ABD Soykırım Tasarısı
Ağustos 5, 2008
ABD soykırım tasarısı, Demokles’in kılıcı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin üstünde bir tehdit öğesi olarak sallandırılıyor.
ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin açığa vurduğu gibi, soğuk savaş, (casus uçaklara) uçuş izni, boru hattı, birinci ve ikinci körfez savaşları, soykırım tasarısının ertelenmesinin her yıl yeni bir nedeni oldu. Şu var ki, soykırım savı, Temsilciler Meclisinin gündemine alındığı günlerde de, arşive kaldırıldığı dönemlerde de, tehdit unsuru olmaya devam etti. Bugün bir adım daha atıldı ve tasarı, bir bakıma sınır-ötesi operasyon tasarımları üzerinde tehdit unsuru olarak Meclis Dışişleri Komitesinde kabul edildi. Bu tehdit, yeni olmadığı gibi, soykırım savlarıyla da sınırlı bir tehdit değildir.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Ağustos 1993’te, yani Sevr Andlaşmasının yıldönümünde, “Sevr’in iki tane daha devlet kurmak istediğini” ve “Sevr’in arkasındaki parmakların hepsinin bunun arkasında durduğunu” söylediği, konuyla ilgilenenlerin belleğinde olmalı. (Cumhuriyet, 20 Ağustos 1993.) Demirel, daha sonra da, “yeni-Sevr haritalarının eline geldiğini” söyleyecek, “işte ABD’nin Sevr haritası!” diyecekti. (Cumhuriyet, 1 Ekim 1998.)
Bir başka anlatımla, ABD’nin yaşama geçirmek istediği bir Sevr haritası var, soykırım savları, bu haritanın şifresini çözecek anahtar olarak şu anda gündemdedir.
O
Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nin, 1915 olaylarının soykırım olarak üzerine üzerine yıkılmaya çalışıldığı Türkiye Cumhuriyetini geçiştirerek , tasarının “Erdoğan hükümetiyle değil, Osmanlı İmparatorluğuyla ilgili olduğu”, sözlerini de açmak gerekiyor:
Şöyle ki: ABD Başkanı George Bush, 20 Nisan 1990’da, “Ermenilerin uğradıkları korkunç katliamların, 1915-1923’te meydana geldiğini söylemiş; Clinton’ın başkanlığı döneminde Temsilciler Meclisine getirilen “Ermeni Soykırım Tasarısı”nda da (2000), “yaşanan trajik olayların” 1915-1923 yılları arasında gerçekleştiği görüşüne yer verilmişti.
Başkan George Bush da, Başkan Clinton da, olayların 1915’te değil, 1915-1923 yılları içerisinde yaşandığını belirtirken, aynı zamanda, “korkunç katliamların Osmanlı İmparatorluğu döneminde / yetkisinde meydana geldiği”nin altını çizmeyi ihmal etmemişlerdi. Ama sormak gerekirdi: Genel olarak yönetimin, Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine geçiş sürecini 1923’lere kadar uzatmak olanaklı mıydı? 1915 olaylarını, sekiz yıla yaymak ve Türkiye Cumhuriyetini bu olaylardan arındırmak olanağı var mıydı?
Çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihi olan 23 Nisan 1920’den Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923’e kadar ülke yönetimi, fiilen Türkiye Büyük Millet Meclisinin elindedir ve bu dönemde Doğu Anadolu’daki olaylardan Osmanlı İmparatorluğu değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi sorumlu tutulmak gerekir.
İngiliz, Fransız ve İtalyan başbakanlarının başkanlığında hazırlanan Sevr Andlaşması ise, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasından sonra, 10 Ağustos 1920’de, Sarayın onayıyla ve Sarayın belirlediği temsilciler tarafından imzalanmıştır.
Sevr Andlaşmasında belirlenen Ermenistan’ı, Mustafa Kemal’in ya da Kemalistlerin işgal ettiği ileri sürüldüğü için, Nutuk/Söylev’den okuyalım:
“Sevr’de:Türk-Ermeni sınırının saptanması Amerika Cumhurbaşkanı Vilson’a bırakılmıştır. O da sınır olarak, Karadeniz kıyısında Giresun’un doğusundan başlayıp Erzincan’ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Vangölü güneyinden geçen (…) bir hattı göstermiştir.” (Nutuk/Söylev, c. II, s. 1003)
Bir başka deyişle, Sevr Andlaşmasıyla, Erzurum, Erzincan, Van, Bitlis, Trabzon, Ermenistan’a verilmişti, ama bu bölgede Türkler tehcirden önce de çoğunluktaydı ve Türk birliklerinin devlet kontrolü altındaydı. Bu illerin / bölgenin Kemalistler tarafından işgal edildiği ve bu yıllarda “korkunç katliamların” devam ettiği savına gelince:
Söylev/ Nutuk‘tan okuyalım;
“Biliyorsunuz ki, Mondros Ateşkes Anlaşmasından beri, Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yerlerde Türkleri toptan öldürmekten vazgeçmiyorlardı. 1920 Sonbaharında Ermeni kıyımı dayanılmaz bir kerteye geldi. Ermeniler üzerine yürümeye karar verdik. (…) Doğu Ordumuz, 28 Ekim 1920 günü Kars üzerine yürümeye başladı. 30 Ekimde ordumuz Kars’a girdi. 7 Kasım günü birliklerimiz Gümrü’yü ele geçirdi. Ermeniler 6 Kasımda savaşı bırakmak ve barış yapmak için bize başvurmuşlardı. 2/3 Aralık gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı.” (Nutuk/Söylev, c.II, s. 655.)
Gümrü Andlaşmasının yerini, 16 Mart 1920′de Moskova Andlaşması, 13 Kasım 1921′de Kars Andlaşması alacaktı.
Sovyetler Birliğinin dağılma sürecinde, 1991′de, bağımsızlığını ilan ettiği zaman, ilk tanıyan ülkeler arasında Türkiye’nin de yer aldığı Ermenistan ise Türkiye-Ermenistan sınırını, bu sınırın Ankara ile Moskova arasında belirlenen sınır olduğunu ileri sürerek tanımayacaktı.
O
Şunlar da belirtilmeli:
1949 Cenevre Sözleşmelerinde yer alan “ağır suçlar” ve 1948 Soykırım Sözleşmesinde yer alan “soykırım suçu”, 8 Ağustos 1945 günlü Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Anlaşmasında tanımlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Şubat 1946 ve 11 Aralık 1946 günlü kararlarıyla onaylanan insanlık suçlarıdır.
Birleşmiş Milletler, (11 Aralık 1946’da kabul edilen ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren) “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nden ayrı olarak, “Savaş ve İnsanlık Suçlarına Zamanaşımı Uygulanamayacağına İlişkin Sözleşme”yi benimsemiş ve sözleşme 11 Kasım 1970’de yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, “Soykırım (Genocide) Sözleşmesi”ni onaylamış (23 Mart 1950), “Soykırım Suçlarına Zamanaşımı Uygulanamayacağına İlişkin sözleşme”yi ise onaylamamıştır.
Birleşmiş Milletlerin zamanaşımıyla ilgili sözleşmesinde, cezanın geriye doğru götürülmesine herhangi bir sınır konmamıştır. “Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara Zamanaşımı Uygulanamayacağı Avrupa Sözleşmesi”nde (Strasbourg, 25 Ocak 1974), “sözleşme tarihinden önce işlenen suçlara, sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramamış olması durumunda uygulanacağı” (madde: 2) hükmü konmuş, sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramamış suçların zamanaşımına uğramayacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Bir başka deyişle, 1915 olayları, zamanaşımıyla ilgili sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramış olduğu için, bu sözleşmenin kapsamı dışında kalmaktadır.
O
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 6. maddesine göre, soykırımla ilgili “bir devletin sorumluluğuna ilişkin sorunlar, Uluslararası Adalet Divanında çözülecek”tir.
Avrupa Parlamentosunun, Türk yetkilileri, “modern Türk devletinin kurulmasından önce, Ermenilerin maruz kaldığı soykırımı kamu önünde tanımaya” çağırmış olması (15 Kasım 2000); Fransız Ulusal Meclisinin, “Fransa, 1915 Ermeni soykırımını kamu önünde tanır.” tasarısını onaylaması (18 Ocak 2001), nasıl ki, Ermeni temsilcilerin, Avrupa Konseyinden, “itiraf-tazminat-toprak” başlığı altında üç talebi dile getirmelerine olanak sağladıysa, Avrupa parlamentolarından çıkacak soykırım yasaları da, bu devletlerin, Ermeniler adına, Türkiye Cumhuriyetinden “itiraf-tazminat-toprak” talebini içinde saklayan soykırım yasalarını Uluslararası Adalet Divanına götüreceği ya da götürmeyi amaçladığı açıktır.
“Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi”nde (3 Eylül 1953) yer alan “hiç kimseye suçun işlendiği zaman uygulanan cezadan daha ağır bir ceza verilemeyeceği” (madde: 7/1) evrensel hukuk kuralına karşın, ABD, (Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası’nda vurguladığı gibi) küresel egemenliğinin önüne çıkacak her engeli “bertaraf etmeye” kararlıdır. Kuzey Irak’ta PKK’ya silah ve lojistik destek sağlayan Çekiç Güç’e karşı çıkanların şu ya da bu biçimde “bertaraf edilmiş” olması gibi. Ya da Irak’ı işgal örneğinde olduğu gibi, evrensel hukuk kurallarını tanımayacağı açıktır. Türkiye bunun dışında değildir, üstelik yakın hedefteki ülke olduğunun kanıtı, sınır-ötesi operasyonuna endekslenmiş bulunan Temsilciler Meclisinde oylanacak olan soykırım tasarısıdır.
Unutulmasın ki, sınır-ötesi operasyonla, sonuçta, Kuzey Irak’ı işgali altında tutan ABD vurulmuş olacak, ABD’nin Sevr senaryoları, onarılması güç yaralar alacak.
14 Ekim 2007, Ankara
Muzaffer İlhan Erdost
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı
