha atıldı ve tasarı, bir bakıma sınır-ötesi operasyon tasarımları üzerinde tehdit unsuru olarak Meclis Dışişleri Komitesinde kabul edildi. Bu tehdit, yeni olmadığı gibi, soykırım savlarıyla da sınırlı bir tehdit değildir.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Ağustos 1993’te, yani Sevr Andlaşmasının yıldönümünde, “Sevr’in iki tane daha devlet kurmak istediğini” ve “Sevr’in arkasındaki parmakların hepsinin bunun arkasında durduğunu” söylediği, konuyla ilgilenenlerin belleğinde olmalı. (Cumhuriyet, 20 Ağustos 1993.) Demirel, daha sonra da, “yeni-Sevr haritalarının eline geldiğini” söyleyecek, “işte ABD’nin Sevr haritası!” diyecekti. (Cumhuriyet, 1 Ekim 1998.)

Bir başka anlatımla, ABDnin yaşama geçirmek istediği bir Sevr haritası var, soykırım savları, bu haritanın şifresini çözecek anahtar olarak şu anda gündemdedir.

O

Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nin, 1915 olaylarının soykırım olarak üzerine üzerine yıkılmaya çalışıldığı Türkiye Cumhuriyetini geçiştirerek , tasarının “Erdoğan hükümetiyle değil, Osmanlı İmparatorluğuyla ilgili olduğu”, sözlerini de açmak gerekiyor:

Şöyle ki: ABD Başkanı George Bush, 20 Nisan 1990’da, “Ermenilerin uğradıkları korkunç katliamların, 1915-1923’te meydana geldiğini söylemiş; Clinton’ın başkanlığı döneminde Temsilciler Meclisine getirilen “Ermeni Soykırım Tasarısı”nda da (2000), “yaşanan trajik olayların” 1915-1923 yılları arasında gerçekleştiği görüşüne yer verilmişti.

Başkan George Bush da, Başkan Clinton da, olayların 1915’te değil, 1915-1923 yılları içerisinde yaşandığını belirtirken, aynı zamanda, “korkunç katliamların Osmanlı İmparatorluğu döneminde / yetkisinde meydana geldiği”nin altını çizmeyi ihmal etmemişlerdi. Ama sormak gerekirdi: Genel olarak yönetimin, Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine geçiş sürecini 1923’lere kadar uzatmak olanaklı mıydı? 1915 olaylarını, sekiz yıla yaymak ve Türkiye Cumhuriyetini bu olaylardan arındırmak olanağı var mıydı?

Çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihi olan 23 Nisan 1920’den Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923’e kadar ülke yönetimi, fiilen Türkiye Büyük Millet Meclisinin elindedir ve bu dönemde Doğu Anadolu’daki olaylardan Osmanlı İmparatorluğu değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi sorumlu tutulmak gerekir.

İngiliz, Fransız ve İtalyan başbakanlarının başkanlığında hazırlanan Sevr Andlaşması ise, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasından sonra, 10 Ağustos 1920’de, Sarayın onayıyla ve Sarayın belirlediği temsilciler tarafından imzalanmıştır.

Sevr Andlaşmasında belirlenen Ermenistan’ı, Mustafa Kemal’in ya da Kemalistlerin işgal ettiği ileri sürüldüğü için, Nutuk/Söylev’den okuyalım:

“Sevr’de:Türk-Ermeni sınırının saptanması Amerika Cumhurbaşkanı Vilson’a bırakılmıştır. O da sınır olarak, Karadeniz kıyısında Giresun’un doğusundan başlayıp Erzincan’ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Vangölü güneyinden geçen (…) bir hattı göstermiştir.” (Nutuk/Söylev, c. II, s. 1003)

Bir başka deyişle, Sevr Andlaşmasıyla, Erzurum, Erzincan, Van, Bitlis, Trabzon, Ermenistan’a verilmişti, ama bu bölgede Türkler tehcirden önce de çoğunluktaydı ve Türk birliklerinin devlet kontrolü altındaydı. Bu illerin / bölgenin Kemalistler tarafından işgal edildiği ve bu yıllarda “korkunç katliamların” devam ettiği savına gelince:

Söylev/ Nutuk‘tan okuyalım;

“Biliyorsunuz ki, Mondros Ateşkes Anlaşmasından beri, Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yerlerde Türkleri toptan öldürmekten vazgeçmiyorlardı. 1920 Sonbaharında Ermeni kıyımı dayanılmaz bir kerteye geldi. Ermeniler üzerine yürümeye karar verdik. (…) Doğu Ordumuz, 28 Ekim 1920 günü Kars üzerine yürümeye başladı. 30 Ekimde ordumuz Kars’a girdi. 7 Kasım günü birliklerimiz Gümrü’yü ele geçirdi. Ermeniler 6 Kasımda savaşı bırakmak ve barış yapmak için bize başvurmuşlardı. 2/3 Aralık gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı.” (Nutuk/Söylev, c.II, s. 655.)

Gümrü Andlaşmasının yerini, 16 Mart 1920′de Moskova Andlaşması, 13 Kasım 1921′de Kars Andlaşması alacaktı.

Sovyetler Birliğinin dağılma sürecinde, 1991′de, bağımsızlığını ilan ettiği zaman, ilk tanıyan ülkeler arasında Türkiye’nin de yer aldığı Ermenistan ise Türkiye-Ermenistan sınırını, bu sınırın Ankara ile Moskova arasında belirlenen sınır olduğunu ileri sürerek tanımayacaktı.

O

Şunlar da belirtilmeli:

1949 Cenevre Sözleşmelerinde yer alan “ağır suçlar” ve 1948 Soykırım Sözleşmesinde yer alan “soykırım suçu”, 8 Ağustos 1945 günlü Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Anlaşmasında tanımlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Şubat 1946 ve 11 Aralık 1946 günlü kararlarıyla onaylanan insanlık suçlarıdır.

Birleşmiş Milletler, (11 Aralık 1946’da kabul edilen ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren) “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nden ayrı olarak, “Savaş ve İnsanlık Suçlarına Zamanaşımı Uygulanamayacağına İlişkin Sözleşme”yi benimsemiş ve sözleşme 11 Kasım 1970’de yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, “Soykırım (Genocide) Sözleşmesi”ni onaylamış (23 Mart 1950), “Soykırım Suçlarına Zamanaşımı Uygulanamayacağına İlişkin sözleşme”yi ise onaylamamıştır.

Birleşmiş Milletlerin zamanaşımıyla ilgili sözleşmesinde, cezanın geriye doğru götürülmesine herhangi bir sınır konmamıştır. “Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara Zamanaşımı Uygulanamayacağı Avrupa Sözleşmesi”nde (Strasbourg, 25 Ocak 1974), “sözleşme tarihinden önce işlenen suçlara, sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramamış olması durumunda uygulanacağı” (madde: 2) hükmü konmuş, sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramamış suçların zamanaşımına uğramayacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Bir başka deyişle, 1915 olayları, zamanaşımıyla ilgili sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramış olduğu için, bu sözleşmenin kapsamı dışında kalmaktadır.

O

Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 6. maddesine göre, soykırımla ilgili “bir devletin sorumluluğuna ilişkin sorunlar, Uluslararası Adalet Divanında çözülecek”tir.

Avrupa Parlamentosunun, Türk yetkilileri, “modern Türk devletinin kurulmasından önce, Ermenilerin maruz kaldığı soykırımı kamu önünde tanımaya” çağırmış olması (15 Kasım 2000); Fransız Ulusal Meclisinin, “Fransa, 1915 Ermeni soykırımını kamu önünde tanır.” tasarısını onaylaması (18 Ocak 2001), nasıl ki, Ermeni temsilcilerin, Avrupa Konseyinden, “itiraf-tazminat-toprak” başlığı altında üç talebi dile getirmelerine olanak sağladıysa, Avrupa parlamentolarından çıkacak soykırım yasaları da, bu devletlerin, Ermeniler adına, Türkiye Cumhuriyetinden “itiraf-tazminat-toprak” talebini içinde saklayan soykırım yasalarını Uluslararası Adalet Divanına götüreceği ya da götürmeyi amaçladığı açıktır.

“Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi”nde (3 Eylül 1953) yer alan “hiç kimseye suçun işlendiği zaman uygulanan cezadan daha ağır bir ceza verilemeyeceği” (madde: 7/1) evrensel hukuk kuralına karşın, ABD, (Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası’nda vurguladığı gibi) küresel egemenliğinin önüne çıkacak her engeli “bertaraf etmeye” kararlıdır. Kuzey Irak’ta PKK’ya silah ve lojistik destek sağlayan Çekiç Güç’e karşı çıkanların şu ya da bu biçimde “bertaraf edilmiş” olması gibi. Ya da Irak’ı işgal örneğinde olduğu gibi, evrensel hukuk kurallarını tanımayacağı açıktır. Türkiye bunun dışında değildir, üstelik yakın hedefteki ülke olduğunun kanıtı, sınır-ötesi operasyonuna endekslenmiş bulunan Temsilciler Meclisinde oylanacak olan soykırım tasarısıdır.

Unutulmasın ki, sınır-ötesi operasyonla, sonuçta, Kuzey Irak’ı işgali altında tutan ABD vurulmuş olacak, ABD’nin Sevr senaryoları, onarılması güç yaralar alacak.

14 Ekim 2007, Ankara

Muzaffer İlhan Erdost
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı