Dindar Cumhurbaşkanı İçin Aday Portresi
Ağustos 8, 2008
Meclis Başkanı Arınç’ın sözleriyle, “Sivil , dindar ve demokrat” “Türk milletinin kendi öz cumhurbaşkanı”nı seçmek için, Arınç başkanlığında, Meclis toplanıyor.
Cumhurbaşkanı seçimine geçilebilmesi için gerekli sayıya ulaşılamıyor ama oylamaya geçiliyor. Birinci tur için gerekli oya ulaşılamıyor, ama ikinci tur oylamaya devam etmek üzere gündem belirleniyor, Meclis dağılıyor.
Tam da bu saatlerde Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine girenler, Genelkurmay Başkanlığının, “Kutludoğum haftası faaliyetleri ve cumhurbaşkanlığı seçimiyle” ilgili “basın açıklaması”yla karşılaşıyorlar.
“Türk Halkının Avrupa Dostları”, “Genelkurmayın 27 Nisan muhtırasından derin endişe duyduğunu” açıklayan bir mektup yayınlayarak, Avrupa Birliği liderlerini, Türkiye’deki demokratlarla dayanışmaya çağırıyor. (Birgün, 18 Mayıs 2007.)
“Avrupalı Dostları”nın kaygılarına katılmakla birlikte, Genelkurmay Başkanlığının basın açıklamasında “Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ortaya çıkan sorun”un, “laikliğin tartışılmasına odaklandığı” belirtildiği için, cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün laiklik ile sınırlı olarak kimliğini, basına yansıyan yönüyle çerçevelemek de gerekiyor:
Gül’ün, 27 Kasım 1995’te The Guardian’da yayınlanan konuşmasında yer alan “Bu cumhuriyetçi dönemin sonudur. (…) Laik sistem başarısızlığa uğramış demektir ve biz bunu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.” sözleri, Cumhuriyet’in tehlike sinyali veren sekiz sütununa oturduğunda, Gül, gürleyerek, bunun, kendi sözleri olmadığını söylemiş, The Guardian’ın muhabiri, haberinin arkasında durduğunu açıklayınca, susmuştu. [Gül’ün avukatının başvurusunu, Savcılığın reddettiğini ekleyelim.]
10 Aralık 1995’te Milliyet’te yayınlanan Nilgün Cerrahoğlu ile konuşmasında, Gül, “Saklanamaz gerçekler var,” demişti, “İslamın yalnız ahreti değil, dünyevi düzeni de içerdiği bir gerçektir. Ben bir Müslüman olarak buna inanıyorum.”
Bunun yalınlaştırılmış anlamı, dinin, “dünyevi düzen” olan devlet işlerine ve politikaya yön vermesini, devletin temelinin din kurallarıyla düzenlenmesini istemek demekti. Bu, aynı zamanda, Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez niteliklerinden olan laikliğin, anayasanın “gayrımeşru” çocuğu gibi kapının önüne konulmasının istenmesiyle aynı anlama geliyordu.
Aynı konuşmasında Gül, “Türkiye’de geçerli kanunlar arasında, islama aykırı olan da var, olmayan da… Aykırı olanlar baskıdır. Baskı kalkacak. Bu hakkı kullanacağım. Halka bu imkanı vereceğim.” “Artık Türkiye yasaklarla gitmez.” (Anayasanın değiştirilemeyen ve değiştirilmesi önerilemeyecek olan özellikle laiklikle ilgili maddelerini duyumsatarak) “Halk isterse yapılır.” diyecekti.
“Laiklik” konusunda ortaya çıkan kavram karışıklığını gidermek için belirtelim ki, anayasal laiklik karşıtı “öteki” laiklik, “laikliğin sınırlarını aşan” din ve inanç özgürlüğü olarak dillendiriliyor. Yani öteki laiklik, yalnızca kişisel din ve inanç özgürlüğü olarak değil, aynı zamanda “devletin, ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal temel düzenini” din kurallarına dayandırma özgürlüğü olarak dayatılıyor.
Milliyet’te (10 Aralık 1995) yayınlanan konuşmasında, dolaylı da olsa, islama aykırı yasa olarak laikliğin kaldırılacağını duyumsatmış olan Gül, bu düşüncelerini, Christian Science Monitor’da (20 Nisan 1998) yayınlanan konuşmasıyla taçlandıracaktı: “Onlar laik seçkinler değil, din karşıtları. Adı ateizm olan başka bir din yaratmak istiyorlar. Asıl hoşgörülü olmayan laiklerdir. Kendi yaşam biçimlerini empoze etmeye çalışıyorlar.”
İslama aykırı yasaları ayıklamanın “derin” anlamı, laikliğin harcıyla “kirlenmiş” yasaları yıkamak demektir. Ama proje, Türkiye ile sınırlı değildi, bu nedenle de Gül’e, dışardan yüklenen misyonu da bilmek gerekiyordu.
“Ben müslümanım diyen birinin, aynı zamanda laikim demesi mümkün değil.” (Tayyip Erdoğan) ya da cumhurbaşkanının “sivil, dindar ve demokrat” biri olacağı (Arınç) sözlerinde, “laiklik” ögesinin örtük ya da açık olarak yokumsandığı açıktır. Ama bunun şifresini, uygarlıklar çatışmasının ikinci el “mucidi” Samuel Huntington’un, “Demokrasinin mutlaka laik bir temele dayanması gerekmiyor, İslam ile demokrasinin bağdaşması gerekir.” sözlerinden (Milliyet, 9 Eylül 1996) çıkarmak olanaklıdır.
Huntington, Türkiye’nin islamın lideri olmasıyla, müslüman ülkelerin uygarlıklararası dış ve iç çatışmalarının önlenebileceğini söylüyor ve “Türkiye, diyordu, bir batılı olma ısrarından vazgeçer, modernleşme ve demokrasinin bir islam ülkesinde de mümkün olduğunu göstermeye daha çok ağırlık verirse, bütün dünyaya ve islama büyük bir model olur.”
Bu “büyük model” ılımlı-islam modeliydi. “Ilımlı-islam” modeli, proje olarak, yalnızca Türkiye ile sınırlı değildi ve bu nedenle “büyük” olarak nitelendirilmişti.
Irak’ta, ABD işgali altında yeni bir anayasa yapılması gündeme geldiğinde, ABD Dışişleri Bakanı Powell, “Türkiye ve Pakistan’daki islam cumhuriyetleri” gibi, “Irak’ta da bir İslam cumhuriyeti olacağını” söylüyor, bu İslam cumhuriyetinin “anayasal çerçevesini” “şeriat hukuku, Kuran hukuku belirleyecek” diyordu. (Cumhuriyet, 20 Haziran 2004.)
İlkin NATO işgali altında Afganistan’da, daha sonra ABD işgali altında Irak’ta, “şeriat hukukuna, Kuran hukukuna” dayalı anayasalar konuyor, islama aykırı yasa çıkarılamıyor.
İslama aykırı olan yasaları, dolayısıyla baskıyı kaldıracağını 1995’lerde vaad eden bugünkü Dışişleri Bakanı(mız) Abdullah Gül, Türkiye’yi Pakistan gibi bir “islam cumhuriyeti” olarak nitelemiş olan ABD Dışişleri Bakanı Powell ile sarmaş dolaş gizli anlaşmalar yapıyor.
Gül’ün Sedat Sertoğlu’nun sorusuna yanıtı şöyle:
“Ben bu gezileri (Suriye ve İran gezilerini) yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. (…) Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
“Gizli gelişmeleri” değilse de, ne olduklarını Gül’ün gene aynı konuşmasından çıkarmak olanaklı:
“Ankara ile Washington’ın 50 yıllık stratejik ilişkileri gelecekte çok daha yaygınlaşıp gelişecektir. Ortadoğu’daki bütün rejimler değişecek. Şeffaflık ve demokrasi egemen olacak. Bu bölgede ekonomik sistemler de değişecek ve piyasa ekonomisi kuralları egemen olacak. Ortadoğulu liderler halklarına demokrasi ve tam özgürlük vermedikçe, sistemlerinin yürümesi mümkün değil. Biz bu özgürlüklerin olmamasından nefret ediyoruz. Irak’ta yaşananlar bütün bölge liderlerine örnek olsun.”
Sonra da ekliyor Gül:
“Sen benim tezkereyi Meclise getirene kadar neler çektiğimi biliyor musun? Bakanlar Kurulunda 4 arkadaşımı ne kadar zor ikna ettiğimi biliyor musunuz? (…) Sonuçta ne oldu. Sadece 3 oy Sedat, 3 oy eksik kaldı. Cumhurbaşkanı Sezer’in tutumunu da hatırlayın…” (Vatan, 24 Mayıs 2003.)
Ortadoğu ülkelerine demokrasi ve tam özgürlük getirecek olan ABD’nin, Powell’ın söylemiyle, şeriata ve Kuran’a uyarlanmış bir demokrasi ve özgürlük olacağı açık. Doğal ki, Suud Krallığı, Omman Sultanlığı, Dubai Prensliği, Kuveyt Şeyhliği gibi demokrasinin ve özgürlüğün “tam” olduğu ülkelere (!!!) değil, tek partili de olsa parlamentosu olan ve Saddam Irak’ı gibi, Suriye gibi daha çok da laik olan ülkelere demokrasi ve özgürlük götürüleceği, Gül’ün Powell’le yaptığı gizli anlaşmadan anlaşılıyor. Bunun, genel adıyla Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), içsel amacıyla “ılımlı islam” modeli olduğu “demokrasi ve özgürlük” ile teokratik faşizmin kapıda nöbete hazırlandığı artık biliniyor.
American Enterprise Institute (AEI) Ortadoğu uzmanı olan Michael Rubin, AKP’nin “dini” gündemine karşı, Çankaya’nın “denetim dengesinin olmadığı bir durumda”, Kemalizmin çürüyeceğini, ılımlı islamın, Türkiye’de ve Ortadoğu’da geleceğin dalgası olduğuna inanan ABD Dışişleri Başkan Yardımcısı Oan Fried ile Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın, Türkiye’yi, “ılımlı siyasi islamın deneme ve tecrübe tahtası”olarak gördüklerini yazıyor. “Abdullah Gül”ün cumhurbaşkanı olması durumunda denemenin de başlayacağı görüşünde Rubin.
“Türkiye’ye, anayasal cumhuriyet ve demokrasi olarak saygı gösterilmesinin” gereğini vurgulayan Rubin, “Türkiye’yi “bir başka şey” haline dönüştürmek isteyenlere destek vermenin Amerikalı ve Avrupalı diplomatların işi olmadığının” altını çizecektir. (Hürriyet, 30 Nisan 2007.)
Iraklı Kürtlerin, AKP’nin, “TSK’yı kısıtlayacağına ve etkinliğini törpüleyeceğine inandıkları”nı ve “AKP’yi desteklediklerini, cumhurbaşkanı olması durumunda, Gül istemese bile, Iraklı Kürtlerin bağımsızlık ilan etmesinin önünün açılacağını” belirten Rubin, “Barzani’nin, yalnızca PKK’yı desteklemekle kalmayacağı, Türkiye’nin içişlerine karışmak için ‘Güney Kürdistan’ adıyla bağımsızlık ilan edeceği” görüşünde.
Tam da bu satırları bitirirken, ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın, Gül’ü arayarak, “gelecek dönemde terörle mücadele konusunda Türkiye ile işbirliğini artıracaklarını”söylediği işitiliyordu spikerin sesinden. Bir gazetecinin, Rice ile yaptığı görüşmede sınır-ötesi operasyon konusunun gündeme gelip gelmediğini sorması üzerine, Gül’ün, “Bu konularda kendimiz karar veririz, başkalarıyla konuşmayız!” dediğini işittiğimde, o kadar güldüm, o kadar gülmüşüm ki, gözlerimi açtığımda, yırtılan karın kaslarımı yeni dikmiş olan operatöre, ne olduğunu öğrenmek güdüsüyle, “Canlı bomba mı?” diye sormak gereğini duymuştum!
Not: “Dindar Cumhurbaşkanı İçin Aday Portresi”, Genelkurmayın 27 Nisan basın açıklamasından sonra, 22 Temmuz seçimlerinden önce, Ankara’da /Ulus’ta PKK’nın “canlı bomba” patlattığı mayıs ayı ortalarında yazılan ve yayınlanmamış olan “Türk Halkının Avrupalı Dostları’na Mektup”un beşinci/son bölümüdür. (M.İ.E)
Muzaffer İlhan Erdost
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı
2
