<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>TİHAK</title>
	<atom:link href="http://tihak.org.tr/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://tihak.org.tr</link>
	<description>Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı</description>
	<pubDate>Wed, 26 Nov 2008 16:55:37 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.5.1</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>28 Yıl Sonra İlhan&#8217;ın Mezarında/Muzaffer İlhan Erdost</title>
		<link>http://tihak.org.tr/33/</link>
		<comments>http://tihak.org.tr/33/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Nov 2008 13:03:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<category><![CDATA[Orta]]></category>

		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tihak.org.tr/?p=33</guid>
		<description><![CDATA[
İlhan’ı ananları anarak başlamak isterim.


İnceliğin, zerafetin, duygusallığın simgesi Hüsnü Göksel… Hiç gelmedi  sinine İlhan’ın. Ama her 7 Kasımda, akşama doğru İlhanilhan’da oldu. Ölümünden önceki 7 Kasım hariç… Sanırım yardımcılarından biriydi, bir hanım, telefon etmiş, Hüsnü Göksel’in yataktan kalkamayacak denli hasta olduğu için gelemediğini söylemişti, İlhan’a sevgilerini ileterek..
Dostluğun, birlikteliğin coşkulu adı, Türkçenin “Karaman beyi” Suphi Karaman. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-align: left; mso-para-margin-top: 0cm; mso-para-margin-right: 0cm; mso-para-margin-bottom: 10.0pt; mso-para-margin-left: 0gd;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">İlhan’ı ananları anarak başlamak isterim.</span></p>
<div></div>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: "></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">İnceliğin, zerafetin, duygusallığın simgesi Hüsnü Göksel… Hiç gelmedi<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>sinine İlhan’ın. Ama her 7 Kasımda, akşama doğru İlhanilhan’da oldu. Ölümünden önceki 7 Kasım hariç… Sanırım yardımcılarından biriydi, bir hanım, telefon etmiş, Hüsnü Göksel’in yataktan kalkamayacak denli hasta olduğu için gelemediğini söylemişti, İlhan’a sevgilerini ileterek..</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Dostluğun, birlikteliğin coşkulu adı, Türkçenin “Karaman beyi” Suphi Karaman. İlhan’ı evrene uğurladığımız zaman buradaydı. Son kez gelişini anımsıyorum. Aramış, zorlukla bulmuştu İlhan’ın mezarını. Soluk soluğaydı. Bir de konuşma yapmıştı. En son Dursun Akçam’ın cenazesinde görmüştüm. İncelmiş, yüzüne ölümün solukluğu oturmuştu. Sevgiyle anıyorum.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Geçtiğimiz 7 Kasımda, Suları çıkmış telefona.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>İletisini geldiğimde okudum Suları’nın aldığı nottan: “Rahatsızım, gelemediğim için üzgünüm.” demiş Sadun Aren. Eklemiş: “Sabah, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Cumhuriyet</em>’te Muzaffer’in yazısını okudum. Çok genel bakmış, çok özel dokunmuş bir yazı. Çok beğendim. İlhan’a, dostlara sevgilerimi iletiyorum.”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">7 Kasımdan 10 Aralığa, 33 dilinmiş gün var. TİHAK İnsan Hakları Ödülünü yaşamıyla özdeş insanlık simgesi Sadun Aren’e, TİHAK İnsan Hakları Ödülünün ilk sahibi Halit Çelenk verecek… Sadun Aren, yeni gelmiş hastaneden, telefonda gelemeyeceğini söylüyor. Kısa bir süre sonra 8 Mart 2008: Muharrem Kılıç telefonda, Munise Hanımın, benim çektiğim fotoğrafının, cenaze töreninde yakalara iğnelenmesi için çoğaltılmasını istediğini söyleyecek.<br />
Sadun Aren’in geldiğini anımsıyorum sinliğe. Sinliğe gelmediği zaman her 7 Kasımda, Munise Hanımla birlikte, İlhanilhan’a geldi. Bugün gelmedi, gelemeyecek biliyorum.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Ekmekçi’yi hiç unutur muyuz! TV’de, 10 Kasımda, akşam geç saatlerde, Atatürk’le ilgili toplantı izlenimlerini dinlerken, işitmiş İlhan’ın öldürüldüğünü, “Kemal Atatürk bilseydi kimbilir ne kadar üzülürdü <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>iki kardeşe&#8230;” diye bitirmiş yazısını. Ama, İlhan’ın öldürüldüğünü 6 sütuna vermiş olan <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Cumhuriyet</em> kapatıldığı için gazetede yayımlanmamıştı. Ekmekçi’yi, (Dağlarca’nın şiirinin adıyla) “Ekmek Adam”ı sevgiyle anıyorum.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">… ve dörtnala gelip bir atbaşı gibi öne fırlayan Leningrad savunmasını simgeleyen anıttan esinlenerek bu mezarı tasarlamış ve çizmişti Şaban Ormanlar. Şaban Ormanlar, kardeşleştiği tasarım ve çizimlerde, burada, bizimle gibi.<br />
Bir “faşist misilleme” gibi, “sürek avı”nda gibi, bir apartman dairesinin zemininde yanyana, başbaşa, göğüs göğüse ve her zaman olduğu gibi kız ve erkek kan içinde on kişi. Biri Zeynep. Zeynep’in babası Duygu Berk. İlhan’ı ilk toprağa verdiğimizde, burada “Bari sen konuşsaydın!” dediği günden bugüne hemen her 7 Kasım’da kurşunlarla delik deşik yüreğiyle – ama bugün değil.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">*<br />
Sanıyorum İlhanilhan’da İlhan Selçuk’un imza günüydü. Bayındır Sokaktan Karanfil Sokağa taşınmadığımıza göre 1999’dan birkaç yıl önce olmalıydı. O gün yaşadığım, akıp giden zamanın aralığından şöyle böyle anımsadığım iki anlatıyı paylaşmak istiyorum. Biri, otuz yaşlarında bir hanımın anısıydı. Gece yatağında gözlerini açtığı zaman,<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Söyle kocan nerde?” diye yorganın üzerinden dipçiklendiğini anlatmıştı.<br />
İlkyaz Basımevinin yeri, biz içindeyken satılmıştı. Basımevini tasfiye ediyorduk. İşçilerin tazminatı ödenmiş, bir kısmı çek olarak verilmişti. Makineler sökülmeye başlanmıştı. Bıçak, kağıt borcumuza karşılık, bir kağıtçıya verilmişti. Bir sabah taşınması için gelindiğinde, basımevinin kapısını mühürlü bulmuşlar. Sıkıyönetim Komutanlığının buyruğuyla kapısı mühürlenmiş basımevinin. Binanın, yani basımevinin yerinin sahiplerinin sahip oldukları bir konutu, gece, silahlı, tompsonlu bir tim basmış. Konutta kiracı olarak oturan hanım, “Gözlerimi açtığımda diyordu, yatağımın üstüne doğrulmuş namluları gördüm.” Kocasını sormuşlardı, tehdit edici sözlerle… Kocası öleli yıllar olmuştu. Oğluyla oturuyordu. Belli ki, aradıkları İlhan’dı.</span></p>
<div></div>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: "></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;">Sanırım gene İlhan Selçuk’un imza günündeydi. Çevremde dolaşan sivil giyimli biri, yanıma yaklaşarak, buraya utanarak geldiğini söylemişti.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Assubaydı. İlhan’ı döverek öldürten muhafız erlerin komutanı assubay olduğu için, utanç duyuyordu. Duyarlığı beni<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>duygulandırmıştı, ama bunun, bir assubay, ya da subay sorunu olarak genelleştirilmesinin yanlış olduğunu söylemiştim. Assubay akrabalarım olduğunu da anımsatarak.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;">Son bir anı Yüksekova’dan,<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Tugay komutanından. Yüksekova ile Şemdinli’nin birbirine komşu Hakkari’nin iki ilçesi olduğunu anımsayalım. Yüksekova Tugay Komutanı (şimdi Zonguldak’ta), <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Şemdinli Röportajı</em>’ndan dolayı, kutlamak ve varsa kitabın yeni bir kopyasını istemek için arar dururmuş beni. Birgün buluverdi. Kardeşimin olayından dolayı, askere karşı tavırlı olacağımı düşünerek, aradığında görüşmekten kaçındığımı sandığını söyledi. İnsan hakları savunucusu olduğum için İHD’den ve TİHV’den aramış, beni bulamamış. Bilmeyenler için anımsatayım ki, 1963-64 yıllarında, askerliğimi Şemdinli’de konuşlanan 1/118 Seyyar Jandarma Taburunda, tabur veteriner hekimi olarak yaptığım süreçte hazırlanmıştı <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Şemdinli Röportajı</em>.. Ve bu röportajın tarih bölümünü İlhan’la birlikte oluşturduğumuzu da geçerken belirteyim. Söylemek istediğim şu:</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;">İlhan’ı, kurum olarak askerin değil, içersinde bazı askerlerin de bulunduğu, kendilerini ülkenin kurtarıcı iradesi, kurtarıcıları olarak görevlendirenler ile özel olarak görevlendirilmiş olanların öldürttüğünü ve öldürttüklerini belirtmek için aktardım bu anekdotları. Nasıl ki, 12 Eylül, NATO ile korunan sistemi korumak için bir askeri darbe planına uyarlanmış olarak ülke kanlı bir iç savaşa sürüklendiyse; 12 Mart sonrasında, Ecevit’in başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinin güvenoyu alarak göreve başladığı 26 Ocak 1974’ten 12 Eylül 1980’e değin, sade kişilerden simgesel adlara, tek tek öldürümlerden toplumsal katliamlara, bir askeri darbeye toplumsal ortam sağlandıysa, askeri darbeyi gerçekleştiren komutanlar, gözaltılar ile, işkenceler ile,cezaevleri ve darağaçlarıyla, “faili meçhul” cinayetlerle ve faili belli iradesi meçhul öldürümlerle ve İlhan Erdost’u, öldürterek, ülkeyi soldan, sosyalistlerden, komünistlerden arındırdılar, dolayısıyla, NATO ile korunan sistemi, yani ülkemizi ve ulusumuzu tutsak alan emperyalist-kapitalizmi böylece korumuş oldular.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;">12 Eylül öncesinde, Aralık 1978’de, Dünya Bankası yöneticilerinden Charney,<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“Bugünkü Türk hükümeti, ekonomik darboğazı geçiştirecek önlemleri alamıyor. Askeri yönetim gelirse, bu güçlükleri önleyebilir.” diyebiliyor; ekonomik darboğazı geçmek için dayatılan 24 Ocak Kararlarını imzalayan Demirel’den, askerin iktidarı almasının toplumsal ortamını sağlamak için, sokakta, bir toplama göre 5.388 insan, bir toplama göre 5.853 insan öldürülüyordu. 16 Mart 1978’de üniversite gençliği üzerine atılan bombaları, yani üniversite katliamını anımsayınız. Bahçelievler’de yedi TİP’li genci tel ile boğarak öldürenleri, boğanların ve boğduranların 12 Eylül yönetimi tarafından, devlet tarafından görevlendirildiğini anımsayınız. Kahramanmaraş’ta bir gözü görmeyen yaşlı ninenin öteki gözünü tornavidayla oyduktan sonra öldürenleri anımsayınız. Çorum’a gelen alevi köylülerin önünü keserek, kollarını, bacaklarını kesip diri diri tarlaya gömen komandoları anımsayınız. Tütengil’i, İpekçi’yi, Doğan Öz’ü, Cevat Yurdakul’u, Akın Özdemir’i, Kemal Türkler’i, Bedrettin Cömert’i, Necdet Bulut’u, Kaftancıoğlu’nu, Sevim Özgüner’i, Orhan Yavuz’u ve daha yüzlercesini anımsayınız.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;">12 Eylül darbesini “istikrar harekatı” olarak nitelendiren ABD Başkanı Jimmy Carter’ın “12 Eylül harekatından önce Türkiye’nin durumu savunma açısından tehlike arzediyordu. Afganistan’ın işgal edilmesi ve İran monarşisinin devrilmesinden sonra Türkiye’deki bu<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>istikrar harekatı içimizi ferahlatmıştı.” sözlerini anımsayınız. Bu istikrar harekatını, Başkan Carter’e, yenilerde yayınlanan kitabının adını “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” koyan, yani “Türkiye Cumhuriyeti”nin başına “Yeni” sözcüğünü ekleyerek, laik cumhuriyetimizi dindar cumhuriyete dönüştürmenin şımarıklığını paylaşan Graham Fuller’ın “Bizim oğlanlar başardı” sözleriyle ilettiğini ise hiç unutmayınız. “Bizim oğlanlar” dediği, sanıldığı gibi Evren ve arkadaşları <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>değil, Sivas, K. Maraş, Çorum gibi kitlesel olayları tertipleyen Alexender Peck gibi CIA ajanlarıdır. Başaranlar onlardır, Evren ve arkadaşları, onların başarısını taçlandıran darbe planının piyonları oldular, iktidarı, onlara Beyaz Saray bu hizmetleri için ihsan olarak verecektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;">Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel “Benim düşünceme göre asker 1978’de müdahale etmeliydi.” diyor. Ama Evren, askerin müdahalesi için toplumsal ortamın tam oluşması gerektiğini ileri sürüyor. Orgeneral Bedrettin Demirel’in önerdiği gibi, 1978’in başında müdahale yapılsaydı, siyasi nedenlerle 382 kişi öldürülmüş olacaktı. 1979’un başında müdahale edilseydi 1.142 kişi öldürülmüş, 1980’in başında müdahale edilseydi 1.902 kişi öldürülmüş olacaktı. Oysa Ocak 1974’ten 12 Eylül 1980’e kadar 5.388 kişi öldürülmüş, Evren’in söylemiyle, askeri darbe için ortam ancak o zaman olgunlaşmıştı.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; text-indent: 1cm; line-height: normal;">Öldürülenlerin sayılarına göre olgunlaşmanın dönemlerini de bilmek gerekiyor:</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">1974 - Ecevit başbakan, 10 ay, ayda ortalama 0.5 ölü.<br />
1974-75 - Irmak başbakan, 4,5 ay, ayda 2 ölü .<br />
1975-1977 - Demirel başbakan, 2 yıl 2 ay, ayda 13,5 ölü.<br />
1977 – Ecevit başbakan, azınlık, 1 ay, ayda 21 ölü.<br />
1977-78 – Demirel başbakan, 5,5 ay, ayda 92 ölü.<br />
1978-79 – Ecevit başbakan, 1 yıl 10 ay, ayda 120 ölü.<br />
1979-1980, Demirel başbakan, 10 ay, ayda 275 ölü. Günde 9,2 ölü.</span></p>
<div></div>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: "></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş olayları nedeniyle, olayların yoğun olduğu 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Ocak 1974’ten sıkıyönetim ilan edildiği 26 Aralık 1978’e değin 60 ay içinde 2.134 kişi, Sıkıyönetimin ilan edildiği 26 Aralık 1978’den 12 Eylül 1980’e değin, 20,5 ay içinde 3.729 kişi yaşamını yitirdi.</p>
<div></div>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: "></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Bu süre içersinde, soldan (Ecevit’in başkanlığından) sağa (Demirel’in başkanlığına) ve sağdan sola altı kez iktidar el değiştirdi, ama olaylar, sürekli ve programlı olarak arttı. Amaç sağ ve sol siyasi partiler arasında iktidarın el değiştirmesi sorunu değil, siyasi partilerin iktidarı yerine askerin iktidarını sağlamaktı.<br />
ABD Kara Kuvvetleri Bilimsel Araştırma Dairesi Başkanı, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">New York Herald Tribune</em>’de yayınlanan konuşmasında, “Birleşik Amerika’nın, ‘solcu’ rejim ve hükümetleri devirmek için yerli kuvvetleri komandocu-partizan metotlarına göre eğitmeli ve gerekli silah ve malzemeyle donatmalıdır.” diyordu. <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri </em>kitabında, Galula, “Ayaklanmaları bastırmakla görevli tarafın, bir <em style="mso-bidi-font-style: normal;">siyasi partinin </em>rehberliğine gereksinimi olduğunu” yazıyor;<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Synder ise, “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Deference ve Defence”</em> kitabında, “Yerel kuvvetlerin bütün komuta ve idari organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli, ama bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalıdır.” diyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Ayaklanma neydi, ayaklanmaları bastırmakla kimler görevlendirilmişti, rehberlik yapacak siyasi parti hangisiydi, yerel kuvvetler neydi, yerel kuvvetleri ülke halkından gizli olarak kontrol edecek Amerikalı uzmanlar kimlerdi?</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Kısaca örnekleyerek belirtelim. Eisenhower doktrini ile, ABD, “uluslararası komünizmin, silah kullanmadan, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">dolaylı olarak</em> da saldırıya geçebileceği” görüşünü savaş doktrini olarak kabul etmişti.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Komünizmin dışarıdan ve açık saldırıları yanında, ondan daha tehlikeli, içerden yapılan dolaylı saldırılar vardı ve bunlar, bazan iç savaş biçiminde, bazan devrimci hareket biçiminde, bazan demokratik hareketler biçiminde maskelenmiş saldırılar olarak niteleniyordu. Açık ve dolaylı saldırılara karşı, özel savaş yöntemleri geliştirilmişti ve NATO ile korunan emperyalist-kapitalist sistemi, dolaylı saldırı olarak nitelenen ilerici, devrimci, reformist hareketlerden, yani komünizmin dolaylı saldırısından korumak amacıyla, her NATO ülkesinde, aynı amaçla ama aynı adlarla gizli örgütler oluşturmuştu. İlk kez İtalya’da açığa çıkan örgütün adı Gladyo’ydu, İtalya’da Gladyo ile organik bağı olan P2 Mason Locası (P2 ML) Başkanı Licio Gelli, “İtalyan gladyocular ile Türk ülkücülerin CIA güdümünde” çalıştıklarını söylüyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">1964’te, ABD Başkanı Jhonson, “şu sırada 344 ekibimiz 47 ülkede iç savaş taktikleri öğretiyor” diyor, Türkeş, “sabotaj, katliam, suikast gibi gündelikleşen olayların sonuç”, “komünist emperyalizmin ülkemize saldırıya geçmiş olması”nı neden olarak açıklıyordu, bu saldırıyı önlemek için, siyasi parti olarak MHP, 49 yerde kurduğu komando kamplarında sabotaj ve suikastten iç savaşa değin eğitilmiş 250 bin komando yetiştirdiklerini söylüyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">MHP’li bir avukat, ABD elçiliğinde görevli Alexander Peeck’in, Çorum’da, MHP binasında olayları tertiplediğini açıklıyor, Sivas, K. Maraş ve benzeri kitlesel katliamların yaşandığı yerlerde CIA ajanlarının parmağı olduğu açıklanıyordu.<br />
1 Temmuz 1980’de Evren, Kuvvet Komutanlarıyla yaptığı toplantıda, 11 Temmuzda darbe yapmaya karar veriyor, 4 Temmuzda Çorum’da ülkücüler, cuma<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>cemaatini, Alaaddin Camisini bombalayan komünist kızılbaşlara karşı cihada çağırıyordu. TRT’den Alaaddin Camisinin bombalandığı haberi veriliyor saat başı, camiyi koruma altında tutan yüzbaşı, bombalama diye bir olayın olmadığını açıklıyordu. Çorum’da süren iç savaş, ülke geneline yayılmış bulunan iç savaşı tırmandırıyor, ve 12 Eylül askeri müdahalesine toplumsal ortam oluşturuyordu. Bir başka deyişle, 12 Eylül cuntası, NATO’nun, CIA’nın, ABD’nin öz çocuğuydu, yurdun çocuklarının birbirine döktürdükleri kanın büyüklüğünden güç alıyordu. Bu güç ile binlerce insan gözaltına alınmış, yargılanmış, yüzlerce insan işkencede öldürülmüş, onlarca insan idam edilmişti.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Bugün, 12 Eylül Anayasasının halkoyuna sunulduğu günün de yıldönümü. Yani işkencelerin, darağaçlarının “hukuk” şalıyla örtülerek, bir halkı, bir ulusu, demokratı, ilericisi, devrimcisiyle “hukuk” kafesine koydukları gün.<br />
<span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Kafes”, aynı zamanda, daha 12 Mart 1971’de, 12 Eylül için planlanıp “inşa” edilen ve “A Blok” adı verilecek olan Mamak Askeri Cezaevinde <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>İlhan’la beni ilk götürdükleri merdivenli odanın karşısındaydı. Kafes, cezaevine giriş-çıkışlarda herkesin göreceği, kalın demir çubuklardan oluşmuş gerçek bir kafesti, cezaevine yeni gelenleri, kedi-köpek gibi bir-iki gün burada “ağırlıyorlardı”. Altlarında sergi olsun yoktu, uzanamazlar, ayaklarını uzatamazlar, yumak gibi büzüldükleri beton zemin üzerinde geceyi-gündüzle birleştirirlerdi. Kafese cop mesafesinde yaklaşanlar gardiyan erler tarafından coplanıyordu. Tam bir aşağılama teşhir salonuydu.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Bizi, “Kafes”e koymadılar. İlhan’ı, üstünde soluksuz kaldığı battaniyeyle birlikte alıp götürdükten sonra, beni getirdikleri, tek başına koydukları koğuşa, ertesi sabah, biri uzun boylu, biri çocuk denecek boyda iki kişi girmiş, kapının eşiğinde şaşkın bana bakarken, bir gardiyan er hızla içerden onları çekip çıkarmıştı. Bu iki kişiyle nezarette ve merdivenli odada birlikte olmuştuk. Sima olarak tanımıştım, büyüğün şoför olduğunu ve bir sınır kaçakçılığı nedeniyle gözaltına alındıklarını biliyordum. Ama <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>merdivenli odada onlar da sıraya dizilmişken, C-Bloka götürülecek iki kişi olduğu söylenmiş ve büyük araç istenmişti. Şimdi o iki kişinin de C-Bloka kaydının yapıldığını, ama onları bizimle götürmediklerini anlayacaktım. Öyle anlaşılıyordu ki, bu iki kişi, geceyi, “Kafes”te geçirmişlerdi. C-Bloka, onları da bizimle birlikte götürseler, bizi öldüresiye dövemeyeceklerdi. Bizi de Kafes’e koysalar, plan gerçekleştirilemeyecekti.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Kafes”in, ilerici, demokrat ve devrimcileri aşağılama yeri olarak, ABD’nin benzer ülkelerde uygulattığı, teşhir ederek aşağılama, kimlikleri ve kişilikleri, kimliksiz ve kişiliksizlere ezdirme yeri olarak “inşa” edildiği de biliniyordu.<br />
Peki ama kim, kimi, kimleri, kime karşı, kimler tarafından aşağılıyordu, aşağılıyorlardı? Yurt sevgisiyle coşkulu, özgürlük tutkusuyla heyecanlı gençliği, bu kez yurdu korumak adına, aşağılayarak ezenler kimlerdi,<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>ezdirenler kimdi? İlhan Erdost’u dövenler kimdi, dövdürenler kimlerdi, dövtürtenler kimlerdi? Bu soruları, 12 Eylül öncesi Trabzon emniyetinde işkence gören, pencereden sarkıtılan, tutukluların, çoğunluğu üniversite öğrencisi olan ilerici ve devrimci gençlerin yaşamının öyküleştirildiği Ahmet Yıldız’ın <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Üçlü Kavşak</em> kitabı için yazdığım yazıdan bazı pasajlar aktararak yanıtlamak istiyorum.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkiye kendini bilse, bilincine varsaydı, 12 Marttan (1971) 12 Eylüle (1980), işkencede, hücrede, darağacında kendi oğullarının canına kendi elleriyle kıyar mıydı, kıyıcılara kıydırır mıydı? Bebesi, gelini, ninesiyle, genci ve yaşlısıyla, köylüsü kentlisiyle, esnafı emekçisiyle, bugün de yaralı yüreğiyle çok yönlü bilinmeyen bir denklemin tuzağına düşer miydi?</strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">Cinayetleri yaşadık sol göğsümüzde, biliyoruz. Tabutları sol omzumuzda taşıdık, bugün de kanıyor. Hileyi sezmiştik, bildik de. Küresel bir kuşatmanın içinde kaldığımızı, Türkiye kadar büyük bir tuzağın dişlileri arasına sıkıştırıldığımızı da bildik. Sezdik, bilgisine vardık, bilincine de. Ama üniversite öğrencisinin beşinci katın penceresinden kentin boşluğuna sarkıtılması ile NATO ile korunan sistemin korunması arasındaki, korunan ile koruyan arasındaki ilişkiyi, bilebildi mi onlar? NATO ile korunan sistemi korumak adına, bizi sömüren ve kemiren sistemi korumak için, bizi içimizden dağıtıp yok etmek için, bizim kendimizi hançerlediğimizi biz bildik ama, öteki biz bildi mi bizi hançerlerken kendisini hançerlediğini, kardeşini, oğlunu, kızını da.</strong><br />
<strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">İşte son soru:</strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">Genç-yaşlı, çocuk, kadın, bedenleri tabutlara dolduran öteki bizi taşımadık mı siyasal erkin tepesine, kardeşine kurşun sıkanı şerefli saymadı mı siyasal erkin tepesi. Öteki biz, uykumuzda boğduğu zaman bizi, boğduranı ve boğanı taşımadık mı Meclise? Öldürenleri bildik ama, bildik mi öldüren iradeyi. Bildikse, biz mi taşıdık, yoksa bizi boğanları, yakanları, kavuranları güdüleyen irade mi taşıdı siyasal erkin tepesine, Cumhuriyetin Meclisine. Bildik mi, bilebildik mi? Bugün Meclise egemen olan iradenin binlerce kilometre uzağımızdan buyuran iradeyle aynı irade olduğunu da&#8230;</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><strong></strong><br />
<strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">Biz, bizi ezmiştik. Çünkü bizi bize ezdirmişlerdi. Biz, bizi gerdik Filistin askısına. Biz, bizi astık ipe. Biz, bizi koyduk tabuta. Biz bildik, bildiğimiz için sarkıtıldık ayaklarımızdan beşinci kattan. Öteki biz, bizi sarkıtırken bildi mi sarkıttığının tam da kendisi olduğunu, kendini astığını ve geleceğini de.</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Yineleyerek bitiriyorum:<strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><br />
Onlar varlıklarıyla, varoluşlarıyla, duruşlarıyla, davranışlarıyla birer direniştiler. Bağımsızlığın, özgürlüğün, özgürleşmenin direnciydiler. Kimi zaman tek başlarına, kimi zaman toplu olarak, kimi zaman yığınların önünde, içinde, arkasında, insanın ve insanlığın ileriye yürüyen bilgisi, bilinci, gücüydüler.</strong></span></p>
<div><span style="font-size: 12pt; font-family: "><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"></strong></span></div>
<div><span style="font-size: 12pt; font-family: "><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"></strong></span></div>
<div><span style="font-size: 12pt; font-family: "><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"></strong></span></div>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: "><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Dinsel köleleştirmeye karşı, küresel egemenliğe karşı, evrensel tutsaklığa karşı, onlar, insandan insanlığa özgürlüğün ve bağımsızlığın bayrağı oldular.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Bir gün alacasında, bir sabah evden çıkarken, gün boyu grevdeyken, dersten çıkarken bir ikindi üzeri, bir kır kahvesinde grubu içerken sevgilisiyle, bir Pazar kızını parkta salıncağa bindirirken, düşler içindeyken, kederliyken, gülerken, konuşurken, bir kurşun sırtında, bir bıçak kalbinde, bir bombanın parçaları gövdesinde, yaşamdan koparıldı onlar.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Onlar öldürüldüler.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;">Çağdaş kölelikten özgürlüğe giden çetin yolda, işkencelerin, cezaevi baskınlarının, öldürümlerin, darağaçlarının çetin yolunda, boyun eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin bilincinde soluk alıyor onlar, direncinde yaşıyor onlar.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 10pt; line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">7 Kasım 2008<span style="mso-spacerun: yes;">      </span><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"></strong></span></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p></strong></span></span></span></span></span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tihak.org.tr/33/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aklın Kırıldığı Noktadayız</title>
		<link>http://tihak.org.tr/aklin-kirildigi-noktadayiz/</link>
		<comments>http://tihak.org.tr/aklin-kirildigi-noktadayiz/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Sep 2008 16:11:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Orta]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tihak.org.tr/?p=31</guid>
		<description><![CDATA[TİHAK Başkanı/Muzaffer İlhan Erdost&#8217;un açıklaması:
Dün İlhan Selçuk, bugün Mustafa Balbay&#8230;
Tam da teokratik/faşist bir darbe süreci yaşanıyor.
Bu ülke bir çok darbe yaşadı, faşist saldırılar ortamında bir içsavaş yaşadı. Şu var ki
hepsinin kendin göre, özellikle vurguluyoruz, kendine göre bir iç mantığı vardı. Bugün o mantığın sustuğu yerdeyiz.
İnanıyorz ki laik, demokratik, sosyal hukuk devleti bilgisine ve bilincine sahip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TİHAK Başkanı/Muzaffer İlhan Erdost&#8217;un açıklaması:</p>
<p>Dün İlhan Selçuk, bugün Mustafa Balbay&#8230;<br />
Tam da teokratik/faşist bir darbe süreci yaşanıyor.<br />
Bu ülke bir çok darbe yaşadı, faşist saldırılar ortamında bir içsavaş yaşadı. Şu var ki<br />
hepsinin kendin göre, özellikle vurguluyoruz, kendine göre bir iç mantığı vardı. Bugün o mantığın sustuğu yerdeyiz.<br />
İnanıyorz ki laik, demokratik, sosyal hukuk devleti bilgisine ve bilincine sahip halkın dömokratik savaşımıyla bu tertip aşılacak, ülke, içine çekildiği karanlıktan aydınlığa çıkacaktır.</p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tihak.org.tr/aklin-kirildigi-noktadayiz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şiir ve İnsancılık</title>
		<link>http://tihak.org.tr/siir-ve-insancilik/</link>
		<comments>http://tihak.org.tr/siir-ve-insancilik/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 22:51:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Orta]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tihak.org.tr/?p=30</guid>
		<description><![CDATA[
Bu ne durgunluk Senatoda,
neden yasamaz olmuş senatörler?
Barbarlar geliyormuş bugün.
Yasamanın gereği var mı?
Barbarlar yasa koyarlar gelince.
Konstantin Kavafis-Barbarları Beklerken
 
Bir kadın-bir kadın heykeli.
Bir elinde Özgürlük dedikleri kağıt parçasını
Tarih dediğimiz kağıt tomarını tutmaktadır,
Adı dünya olan bir çocuğu boğmaktadır öteki eliyle.
Adonis-Newyork’a Mezar

Şiirin insan yanı önemli olduğu kadar, ihmal edilmiş, savsaklanmış bir konudur. Hemen bütün incelemeler, soruşturmalar şiirin biçimsel yanı üzerinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Bu ne durgunluk Senatoda,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">neden yasamaz olmuş senatörler?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Barbarlar geliyormuş bugün.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Yasamanın gereği var mı?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Barbarlar yasa koyarlar gelince.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Konstantin Kavafis-Barbarları Beklerken</span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Bir kadın-bir kadın heykeli.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Bir elinde Özgürlük dedikleri kağıt parçasını</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Tarih dediğimiz kağıt tomarını tutmaktadır,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Adı dünya olan bir çocuğu boğmaktadır öteki eliyle.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Adonis-Newyork’a Mezar</span></em></strong></p>
</blockquote>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Şiirin insan yanı önemli olduğu kadar, ihmal edilmiş, savsaklanmış bir konudur. Hemen bütün incelemeler, soruşturmalar şiirin biçimsel yanı üzerinde dururlar. Hem de bu tür yazılardaki anlayış şiirin bilgi işi olmadığı vurgusunu da yapar. Buna karşın, şiirin insan yanı üzerinde pek durulmaz. On dört yaşındaki kızıma da şiir ve insan sözcükleri sana ne çağrıştırıyor diye sorduğumda, zaten şiirin insansız olamayacağını, insan tarafından, insan için yazıldığını söyledi. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Önyargısızca söylendiği için önemli olan bu sözler şiir insan ilişkisindeki gerçeğin abecesini ortaya koyuyor. Sanatın her dalındaki gibi, şiirde de insan başat unsurdur. Değerli düşünür Nermi Uygur şöyle yazar: “İnsan olmasaydı edebiyat da olmayacaktı. Diliyle, çalışmasıyla, biçimlendirme gücüyle insandır edebiyat yaratıcısı. Edebiyat yapıtının yöneldiği ortam da insan ortamıdır: insan içindir edebiyat; insandır edebiyat yapıtını okuyan, anlayan, verimlendiren; insana sunulmuştur edebiyat, insandır edebiyatı değerlendiren. Bu da kimsenin gözünden kaçmayan bir olgu. Nitekim insancı (hümanist) edebiyat öğretileri, edebiyat yaratılarının hem neden hem de etki yönünden insanı koşul tutmasında pekiştirirler kanıtlarını. (…)Şiire gelince, şiirden içeri ne girmişse insan yorumudur, insan bilincinin işleyip yoğurmadığı hiçbir şey yer alamaz şiirde. İnsansız evrenin, taşı toprağı, göğü yıldızıyla insansız doğanın, insandan bağımsız kurulu düzeniyle nesnelerin yansıdığı dizelerde bile, insana özgü bir yönelişin sarıp sarmaladığı, bu yönelişle belli bir biçim kazanmış olan evren, doğa, nesne çıkar karşımıza”(Uygur 1985:14, 22, 23) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İnsanın alçaltılması, yoksullaştırılması, eğitimsizleştirilmesi, kültürsüzleştirilmesi, her yolla sömürülmesi tarihte de hiç eksik olmadı Elbette bile isteye oluşturulan bu kötülüklere başkaldırı da Spartacus’tan bu yana, tarihin en doğal ve gerekli olgusudur, yalın gerçeğidir. Bu insanın yanında yer almaktır, insancılıktır (hümanizm). İnsanlığın acılar içinde kıvrandığı, emperyalizmin oluk oluk çocuk kanı akıttığı, parlamentoları baskı altına alıp kendi çıkarı için kanı akıtılacak, canı alınacak asker istediği günlerdeyiz yine. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İnsancılık, Ortaçağ kilise baskısıyla yok edilemeye çalışılan antik çağ kültürünü yeniden kurmuştur. Varlık bulmasını sağlamıştır. Antik kültürü hareket noktası olarak belirlemiştir. Demek ki, insancılık Kilise’yle simgelenen baskıcı, bireyin düşmanı cemaat yapılanmasına karşı başkaldırıdır. İnsancılık anlayışında birey ve bu dünya temel değerdir, öznedir. Tekil olarak insan, tüm insanlıktan sorumludur. Rönesans’la girilen yeni evrede ise, genelde insan bilimleri olarak nitelenebilecek alanlardaki incelemelerin, yalnızca nesnel değil, yaşamla bağları olan, soluk alıp veren nitelikte olmaları amaçlanmıştır. 1450’den sonra, insancılık anlayışı değişime uğramış, Hıristiyanlığın temel ilkelerine dönüş savunulmaya başlanmıştır. Diğer deyişle insancılığın altın çağı sona erdirilmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İnsancılığın kaynakları 14. yüzyılın başlarına uzanır. Dante’nin İlahi Komedya’sı, bazı hoşgörüsüz yanlarına, Müslümanlara, putataparlara, paganlara neredeyse kılıç çeker bir yaklaşımı taşımasına, oryantalizme kanıt oluşturabilecek ayrıntılarına karşın (Said 1998:100-104):, içerdiği dilsel varsıllık nedeniyle Avrupa kültürünün, giderek de evrensel kültürün çok seçkin bir yapıtıdır. Boccaccio’nun Decameron’u, Ortaçağ’ın din baskısına başkaldırıdır; yazarının sevmediği yapıtı da olsa, yeni insanı en iyi ortaya koyan belgedir. İtalyan Rönesansı’nın edebiyat alanındaki başyapıtıdır Decameron. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Petrarca İç Dünyam adlı yapıtında Latin yazarlarının sağladığı birikimle şiirde yeni bireyi işlemiştir. Matbaanın bulunmasının ardından; Rabelais’in Gargantua’sı, Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü, Thomas More’un<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Ütopya’sı Montaigne’nin Denemeler’i, Shakespeare’in eşsiz şiirleri ve oyunları, günümüzün özgür bilincine de ışık tutan büyük yapıtlardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Genel anlamda edebiyat, özelde ise, en eski tür olan şiir insanlık acılarının (acı sözcüğü ne kadar karşılayabilir ki?) en yakın tanığı olmuştur. Bu ise rastlantı olmasa gerek. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı, çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo ünlü yapıtı Sefiller’in başında, bu dünyada bunca yoksulluk, eşitsizlik, zulüm oldukça Sefiller gibi yapıtların hep olacağını söyler. Şöyledir bu bölüm:“Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu, insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” Bu kanıtlar daha da çoğaltılabilir. Erich Marie Remarque, Arthur Koestler, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu …</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Thomas Stearns Eliot’un insancılığa bakışına, bir yere kadar nesnel olmaya çalışsa da, dinsel tutuculuğu damgasını vuruyor. Ona göre iyi bir Hıristiyan olmak insancılıktan da önemlidir, önde gelir: “Bana göre, bu insanca değerler, insan iman seviyesine erişmedikçe, yerlerini kolayca hayvanca olanlara bırakabilirler.” Eliot, cehennem korkusu, cennet vaadi olmadan iyi, doğru, güzel, merhametli olmanın asıl erdemi oluşturacağı gerçeğini düşünemiyor. Ve sürdürüyor yazısını: “(H)erhangi bir hümanist geleneğin Hıristiyanlık geleneğine eşit olabileceğini düşünmek mümkün değildir. (…)Hümanizm, varlığını kendisinden önce var olan başka bir felsefeye veya değer sistemine borçludur. Çünkü hümanizm esasta sadece yaşanan geleneğe eleştirici bir tavır almaktır. Hatta ona geleneği istismar eden, sömüren parazit bir dünya görüşü de denilebilir. Hümanizmin gelenek içindeki yerini ve değerini inkar etmek mümkün değildir. Bu böyle olmaya da devam edecektir. Ancak hümanizm, geleneksiz, yani dine dayalı bir gelenek olmaksızın yaşayamaz.” (Eliot 1990:58-59) İnsan, o gerçekten mükemmel şiirlerin şairinin bu düşüncelerini okudukça, bozuk bir mantığın iyi şiirler yazabileceğine ilişkin ikna edici kanıtlara ulaşmış oluyor!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Dilin yeniden kurulması, geliştirilmesi, var olan biçiminin reddi yönünde üst düzeyde bir dil işçiliği olan şiir,<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>aynı zamanda çağının insanlık durumlarını da izlek edinir, edinebilir.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Bu durum şiirin ilk örneklerinden bu yana gözlenen bir gerçektir. Bu gerçeklik şiirin güzelduyusal (estetik) değerine ilişkin arayışlara engel değildir. Şiirin toplumsal sorumluluğu biçimsel değerini azaltmaz. Toplumların yabancılaşma sürecini, paranın egemenliğini, sınıfların sömürü ilişkilerini, bu ilişki üzerinden gelişen dönüşümleri; şiirin ana işlevi olamasa da, şiirin serüveninden, şiirin dilinden gözleyebilmek olanaklıdır. (Thomson 1987)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Şiir yanlıdır; onun yeri özgürlüğün, insanın yanıdır. Şiir insancıdır. Çünkü insancılık bireyi yüceltir, özgürleştirir. Ona altın çağın mutluluğunu getirir. Sevgisiz olmaz şiir. Yıktığı çirkinliktir, sevgisizliktir; yeniden kurduğu güzelliktir. Dille yapar soylu işini. Anaların ak sütü olan dille. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Binyıllardır bunun birçok kanıtının olması rastlantı değildir, “yanlışlık”la açıklanamaz. Bir anlamda sınanmış bir gerçekliktir. İlyada’da Homeros, kral Priamos’un, kahraman oğlu Hektor’un ölüsünü alışını, Priamos’un Akhilleus’a sözlerini şöyle söyler, şöyle anlatır: “’Biri gözümün bebeğiydi, korurdu kentimi, halkımı,/ yurdunu savunurken geçen gün sen öldürdün onu da,/ onun için geldim Akha gemilerine, Hektor için,/ değer biçilmez kurtulmalıklar getirdim sana./ Saygı göster tanrılara, Akhileus, bana da acı,/ ne olur, kendi babanı getir aklına,/ ben daha acınacak durumdayım ondan,/ yeryüzünde hiçbir ölümlü katlanmadı benim katlandığıma:/ Oğlumu öldürenin ağzına uzatıyorum yalvaran elimi.’” Bu acılı an, insanlığın vicdanını o kadar etkilemiştir ki, pek çok kabartmada, lahitte konu edilmiş, günümüze kadar ulaşmıştır. Hatta, Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Şairlerin ölüm karşısındaki tutumlarında da görülür insancılığın etkisi. Ölüm yokluktur. Korkunçtur. Yaşam da azar azar ölümdür. Şiir yaşamın çilesini, illa da ölümü katlanılır, dayanılır kılar. Joubert buna “ölümü evcilleştirmek” diyor bu olguya: “… ama şairleri dikkatle dinleyince ölümü anlatma amacının ötesinde bir şey belirir; ölümü evcilleştirmektir söz konusu olan, onu yenmek, yıkmak. (…)Öyleyse şairler ölüm üzerine değil, ölüme karşı yazarlar.” (Joubert 1993:32-35)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Şiir ve Kötülük</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Konunun bir yönü de edebiyatta, şiirde kötülük izleğinin işleviyle ilgili olabilir. Yakın dönemlerden örneklerden baktığımızda;; adları kötülüğün şairlerine çıkan Oscar Wilde’ın, Comte de Lautréamont’un, Charles Baudelaire’in, hatta öyküleriyle ve romanlarıyla Marquis de Sade’ın yapmaya çalıştıklarını, ilk bakışta salt dil işçiliği gibi görülse de insancılık amacına yönelik saymak olanaklıdır. Estetik, güzelliğin, güzelduyunun bilimi olduğuna göre, sanatta kötülüğün, çirkinliğin işlevi ne olabilir? Bu etkin yazınsal yaklaşımla; kötülük, çirkinlik kaynaklı imgeler kullanılarak diyalektik bir yöntemle, güzel olanın etkisi arttırılmak; güzele dair vurgu güçlendirilmek, bir bütün olarak insan duyarlılığının iyiyi olduğu kadar kötüyü de barındırdığı noktasından hareketle kapsamlı ve derinlikli bir konuma ulaşabilmek amaçlanır. (Türk edebiyatında, bu bakış bir yana, “Yaşasın Kötülük” başlıklı dizi yazıların yazıldığını, “şöyle eli yüzü düzgün bir kötülük izleği yazılmıyor”, “dünyada kötülük bol ama edebiyatta kötülük az” türünden sızlanmaların dile getirildiğini biliyoruz.) Andığımız bu üç yazar da dönemlerinde toplumların gırtlaklarına kadar gömüldükleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, yükselen kapitalizmin neden olduğu bunalımlara, mutsuzluklara, yabancılaşmaya, acımasızlıklara, merhametsizliğe ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna, duyarsızlığa tepkilerini ölümsüz yapıtlarıyla somutlaştırmışlardır. En etkili, en tiksinti uyandıracak şiddet metinlerini yazarak okuru yeniden tepkili kılmaya çalışmışlardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Elbette ki meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır yapılan. Kurulması istenen özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Tolstoy sanatın ereği üzerine düşüncelerini belirtirken, sanatın iyilikle olan ilişkisini vurgular: “Sanat dünyasının en büyük meselesi, sanatçının yalandan ve kötülükten uzaklaşamaması, insanın kötü duygularının ve şeytanın ortak hareket etmeleridir. (…)Gerçek bir sanat eseri hem entelektüel, hem de anlaşılabilir olmalıdır. Gerçek sanatın sanatçısının görevi, dünyanın maddi güzelliklerini, ahlaksızlığı anlatmak değil, çirkinlikleri eleştirip, gerçekleri, aydınlatılmış bir biçimde aktarmaktır.”(Tolstoy 1996: 55, 62)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Türk Şiirinde İnsancılık</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Türk düşüncesi, içerdiği büyük birikimle insanlık düşüncesi içinde önemli bir alanı oluşturur.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Bilimin, felsefenin, sanatın öncüsü pek çok düşünürün Anadolu kökenli olduğu gerçeği bilinçlerden gizlenmeye çalışılır. Dünyanın ilk filozofu olan Thales Anadoluludur. Ve diğer Anadolulular: Anaksimandros, Anaksimenes, Heraklitus… İlyada ve Odysseia’nın âma şairi, şairlerin atası, Troya’nın destancısı Homeros da Anadoluludur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İdealist – materyalist bileşimi düşüncenin tasavvufi temellerini oluşturan Simavnalı Şeyh Bedrettin, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana’yla birlikte, Orta Asya mitolojik kaynaklı Türk felsefesi, koca bir çınar benzeri,<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Anadolu’da kökleşmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Türk kültürü çok derin bir şiir geleneğine dayanmaktadır. Ve bu geleneğin en önemli unsurunu insancı öz oluşturur. Cumhuriyet’le başlayan Anadolu Aydınlanması, insancı geleneği de güçlü bir yapıya kavuşturmuştur. Şiir alanında, Osmanlı’yla, Divan Şiiri’yle kökeninden, özünden koparılmış olan dilimiz, sözgelimi, Yunus Emre’deki yalınlığıyla yeniden buluşturulmuştur. Şu evrensel güçteki insancı dizeleri bugün de hayranlıkla okuruz: “Şu dünyada bir nesneye/ Yanar içim, göynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Göğ ekini biçmiş gibi” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Cumhuriyet’in yarattığı görece özgürleşmiş birey/yurttaş ilişkisi insancı koşulları da oluşturmuştur. Ve bu yeni durum Türk şiirine yansımakta gecikmemiştir. Büyük ölçüde, Tevfik Fikret’in uzun soluklu, güçlü önderliğinden; serbest dizeyle, insanlık adına, evrensel bir söyleyiş, çok yeni izlekler taşıyan şiirinden beslenen Cumhuriyet sonrası insancı şiirimizin en büyük yapıtlarını Nâzım Hikmet yaratır. Birer senfonik bütünlük içindeki hiçbir yapıtı yoktur ki, “büyük insanlık” korosunun güçlü sesini haykırmasın. Açların Gözbebekleri’nde şöyle yazar açların ağrısını: “Değil birkaç /değil beş on /otuz milyon<span style="mso-spacerun: yes;">                                            </span>aç /bizim! /Onlar /bizim! /Biz /onların! /Dalgalar /denizin! /Deniz /dalgaların! /Değil birkaç /<span style="mso-spacerun: yes;">            </span>değil be on /30.000.000 /30.000.000! /Açlar dizilmiş açlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /sıska cılız /eğri büğrü dallarıyla /eğri büğrü ağaçlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /açlar dizilmiş açlar!(…)” Aynı sesi sürdüren Kırk Kuşağı şairleri de, sosyalizm ülküsü etrafında, insancı bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Garip Şiiri yine konuşma diline yaslanan kurgusuyla Orhan Veli’nin, Melih Cevdet Anday’ın ve Oktay Rifat’ın insan sevgisiyle örülmüş şiirlerini duyurdu. Orhan Veli’nin kaybından sonra M.C. Anday ve Oktay Rifat Garip’ten farklı ve olağanüstü özgün, insanı hayran eden güzellikte şiir anlayışları geliştirerek Türk şiir tarihine kök saldılar. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın büyük veriminin ve büyük başarısının ana ekseni insancılıktır. Tepeden tırnağa özgür bir birey var şiirinde. Ölümünü düzenleyen; kendini baskılayan, istemediği ne varsa reddeden bir birey: “Hangi mahallede imam yok,/ Ben orada öleceğim./ Kimse görmesin ne kadar güzel,/ Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.// Ölüler namına, azade ve temiz,/ Meçhul denizlerde balık;/ Müslüman değil miyim, haşa,/ Fakat istemiyorum, kalabalık.// Beyaz kefenler giydirmesinler,/ Sızlamasın karanlığım havada./ Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,/ Ki bütün azalarım hülyada.// Hiçbir dua yerine getiremez,/ Benim kainatlardan uzaklığımı./ Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,/ Çılgınca seviyorum sıcaklığımı&#8230;” Türk şiirinde bu soylu duruşun sözcüsü olan adlar; şiirimizin Puşkin, Rilke, Aragon, Lorca, Neruda, Mayakovski, Yesenin gibi dünya şairleriyle akrabalık kurmasını da sağlamışlardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Türkiye’de, 1990’dan önceki, ırkçı ve İslamcı referanslı kesim dışındaki hemen her şiir anlayışı insancılığı içerirken, söz konusu dönemle birlikte belirginleşen şiir anlayışında insancılık dışlanmıştır.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Küresel koşullarda insancılık tasfiye ediliyor</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Türk İnsancılığı gelenek anlamında Batı İnsancılığından farklıdır. Batı kültürünün çöküşüne tanık olduğumuz günümüzde, Türk kültüründeki insancı öz, Batı’ya da, insanlığın geleceğine de eklenen yepyeni bir halkayı oluşturabilir.(Sinanoğlu 1988:109) Açıkça görülmektedir ki, Batı merkezli değerler yine Batı’nın kendi elleriyle yok edilmiştir. Küreselleşmenin ve yeni dünya düzeninin sözde kültür programı olan postmodernizmin; her toplumun, her durumun, her coğrafyanın, kimliğin kendi doğruları, kendi değerleri safsatası, bütün gerilik biçimlerini meşrulaştırarak insanlığın evrensel değerlerini tahrip etmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Tıpkı tarihte olduğu gibi, insanlığı yaşanmakta olan bu karanlıktan çekip çıkaracak güç, yine edebiyattır, yine şiirdir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "><strong>KAYNAKLAR</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Eliot, Thomas Stearns 1990 “Edebiyat Üzerine Düşünceler”, (Çev. S. Kantarcıoğlu), Kültür Bak. Yay.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Joubert, Jean Louis 1993 “Şiir Nedir?”, Öteki Yay.<span style="mso-tab-count: 2;"> <br />
</span></span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Said, Edward<span style="mso-tab-count: 1;">    </span>1998 “Oryantalizm”, İrfan Yay.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Sinanoğlu, Suat 1988 “Türk Hümanizmi”, TTK Yay.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Thomson, George 1987 “Marksizm ve Şiir”, V Yay.<span style="mso-spacerun: yes;"> <br />
</span></span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Tolstoy, Lev Nikolayeviç 1996 “Sanat Nedir?”, (Çev. B. Dural), Şule Yay.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Uygur, Nermi 1985 “İnsan Açısından Edebiyat”, Remzi Kit.Yay.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "><strong>Günay Güner</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "><strong>TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tihak.org.tr/siir-ve-insancilik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yazın ve Felsefe Bağlamında İnsan Hakları Sorunu</title>
		<link>http://tihak.org.tr/yazin-ve-felsefe-baglaminda-insan-haklari-sorunu/</link>
		<comments>http://tihak.org.tr/yazin-ve-felsefe-baglaminda-insan-haklari-sorunu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 22:45:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Orta]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tihak.org.tr/?p=29</guid>
		<description><![CDATA[ 
 

“Telli turnam gökyüzünün gülüdür
Esip konducağın Bağdat elidir
Gözüm yaşı mahramalar çürütür
Varamazsan telli de turnam dön geri”
(Aşık Musa Aslan-Muzaffer Sarısözen)


Felsefe ve Yazın
Antik dönem düşününde sanatçı, mimesis kavramının da etkisiyle, “zanaatçı” olarak görülmüş, Platon’dan kaynaklanan bu yaklaşım yerini, aydınlanma hareketi koşullarında kişinin ve sanatçının yüceltilmesine bırakmıştır. Günümüzde felsefenin sanatçıyı, yazın insanını algılayışı ne yöndedir? Kapitalizmin gitgide vahşileşen koşullarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></p>
<blockquote>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">“Telli turnam gökyüzünün gülüdür<br />
</span></em><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Esip konducağın Bağdat elidir<br />
</span></em><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Gözüm yaşı mahramalar çürütür<br />
</span></em><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Varamazsan telli de turnam dön geri”<br />
</span></em><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "><strong>(Aşık Musa Aslan-Muzaffer Sarısözen)</strong></span></em></p>
</blockquote>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "><br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: "><strong>Felsefe ve Yazın</p>
<p></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Antik dönem düşününde sanatçı, mimesis kavramının da etkisiyle, “zanaatçı” olarak görülmüş, Platon’dan kaynaklanan bu yaklaşım yerini, aydınlanma hareketi koşullarında kişinin ve sanatçının yüceltilmesine bırakmıştır. Günümüzde felsefenin sanatçıyı, yazın insanını algılayışı ne yöndedir? Kapitalizmin gitgide vahşileşen koşullarında yazın da, yazın insanı da tecimsel nesne durumuna dönüştürülmüştür. Yazar (sanatçı), yapıt, okuyucu (izleyici), yayıncı ilişkileri kapitalist mantığa göre düzenlenmektedir artık. Söz konusu piyasa koşularının oluşmasında yazarın da rolü büyüktür. Çoğu zaman konumunu gönül rahatlığıyla benimsemekte, birtakım erdem dışı hesaplar için piyasanın gereklerini yerine getirmektedir. Elbette ki, bu durumda felsefenin gözünde yazın insanının yeri pek de saygın olmamaktadır. </span><br />
</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Oysa yazın ve felsefe tarihte oldukça yoğun bir ilişki içinde olmuşlardır. Lucretius, Dante, Nietszche, Goethe, Hölderlin, Trakl, Dostoyevski, Camus, Sartre bu buluşmayı sağlamış yaratıcı kişiliklerin ilk akla gelenleridir. Bu gerçeklik nasıl bir gereksinimin sonucudur? Bu etkileşimin niteliği ve sonuçları bizi hangi olası sonuçlara ulaştırabilir? Bilinen bir doğrudur: Yazın düşünceyle yapılmaz! Sözcüklerin, tümcelerin imgeler, çağrışımlar yaratan gücüyle yapılır. Güzel olana ulaşma yollarından biri olarak İşin içinde sezgi vardır, yetenek vardır. Hatta kimileri yadsısa da, düşünce vardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Usun, düşüncenin yön vermediği bir eylemden olumlu ne sonuç çıkabilir ki, yazın gibi önemli bir alanda böyle bir şey olabilsin… Düşüncenin dışında kalan bir yazın çabası olsa olsa bir hezeyanın, bir sayıklamanın, bir esriklik durumunun sonucudur. Bu süreç ise hiçbir zaman sağlıklı bir yaratım eylemini barındırmaz. Böylesi bir yolla ortaya çıkan yapıtlar bir süre için dikkat çekse de, şaşırtıcı bulunsa da kalıcı olmaları zordur.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Düşüncenin etkili olduğu bir yaratım süreci, sanat yapıtına insan-insan ilişkisini/çelişkisini de katacaktır. Çünkü düşünce etkinliği kişiyi bütünsel bir bakışa yöneltir. Düşünce aşamaları arasında ilişki kurar, bir dizge oluşturur. Tutarlı olmaya götürür. Kozmosu her yönüyle ve bütüncül bir bakışla algılama sorunu, sanat yapıtını da toplumsal bir dokuyla yaratmaya yöneltir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Günümüz dünyası büyük bir sarsıntı yaşıyor. Kavramlar tarihsel bağlarından ve gerçek içeriklerinden koparıldılar. “Küreselleşen” yeryüzü kan ve ateş yumağı oldu. Artık hiçbir kıyımın, haksızlığın, vahşetin hesabı sorulamıyor. Emperyalizmin, hegemonyasını en uç noktaya kadar yayma yönündeki pervasız saldırılarının önüne bir türlü geçilemiyor. İnsanlık duyarlılıklarını, anlam bütünlüğünü, anlam sağlığını yitirdi. İnsanlık artık hiçbir şeye derinlikli bir tepki duymuyor; acımıyor, irkilmiyor, haykırmıyor, şaşırmıyor… Yeni dünya düzeniyle, onun medyasıyla, her tür beyin yıkama araçlarıyla, sonunda bunu da başardılar. Belki de imparatorluklarını büyütmenin koşullarını sağlamak içindi bütün bunlar: Engelsiz, muhalefetsiz, pürüzsüz… Önce beyinler büyük kötülüğe uygun duruma getirilmeliydi, getirildi. Yakın geçmişte Balkanlar’da, Afganistan’da, Filistin’de, Lübnan’da; bugün ise Irak’ta emperyalist katliamların sıradanlaşması, hiçbir tepkiyle karşılaşmadan sürdürülmesi başka nasıl açıklanabilir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Bu bilinç tahribatının etkilerinin azaltılmasında en önemli görev sanata, yazına düşüyor gene. Güzelduyusal kaygıyı göz ardı etmeyecek, düşünsel ve toplumsal yanı ağır basacak, bunca kötülüğe karşın insanlığa özünü anımsatacak; yeniden irkilmesini, dehşet duymasını, ‘yeter artık’ diye haykırmasını, başkaları için endişelenmesini sağlayacak bir yazın. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Tarihte de benzer çöküş dönemleri yaşanmıştır. Örneğin, toprak düzeninin yerini kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerine bırakmaya başladığı dönem böyledir. Makineleşmeyle işsiz kalan kitleler kentlere akın etmiş; kadınıyla, çocuğuyla ucuz işgücü olmuş; yoksulluktan, besinsizlikten, kötü koşullarda sürekli çalışmaktan bitkin düşen bu yığınlar benzersiz acıların içine düşmüşlerdir. Kırsal ortamdaki dayanışma koşulları çözülmüş, insanlar bireyleşirken korkunç yalnızlaşmış, güven duygularını yitirmişlerdir. Tekil insan tedirginleşirken, çizdiği sınırlarla uluslaşan sermaye emperyalist paylaşım savaşlarına girişmiş, olan gene cephelere sürülen çaresiz yığınlara olmuştur. Ancak söz konusu süreç aynı zamanda insan hakları (İH) bilincinin; eşitsizliğe, baskıya, zorbalığa, sömürüye başkaldırı tininin doğup gelişmesine de yol açmıştır. Nietzsche’nin felsefesi de, şiir dilini kullandığı “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı başyapıtı da bu koşulların sonucudur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Yazının evrensel insanlık durumlarına sahip çıkışı oldukça eskidir. Homeros’tan, Aristophanes’ten başlayarak; savaşın kötülüklerini, hangi sınıfların çıkarına olduğunu, yarattığı sonsuz acıları yazmak görevini üstlenmiştir. Puşkin, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, E. M. Remarque, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, Gunter Grass, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>gibi erdemli, soylu yazın insanları, insanlığın belleğini oluşturan yapıtlarla savaşı işlemiş, toplumları bekleyen tehlikelere karşı duyarlılığı geliştirmeye çalışmışlardır. Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo Sefiller’in başında: “Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu; insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” diye yazar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Kötülüğü izlek seçen Comte de Lautréamont, Charles Baudelaire, Marquis de Sade gibi yazarlar, dönemlerinde toplumların, içine çekildikleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, acımasızlıklara ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna tepkilerini yapıtlarıyla kalıcılaştırmışlardır. Tiksinti uyandıran şiddet metinlerini yazmalarındaki başat amaç budur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Elbette ki yapılmak istenen şey, meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır. Yazın özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin yarattığı korkunç tablonun açığa çıkmasıyla İH düşüncesi büyük güç kazandı. Avrupa’da; ABD’nin Marshall Planı’yla ve gizli yollarla uyguladığı engelleme yöntemlerine karşın toplumcu olmasa bile sosyal demokrat partiler iktidar oldular. ABD, özellikle bu dönemden başlayarak, CIA merkezli operasyonlarla, diğer ülkelerdeki kültürel yaşamı kendi kapitalist dünyasının gereklerine göre düzenleme planlarını yoğunlaştırmış; belirtilen amaca yönelik olarak, doğrudan ya da dolaylı yollarla kitaplar bastırmış, konferanslar düzenletmiş, toplumcu sanat anlayışını dışlatmaya çalışmıştır. (Saunders, 2004) Yeni yönetimler Batı’ya yeniden entelektüel ve ekonomik özgüven kazandırmış; toparlanan entelektüel birikim ve SSCB’nin moral etkisinde gelişen savaş karşıtı, sınıfsal ve antiemperyalist değerler 1968 hareketiyle ve 1970’li yıllardaki mücadelelerle önemli bir deneyim oluşturmuştur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Belirtilen süreçte etkili olan varoluşçuluk akımı doğrultusunda başarılı yazın yapıtlarının ortaya çıkması rastlantı değildir. Örneğin J. P. Sartre’in “Hürriyetin Yolları”, Camus’nun “Yabancı”si, “Başkaldıran İnsan”ı düşüncenin yazını ulaştırdığı doruk durumlardandır.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "><strong>Küreselleşme ve İnsan Hakları</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Küreselleşmeyle insan haklarının birbirine ne kadar zıt kavramlar olduğu somut biçimde yaşananlarla ortaya çıkmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">1990’lardan başlayarak Doğu Bloğu’nun çökmesi, yeryüzünde, küreselleşme (globalizm) diye bilinen büyük savruluşa yol açtı. Artık dengelerin ortadan kalktığı, tek kutuplu dünyanın tek gücü ABD’nin imparatorluk emellerini gerçekleştirmek için enerji bölgelerinde kurmaya çalıştığı hegemonya belirleyici oldu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Son yirmi yıldan bu yana insanlığın, başta bilinç yapısı olmak üzere, bütünlüğünü oluşturan değerler dizisi, küreselleşme (globalizm) olgusuyla birlikte büyük bir etki ve yönlendirme altında bulunmaktadır Küreselleşme dünyayı, uzaydan bakıyormuşçasına bir bütün olarak algılamayı ifade ettiği kadar, o bütüne egemen olmayı da ifade etmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılışı, denge durumunu ortadan kaldırmasıyla son küreselleşme atağını da kolaylaştırmıştır. Tarihte başka küreselleşme dalgaları belirlemek de olanaklı. Tarım Devrimi, Endüstri Devrimi, Bilişim Devrimi dönemlerinin belirgin kırılma dönemleri olduğu söylenebilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Günümüzde küreselleşme bilgi toplumu, iletişim-bilişim devrimi gibi kavramlarla birlikte düşünülmektedir. Gerçekten de teknolojik ilerleme olağanüstü bir ivme kazanmış, bilgisayar yaygınlaşmış, yerküre bilişim ağıyla birbirine bağlanmıştır. Ancak açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, sağlık gibi insanlığın “küresel” ve yaşamsal sorunlarında, tanık olunan teknolojik gelişmeyle orantılı bir iyileşme sağlanamamıştır. Aksine üretim faktörlerinden emek serbest dolaşım yeteneğinden yoksunken, sermayenin tam bir serbestlik içinde ve bilişim ortamındaki büyük hızla hareket ediyor olması spekülatif amaçlı sermaye işlemlerini de etkinleştirmiş, bu durum ise belirtilen evrensel sorunların çözümü önünde yeni engeller oluşturmuştur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Tarihteki küreselleşme dönemlerini tasniflendirme hangi yönde yapılırsa yapılsın, beliren ortak nokta makro ölçekteki söz konusu yönlendirmelerin emperyalist ve dolayısıyla hegemonya amaçlı olmalarıdır. Ekonomik, Jeopolitik, teknolojik yönleriyle bir bütün olan küreselleşme programının başlıca özelliği, ulus-devletleri ve parlamenter yapılarının karar alma yeteneklerini zayıflatması, yurttaşların refahına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanır duruma sokmasıdır. Nalan Yetim’e göre: “özellikle kültürel boyuttaki çözümlemelerde modern/geleneksel ayrımına dayanan ulus ölçekli toplumsal yapılanma anlayışı terkedilmekte, ulus-ötesi aktörlerle, mikro ölçekli yerel oluşumlar arasındaki ilişkilenmeyi güçlendiren yeni örgütlenmeler, insani gelişme anlayışları hâkim olmaya başlamaktadır.” (Yetim, 2002:132)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">2. Dünya Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansıyla oluşturulan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) (sonradan Dünya Ticaret Örgütü olarak değişti) başlıca ulus-ötesi ekonomik aktörlerdir. 1980’lerden başlayarak liberal söylemlerini küresel ölçekte etkinleştiren bu kurumların temel argümanları, özellikle ilişkide oldukları gelişmekte olan ülkelere yönelik olarak; piyasanın tam serbestîsi ilkesine dayanır. Buna göre, gelişmekte olan ekonomilerin en önemli sorunlarından olan enflasyonun başlıca nedeni, kamu harcamalarından kaynaklanan ve sürekli hale gelen bütçe açıklarıdır. Dolayısıyla talep tamamen baskı altına alınmalı, ücretler, sosyal harcamalar sınırlandırılmalı, piyasalara müdahale edilmemeli, destekler kaldırılmalı, kamu yatırımları durdurulmalıdır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Bu ekonomik yaklaşım özelikle 1990’lı yıllarda, kamu girişimciliğinin tasfiyesi ve özelleştirme programına dönüşmüştür. İşletmelerin mülkiyet biçimi ile o işletmelerin etkinlikleri, verimlilikleri arasında ilişki olduğu iddia edilmiştir. Diğer deyişle, bir işletme, sahibi devlet ise verimsiz, özel kesim ise verimli olur biçimindeki anlayış, tüm medya olanakları da kullanılarak, tartışılmaz ve seçeneksiz bir doğru biçiminde sunulmuştur. (Oysa böyle bir iddiayı haklı çıkaracak hiçbir bilimsel dayanak, nesnel ilişki saptanamamıştır.)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Küreselleşmenin azgelişmiş ülkeler üzerindeki en belirgin sonuçlarından biri yönlendirilmemiş sermaye hareketlerinin, finans piyasaların, kontrol dışı piyasa güçlerinin etkin olmasıdır. Sermaye hareketlerinin tamamıyla reel ekonomiden kopmaktadır. Bu ortamda Merkez Bankası bağımsız bir politika (para, faiz ve döviz kuru) izleyememekte, bu şekildeki dönemsel büyüme cari işlemler ve dış ticaret açığını artırmakta, bir yandan da yurt içi faizlerin yüksek olmasına yol açmaktadır.<span style="mso-spacerun: yes;">   </span>Bu koşullara giren ulusal ekonomi çok kırılgan, çok savunmasız bir yapıya dönüşmektedir. Ulusal ekonomiler ucuz döviz kuru, yani reel olarak aşırı değerli ulusal para ve yüksek faiz cenderesine tıkanıp kalmış durumda oluyorlar. Çünkü faizlerdeki olası bir indirim yurt dışına sermaye kaçışına yol açmaktadır. Bu da krizin bir ön koşulunu yaratıyor. Öbür yanda, sıcak para girişleri, ithalatı, ithalata dayalı lüks tüketimi, dolayısıyla dış ticaret açığını yükseltmektedir. Dış ticaret açığının büyümesiyle beraber ortaya çıkan güvensizlik ortamı sermaye hareketlerinin yeniden eksi yöne dönmesine neden olmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Küreselleşme süreci aynı zamanda, merkez ülkelerde birçok sektörde önemli düzeyde yaşanan fazla üretim sorunuyla da örtüşmektedir. Başta teknolojik gelişmelerin ve içyapılardaki desteklerin yarattığı aşırı üretim sorunu çokuluslu sermayeyi yeni coğrafyalara, yeni pazarlara engelsiz olarak girmeye yöneltmektedir. Bu zorunluluk ise hedef ülke pazarlarındaki üretimin tasfiyesi sonucunu doğurmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Küreselleşme yine dünya ölçeğinde çevre sorunlarına, genlerine müdahale edilmiş, insan sağlığına zararlı tarımsal ürünlerin yaygınlaşmasına, gen teknolojili tohumların ve biyoteknolojik hayvan yemlerinin üretimine ve satışına (ki burada “deli dana “ hastalığı akla geliyor), tarım alanında tekelleşmeye yol açmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Ulus-devletler üzerindeki yeni dünya düzeni kaynaklı baskılar bu devletlerin sosyal harcamalarını engelleyerek; gıda, sağlık, eğitim gibi en temel İH’nın ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Bugün tahıl üretimindeki artışa karşın, açlık hala büyük sorundur. Sağlığın ve eğitimin paralı duruma getirilmesiyle, bu alanlar kar olgusuyla ilişkilendirilmiş; yoksulların bu hizmetlere ulaşması güçleşmiştir. Sendikal haklar ve iş koşulları ise 1970’li yılların çok gerisine düşürülmüştür. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Oysa küreselleşme ideologları ulus-devletlere bakışlarını insan haklarına (İH) dayandırmaktadırlar. Buna göre söz konusu devletler tekilci yapılarıyla, nüfuz alanları içindeki (etnik, dinsel, mezhepsel, tarikatsal) alt kültürler / kimlikler üzerinde totaliter baskılar kurmuş, bunlara kendilerini ifade etme olanağı tanımamışlardır. Modernizmin pozitivist yapısı, sahip olduğu ilerleme düşüncesiyle böyle bir değerler dizisinin (paradigma) kurulmasına neden olmuştur. Dolayısıyla alt kültürlerin/kimliklerin özgürleştirilmeleri gerekmektedir ki, aynı zamanda bu bir İH sorunudur. Artık dünya üzerinde “İH” sorunları ulusal sınırlar içinde kalamaz. İH’nın herhangi bir şekilde ihlali hangi bölgede olursa olsun müdahale nedenidir. Ulus-devletler bu kurallara uymakla yükümlüdürler, bağlıdırlar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İlk bakışta olumluymuş gibi görünen bu anlayışın jeopolitik olarak da art anlamlar içerdiği ve (moda değişle) farklı okumalar gerektirdiği çok sürmeden anlaşılmıştır. Azgelişmiş ülkelerdeki demokrasi ve İH sorunlarının kökeninde soğuk savaş dönemindeki müdahalelerin olması bir yana, tek kutuplu dönemde de doğrudan yönlendirmeler belirtilen sorunların temel nedenini oluşturmuştur. ABD’nin hegemonya stratejileri önünde ana engel sayılan ulus-devletlerin uniter yapıları çok kültürlülük/kimliklilik, özgürlük, demokrasi, insan hakları, sivil toplumculuk maskesi altında dağıtılarak, özellikle jeopolitik politikaların uygulanmasına tamamen elverişli güçsüz bölgeler yaratılmak istenmiştir. (Yoksa emperyalizmin büyük bir görev aşkıyla dünyanın her yerine demokrasi, özgürlük, İH götürmek isteyeceğine hangi sağduyulu ve dürüst düşünce sahibi inanır, böyle bir şey nerede görülmüş!) İstençleri ellerinden alınmış devletler yayılma stratejileri yönünde çatışmalara da sürülebileceklerdir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Uniter yapıları çözülme sürecine sokulan devletler aynı zamanda neo-liberal politikalarında uygulanmasıyla, sosyal niteliklerini de yitirmiş; hoşnutsuzlukları ve istikrarsızlaştırma çabalarını önlemek için içeride daha baskıcı rejimlere dönüşmüş, İH açısından da varolan olumsuz koşullar daha da ağırlaşmıştır.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>(Kuçuradi, 2004) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Öte yandan ulus-devletlerin dayandığı bireyin yurttaş kimliği tahrip edilerek, bunun yerine cemaat kimliğinin konmasıyla; hiçbir şekilde demokrasi ve hoşgörü geleneğine, dolayısıyla İH bilincine sahip olmayan tarikat, etnik yapı, aşiret, kabile gibi tanımlamalar yapay bir biçimde geçerli kılınmaya çalışılmış, sanayi toplumu öncesi geri ilişki biçimleri beslenip, güçlendirilmiştir. Bu sürecin en önemli sonucu ise parlamentoların gericileşmesidir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İH’na verilen yeni içerikle bireylerin değil, cemaatlerin haklarından söz edilmekte, özgürlükler “kimlik“ ifadesine indirgenmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Bu yaklaşımda grup (cemaat) değerlerinin bireye (kişiye) karşı oluşu, birey özgürlüğünü, yaşam alanlarını yok edici niteliği önemsiz sayılmaktadır. Oysa tam da bu nedenle İH’nın asıl konusunu bireysel haklar oluşturmuştur. Felsefenin konuya bilimsel bakışı da bu yöndedir. (Kuçuradi 2004) Bilimsel yaklaşımlara karşın küreselleşme ideolojisinin yarattığı kavram karmaşasının boyutları çok geniştir ve bu listenin başlarında da İH gelmektedir. Serbest piyasa, özel girişimcilik, dinsel ve etnik kimlik, hatta küreselleşmecilik İH’nın konusu olarak algılatılmaya çalışılmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Küreselleşme ile İH arasında koşutluk kurmak için hiçbir ussal neden olmadığı gibi, son tsunami felaketiyle insanlığın olumlu anlamıyla zerre kadar bile “küreselleşemediği”, bir kez daha, açıkça görülmüştür. Elde edilen bilginin azgelişmiş uluslarla paylaşılmadığı gerçeğinin bundan büyük ve bundan acı bir kanıtı olamaz. Dev dalgaların doğacağı bildirilmediği gibi, ilk dalgaların vurarak felaketin başlamasından sonra da, önemli zaman aralıklarıyla gelişmesine karşın sıradaki ülkelere bildirilme gereksinimi duyulmamıştır. Bu durum “uygar Batı”nın Doğu insanına bakışının da, onları insan saymamasının da anlatımıdır. Gitgide artan ölü sayısıyla, yayılan salgın hastalıklarla, kimsesi kalmamış, kaçırılan, saldırıya uğrayan güzelim çocuklarla, kadınlarla, evsiz barksız kitlelerle; felaket bölgelerinde büyük bir acı yaşanmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Gelişmiş ülkeler yardım yapmak konusunda ilgisiz kalmışlar, ABD ise isteksizlikten de öte, soruna askeri yöntemlerle yaklaşmış, felaketi de kullanarak hegemonyasını yayma çabasını sürdürmüştür.<span style="mso-spacerun: yes;">  </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Ardından ABD’de, New Orleans’ta yaşanan Katrina kasırgası felaketinde önceden bilinmesine karşın; sosyal harcamalar kapitalizmin ve küreselleşmenin mantığına uymadığından olsa gerek, önlem alınmamış, bölgedeki siyah nüfus desteksiz bırakılmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Küreselleşme öylesine büyük bir aldatmaca ki, İH’nı kullanırken tam tersine gelişmelere de neden olabilmektedir. Dünyanın en büyük silah üreticisi ve tabi ki satıcısı ülkeler İH komiserliğine soyunmaktalar. Kendi toplumunun azınlığına mensup kadınları hadım eden “gelişmiş” ülke hiçbir uluslararası adalet kuruluşunun sorgusuna konu olmuyor. 1970&#8242;lerde, tüm işkenceci hükümetlere işkence aleti satan sadece 2 ABD firması olmasına karşın, 2002’de 22 ülkede işkence aletleri satan 150 firmanın çalışıyor olması, (ki bunların 80’i ABD firmasıdır), yasalara aykırı olduğu halde, işkence aleti satın alan ülkeler içinde, İsveç ve İsviçre&#8217;nin de yer alması, küreselleşmenin, yeni dünya düzeninin getirdiklerini iyi kavramak açısından; <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>çok ilginç ve anlamlıdır. (Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002) Demokrasi önderi geçinen gelişmiş ülkelerin, işkence aletlerini nerelerde kullandıklarını sormak gerekmez mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">ABD’nin dünyayı, insanlığın onurunu hiçe sayarak Guantanamo askeri üssünde, Irak’ta, CIA uçaklarının tüm dünyadan topladığı insanların konulduğu gizli cezaevlerinde sürdürdüğü işkenceler gizlenme gereği bile duyulmayan açık İH ihlalleridir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İstanbul’da gerçekleştirilen son “Dünya Felsefe Kongresi” kuramsal tartışmalardan çok, felsefecilerin, hegemonyacı güçlerce insanlığa yaşatılan acılar karşısında, Marks’ın belirttiği gibi, “dünyayı nasıl değiştirmeli” sorusuna yanıt arama çabalarına sahne oldu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İH önemli ölçüde Batı kaynaklıdır. Kazanımların elde edilmesinde usçu hareketin temeli olan aydınlanma devriminin önemi açıktır. Buna kuşku yok. İH Batı’da uzun bir zamana yayılan sınıf savaşımlarının; kadınıyla, çocuğuyla kitlelerin ödediği büyük bedeller karşılığında kazanılmış,<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>sömürgeciliğin ve emperyalizmin merkez ülkelere sağladığı varsıllıkla da sürdürülebilmiştir. Dolayısıyla da İH aynı zamanda evrenseldir. (Galtung, 1998) İH Doğu’da gelişseydi Batı’nın yoksun bırakılması düşünülebilir miydi? Ancak çağımızda “uygarlıklar çatışması”, “demokrasi götürmek”, “yeni haçlı seferi” gibi anlatımlarla İH’nın tüm insanlar için ve her zaman istenmediği, üstü kapalı biçimde belirtilmektedir. Yaratılan 11 Eylül gerekçesinin ardında, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizminin güç artırımı hedefleri vardır. Kullanılan “küresel terör” sürekli eşitsizlik, haksızlık ve gerilik üreten koşullardan beslenmektedir ki, gene bunun da kaynağı serbest piyasa, özelleştirme, kamunun tasfiyesi söylemlerinin üretildiği uluslararası tekelci kapitalist dünyadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">İH hiçbir zaman geriye gidişin alanı olamaz. Öz olarak ilericidir, özgürleştiricidir. İH gerici ilişkiler üretemez. Cemaate, kan bağına dayalı yapıların baskısı altında kadının eşitsiz konumunun pekiştirildiği, bireyin köleleştirildiği totaliter iktidar planları birer İH konusu olarak öne sürülemez. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Ne ki, Türkiye “ılımlı” çikolatası sürülmüş İslamlaştırma programının uygulama alanıdır. Bu program BOP’un doğrudan bir parçasıdır. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı v.d. aydın cinayetlerinin; hatta Sivas ve Gazi katliamlarının, Türkiye’nin Kemalist, dolayısıyla laik yapısını güçsüzleştirme, çöküşünü sağlama; başta parlamentosu olmak üzere Cumhuriyet’in kurumlarını gericileştirme süreciyle ilgisi açıktır. Irak’ı dize getirmek için sürekli katliam yapan, sivillerin üzerine bomba yağdıran, yüz binleri öldürmekten çekinmeyen güç; Türkiye’yi de aynı proje kapsamında İslam devleti yapmaya çalışmaktadır. AKP iktidarı ise hedefin ortak olduğu; başkanlık sistemine geçiş amacıyla dış desteği sürdürülmesi gerektiği hesabını yaparak, dinselleştirme ve İslamlaştırma programını uygulamakta, hatta büyük artış gösteren bu yöndeki misyonerlik çalışmalarına da göz yummaktadır. Günümüzdeki yöneticiler 16. yüzyıldaki kimi yöneticilerin bile gerisindedirler. (Timuroğlu, 2002) Fetva yönetimi bütün yetkileri yerel yönetimlere veren yasal ve yönetsel düzenlemelerle ulus devletin dayanaklarını zayıflatmayı amaçlamaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Ortadoğu adı altında sürdürülen Balkanizasyon projesine karşı koyabilmek çokkimliklilik, sivil toplumculuk, çokkültürlülük gibi tuzakları bir an önce terk ederek, anlamlı muhalefet seçeneği olan sınıfsal ortaklıkta birleşmekle olanaklıdır. Ancak bu yolla parlamentonun yapısı değiştirilebilirse, demokratik haklar da geliştirilebilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Türkiye ve çevresi bir bütündür. Bağımsızlıkçı ve laik kazanımları dış destekle zayıflatmaktan medet umanlar, Troya atları olmayı kendilerine görev bilenler tarih ve gelecek önünde sorumludurlar. Bu coğrafya her zamankinden daha fazla bütünleşmiştir. Türkiye’de bu rolü benimsemek, Irak’a bomba yağdıranlarla birlik olmak demektir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: "><strong>KAYNAKLAR<br />
</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002; <a href="http://www.tihak.org.tr">www.tihak.org.tr</a><br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">GALTUNG, Johan. 1998 “İnsan Hakları”, Metis Yay.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">KUÇURADİ, İoanna<span style="mso-tab-count: 1;">       </span>2004 “Felsefe ve İnsan Hakları”, TÜBA Yay.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">SAUNDERS, Frances Stonor 2004 “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş”, Doğan Kit.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">TİMUROĞLU, Vecihi 2002 “Laikliğin Türk Toplumunda Tarihsel Gelişimi Üzerine Bir Deneme”, “Laiklik Dinin Siyasallaşması ve Şiddet “ içinde, TİHAK Yay.<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">YETİM, Nalan. 2002 “Küresel Üretim Yapılanmasına Kültürel Yanıtlar” Doğu Batı derg., S.18</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: ">Günay Güner<br />
</span><span style="font-size: 10pt; font-family: ">TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi</span></strong></p>
<p class="MsoBodyText3" style="margin: 0cm 0cm 0pt; line-height: 150%;"> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p class="MsoBodyText3" style="margin: 0cm 0cm 0pt; line-height: 150%;"> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tihak.org.tr/yazin-ve-felsefe-baglaminda-insan-haklari-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>”Üç Sivas&#8221; Yargılaması ve AHİM Kararı Üzerine Muzaffer İlhan Erdost’la Söyleşi</title>
		<link>http://tihak.org.tr/%e2%80%9duc-sivas-yargilamasi-ve-ahim-karari-uzerine-muzaffer-ilhan-erdost%e2%80%99la-soylesi/</link>
		<comments>http://tihak.org.tr/%e2%80%9duc-sivas-yargilamasi-ve-ahim-karari-uzerine-muzaffer-ilhan-erdost%e2%80%99la-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Aug 2008 22:02:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tihak.org.tr/?p=27</guid>
		<description><![CDATA[

Işık Kansu 
Işık Kansu: Türkiye’nin Yeni-Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas kitabınız, bırakınız içeriğini, adı bile Sevr’in olumsuzluğu üzerine kurgulanmış ve Türkiye’nin Sevr Andlaşması benzeri bir bölünmeye zorlandığını duyumsatıyor. Nasıl olur da, Türkiye’nin bölünmesi için propaganda yapmaktan dava açılır ve nasıl olur da yargılanır ve mahkum olur?
   Muzaffer İlhan Erdost: Sanırım okurun belleğinden silinmemiştir. Üç Sivas kitabımda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="entrytext">
<div class="snap_preview">
<p><strong>Işık Kansu</strong> </p>
<p><strong>Işık Kansu: </strong>Türkiye’nin Yeni-Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas kitabınız, bırakınız içeriğini, adı bile Sevr’in olumsuzluğu üzerine kurgulanmış ve Türkiye’nin Sevr Andlaşması benzeri bir bölünmeye zorlandığını duyumsatıyor. Nasıl olur da, Türkiye’nin bölünmesi için propaganda yapmaktan dava açılır ve nasıl olur da yargılanır ve mahkum olur?<strong><br />
</strong><strong>   Muzaffer İlhan Erdost: </strong>Sanırım okurun belleğinden silinmemiştir. Üç Sivas kitabımda ülkeyi ve ulusu bölmek amacıyla propaganda yapmış olmaktan bir yıl hapis cezasına mahkum olmuştum.<br />
   Ayrılıkçı Kürtlerin çıkardığı iki dergide yayınlanan yazılardan bazı pasajlar almış ve bu pasajları özetlemiştim. Bu pasajlar ve özetler benim düşüncelerim olarak kabul edildi, mahkum oldum.<br />
   Üç Sivas, çok yönlü bir araştırma sonucu yazılmıştı. 2 Temmuz (1993) Sivas kıyınını irdelememi sürdürürken, kitabevine gelen dergileri de tarıyor, Sivas olaylarıyla ilgili yazıları ayrı bir özenle okuyordum. Ayrılıkçı iki dergide (biri Özgür Halk, öteki Sosyalist Alternatif dergileri) gördüklerim beni şaşırtmıştı.<br />
   Bu dergilerden birinin kapağında, büyük puntolarla, Türkiye Cumhuriyetinin dağılmakta olduğu yazılıyor, “devrimci ve demokratlar” “bu tarihsel anı iyi değerlendirmeye” çağrılıyordu. Ötekinde yazılanlar ise daha da şaşırtıcıydı. Sivas’ta kurulan Türkiye Cumhuriyetinin, halkların üstünü betonladığı, Türkiye Cumhuriyetinin yıkılarak, üstü betonlanan halkların özgürlüğe kavuşacağı yazılıydı. Türkiye Cumhuriyeti yıkılacak, “egemen Türklük Anadolu’dan kovulacak”, “Kürdistan halkı bağımsızlaşacak”, üstü betonlanan “Anadolu halkları da demokrasiye ve özgürlüğe kavuşacak”tı. “Egemen Türklük” ile “Kemalizm” özdeşleştiriliyor, “soluk borusu tıkanan halklar”, yani özgürlüğe kavuşacak halklar ise, “Ermeni, Arap, Türkmen (alevi-Türk), Laz, Çerkez, Gürcü” olarak sıralanıyordu.<br />
   Her iki dergiden, dergilerin farklı sayılarından, birbirinden farklı pasajlar aktararak, bir yerde (s. 2 <img class="wp-smiley" src="http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif" alt="8)" /> “Bu görüşler şöyle özetlenebilir:”, bir başka yerde (s. 4 <img class="wp-smiley" src="http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif" alt="8)" /> “Alıntılardan şu sonuçları çıkarmak olanaklı:” diye yazdığım yerde, tırnak içersinde yineleyerek alıntıladığım özetler, benim yorumum ve görüşlerim olarak savlandı. Ben yasadaki anlatımıyla ülkeyi ve ulusu bölmekten, ama alıntıların içeriğine uygunlaştırarak söylemek gerekirse, “soluk boruları tıkanan”, “üzerleri betonlanan” “Ermeninin, Arabın, Türkmenin, Lazın, Çerkezin, Gürcünün yeniden özgürlüğe kavuşması”, “Kürt halkının da bağımsızlaşması” ve “Anadolu’dan egemen Türklüğün kovulması” için propaganda yapmış olmaktan, kısacası ulusal ölçekte harakiri yapmak istemekten mahkum oldum.<br />
   1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi gerekçeli kararına, İddianamede benim görüşlerim olduğu ileri sürülen pasajlar aynen aktarılmakta, ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yönelik propaganda yaptığı”m belirtilerek, şu sonuca varılmaktaydı: “Yazar(…) Türkiye Cumhuriyeti Devleti parçalanıp, ırkçı görüşle çeşitli devletler kurulduğunda Türkiye’de yaşayan halklar, yani Kürtler, Çerkezler, Ermeniler, Araplar, Alevi Türkler, Gürcülerin soluk almaya başlayacağını ifade etmiştir. Bu düşünceler yazarın kendi düşünceleridir.” (Karar No: 198/20, 20. 02. 1997.)<br />
   İddianame, Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi kararına dönüşmüş, mahkemenin kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı.</p>
<p>   <strong>Kansu: </strong>Bütün kararlar oybirliğiyle mi alındı?<br />
   <br />
   <strong>Erdost: </strong>Başsavcılık kararın onanmasına itiraz etmiş, Yargıtay Ceza Daireleri Kurulunda, itiraz reddedilmişti. Kurul Başkanı Mater Kaban, karşıoy yazısında düşünce özgürlüğüyle ilgili görüşlerini açıklamış ve Üç Sivas’tan bazı pasajlar aktararak, “Görüldüğü gibi suç oluşturduğu kabul edilen düşünceler sanığın düşünceleri değildir” sonucuna varmış, yani alıntıların benim düşüncem olmadığını örnekler vererek açıklamıştı.<br />
   Kurul Başkanının yanında, bir üye de, Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının haklı nedenlere dayandığı gerekçesi ile itirazın kabulü yönünde oy kullanmıştı.<br />
   Çünkü, Başsavcılığın itirazında, Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinde yapılan değişikliğin hukuksal değerlendirmesi yapıldıktan sonra, şu görüşe yer verilmişti:<br />
   ”Suça konu olan yazılar, yazar tarafından kaynak gösterilmek suretiyle başka yayınlardan alıntılar yapılarak aktarılmış, jeopolitik, etnik ve sair özellikleri değerlendirilerek Sivas odaklı yasadışı PKK örgütünün stratejisi, faaliyetleri ve amacı ortaya konulmaya çalışılmış, bu düşüncelerin yine yazar tarafından benimsenmediği kitabın çeşitli sayfalarında vurgulanmıştır. (Örneğin 86 ve 96-97. sayfalardaki düşünceler gibi.)”<br />
   Hemen belirteyim ki, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) de, Cumhuriyet Başsavcılığının bu görüşüne katıldığını kararında belirtmektedir. (Paragraf: 46.)</p>
<p>   <strong>Kansu: </strong>Yeni-Sevr’e zorlanma, sözkonusu iki dergiden alınan alıntılarla mı sınırlı?</p>
<p>   <strong>Erdost: </strong>Geçenlerde yayınladığım Azınlıklar Sorunu adlı kitapçığımın girişinde, Üç Sivas’ta sergilediğim yeni-Sevr modellerini üç gruba ayırarak açıklamıştım. Birinci grupta, ayrılmak ve ayrı devlet kurmak isteyen Kürt gruplarından bazılarının, bazı yazarların, yalnızca Sevr Andlaşmasının 62-64. maddelerinde çerçevelenen “Kürdistan”ı kurmayı değil, “Türkiye Cumhuriyetini Anadolu’dan sökmeyi” ve “yoketmeyi” amaçladıkları, yayınlanan yazılardan alıntılar yapılarak açıklanmıştı. İkinci olarak, bazı illegal örgüt liderlerinin ve “bilim adamı” olarak tanıtılan bazı yazarların konuşma ve yazılarında açığa vurdukları yeni-Sevr istemleri sergilenmiş; üçüncü olarak, bu görüşler ile Türkiye’ye dışardan ama içteniçe dayatılan (örneğin Yunanistan’da dağıtılan “Ana Vatanları Kurtarma Komitesi”nin haritası gibi ya da “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” şablonu içersinde Türkiye’ye dayatılmaya başlanan “federasyon” gibi) yeni-Sevr modelleri arasındaki örtüşmeye, ya da amaçların örtüşmesine değinilmişti.<br />
   <br />
   <strong>Kansu: </strong>2 Temmuz Sivas olayları “şeriatçı” bir başkaldırı olarak algılandı ve laik Cumhuriyete karşı eylemli bir kalkışma olarak yargıya yansıtıldı. Siz “şeriatçı” ayaklanmayı buzdağının görünen yüzü olarak nitelediniz. Bunu açıklar mısınız?</p>
<p>   <strong>Erdost: </strong>“Üç Sivas” yazısı beş bölümden oluşuyor: (1) Sivas 1978, 1993, 1996 Olaylarına Karşılaştırmalı Bir Bakış, (2) “Yeşil Kuşak”tan Tarikat Panislamizmine, (3) Petropolitik Savaşın Odağı Olarak Sivas, (4) Sevr Andlaşmasından Yeni-Sevr Arayışlarına, (5) Sonuçlar.<br />
   İkinci bölümde, “Yeşil Kuşak”, “Panislamizm ve Pan-Nurculuk”, “Nakşbendilik”, “Molla Şiiliği ve Anadolu Aleviliği” altbaşlıkları altında, şeriatçı ayaklanmanın tarihsel oluşumu ve güncel yönleri irdeleniyor ve sergileniyor. Ama dinsel gericilik kullanılıyor burada. Asıl amaç başka, ya da amaçlar çatışması içinde şeriatçılar da var. Yalnızca şeriatçılar olsaydı, daha cami avlusunda Amerikan bayrağını yakıp “Dünyada Amerika, Türkiye’de PKK” yazılı bir pankartı avlunun duvarına astıkları zaman (ki bunların 8-10 kişi olduğu söyleniyor), polisin işlerini oracıkta bitirmesi işten bile değildi. Bir başka amaç için “özel” olarak korundukları açıktı. Ben bu amacı bulmaya çalıştım.</p>
<p><strong>   Kansu: </strong>Buldunuz mu, ya da bulabildiniz mi?</p>
<p><strong>   Erdost: </strong>Emniyet Genel Müdürlüğünün, Bakanlar Kurulu için hazırladığı raporda, “36 kişinin” ölümüne neden olan olayların “Batının stratejik uygulamalarından biri” ve “yabancı ajanların provakasyonu” olduğu görüşüne yer verilerek, “yeni dünya düzeni içersinde, Türkiye’nin, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’da etkin görev alması istendiği”, “burada amacın Japon ve Alman sermayesinin, bu bölgelerdeki etkinliğini kırmak” olduğu yazılıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğünün raporu, Sivas olaylarının, yerel, lokal bir olay olmadığını düşündürdü bana.<br />
   Bir başka nokta, TBMM Sivas Olaylarını Araştırma Komisyonu tutanaklarına geçen, yerel gazete yöneticilerinin açıklamalarıydı. Bu gazeteciler, olayların, PKK olgusuyla bağlantısına değinmişler, Pir Sultan Abdal Şenliklerinin “bahane” edildiğini söylemişlerdi. Gazete yöneticilerine göre, PKK, Sivas’a yerleşmek ve buradan Samsun’a, Karadenize bir yol edinmek istiyordu.<br />
   Sorularımın yanıtını, Kasım 1995′te, Özgür Halk gazetesinde yayınlanan “PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan”ın Novore Vremya (Rusya) muhabiriyle yaptığı konuşmanın metninde bulacaktım. Öcalan, Rus gazeteci Makarinko Vadim’le görüşmesinde, “TC’nin çöküşünün Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesine bağlı olduğunu” ve Kürt sorununu, petrol ve su yolları dolayısıyla, bir dünya sorununa dönüştürdüklerini söylüyordu.<br />
   Gene Üç Sivas’a aldığım, Alman televizyonu ARD muhabiriyle görüşmesinde, Öcalan, petrol yollarının önünü niçin kesmeye çalıştığını ve kesmek istediğini şöyle açıklayacaktır:<br />
   ”Açık söylüyorum, (…) ne su meselesinin, ne petrol meselesinin tek taraflı olarak halkımızın çıkarları aleyhine kullanılmasına izin vermeyeceğiz, hatta engelleyeceğiz. Ama bizimle de görüşerek, halkımızın da lehine olabilecek bazı hükümleri bu anlaşmalara koyarlarsa, uluslararası anlaşmalara dokunmayız.” (Özgür Halk, sayı: 56, 27 Haziran 1995.)<br />
   2 Temmuz Sivas kıyını öncesinin haber, yazı ve konuşmalarından, PKK’nın Sivas’a yerleşmek ve (Samsun’dan Ceyhan Körfezine tasarlanan petrol boru yolunu kesmek için) Samsun’a çıkmak istemiş olmasının nedenini anlamak kolaylaşıyor. Üç Sivas’ta “petropolitik” ile ilgili bölümde bu konu işlenmişti.</p>
<p><strong>   Kansu: </strong>AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) süreci sizce bir aklanma kaygısı mıydı, yoksa bir haksızlığı hak ettirme çabası mı?</p>
<p><strong>   Erdost: </strong>Biliyorsunuz, cezaevine gireceğim günlerde, basın yoluyla işlenen suçların infazını üç yıl erteleyen yasa çıkmış ve infaz ertelenmişti. Üç yıl, aynı nitelikte suç işlenmemesi durumunda, “mahkumiyet hükmünün vaki olmamış sayılacağı” yasada (4454 sayılı erteleme yasasının 2/son maddesi) yer alıyordu. Bu arada, Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesi yürürlükten kaldırılmıştı.<br />
   Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinden, yani ülkeyi ve ulusu bölmek suçlamasından mahkum olmuştum. Bu madde, AB ile uyum paketi içersinde, yürürlükten kalktığı için, mahkumiyet kararım kaldırılmıştı. Ama mahkemenin kararı, düzeltilmemiş karar olarak kalıyordu. Benim ulusu ve ülkeyi bölmek için propaganda yaptığım bu yargı kararına göre değişmemiş, ama suç olmaktan çıkmıştı.<br />
   Benim için esas olan mahkemenin verdiği kararın yanlış karar olduğunun AİHM kararıyla belirlenmiş olmasıydı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı bana ulaştığı zaman, “bu kararın benim için önemli olduğunu” söylemiştim. Önemi, benim aklanmam değildi kuşkusuz. AİHM kararı, beni aklamadı. Bu kararla, beni karalayanların, haksız, yanlış karar verdiği, ortaya kondu. Benim amacım da buydu.</p>
<p>   <strong>Kansu: </strong>AİHM’nin Üç Sivas üzerine verdiği kararı kimileri farklı yorumlamaya kalktı. Hem de sizin kitabınızda savunduğunuzun tam tersine. Neden?</p>
<p>   <strong>Erdost </strong>: AİHM’nin haberi TRT 2′de ve CNN-Türk’te yayınlandı. CNN-Türk’te yayınlanan haberin altında “AİHM’nin Muzaffer Erdost kararı:” ve onun altında da, tırnak içinde, “Kürt devletini savunmak suç değil” yazısı vardı.<br />
   Ertesi gün Yeniçağ’da (10 Şubat 2005), Hasan Demir, köşe yazısında, AİHM’nin haberine gönderme yaparak şunları yazacaktı: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, ‘Kürt devletinin kurulmasını istemek suç değil’ diye bir karar aldı ve bugüne kadar Türkiye’nin bir bölümünde Kürdistan diye bir devletin kurulmasını suç sayan Türkiye’yi mahkum etti.”<br />
   Hasan Cemal, “Türban, şeriat, bölücü derken!” başlıklı yazısında, “Bakın, diyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden yeni bir karar var. Bu karara uymak zorundayız. BÖLÜCÜLÜK ile ilgili bir karar bu. Diyor ki, bölücülüğün, ayrılıkçılığın fikir olarak savunulması, şiddet ve kini özendirmediği sürece demokrasilerde suç değildir. Bu nedenle 1 yıl hapis cezası almış olan Muzaffer Erdost’un mahkumiyet kararını bozarken, (evet “bozarken”) Türkiye Cumhuriyeti devletini de 8500 euro tazminata mahkum ediyor.” (Milliyet, 10 Şubat 2005.)<br />
   AİHM kararının “Kürt devletini savunmak suç değil” biçiminde sunulmasından, Üç Sivas’ta, bölücülük yapıldığı, dolayısıyla ulusal mahkemenin verdiği kararın yasaya göre verilmiş doğru bir karar olduğu anlamı çıkıyordu.<br />
   Üç Sivas’ta Kürt devletinin savunulduğu ama şiddete ve kine çağrı olmadığı için, ulusal mahkemenin mahkumiyet kararının mahkum edildiği sonucu da çıkıyor buradan. Yani Üç Sivas, bu kez savunmadığı, karşısında olduğu bir görüşle mahkum edilmiş oluyor. Üstelik, Üç Sivas’ı bölücülükle yargılayan yargı kararı doğrulanmış sayılarak.</p>
<p>   <strong>Kansu: </strong>Yalnız CNN-Türk’te mi “Kürt devletini savunmak suç değil” diye yorumlanıyor AİHM kararı?<br />
   <br />
   <strong>Erdost: </strong>Değil kuşkusuz. Hürriyet’teki (9 Mart 2004) haberin başlığı da aynı: “Kürt devletini savunmak suç değil.”. Ama farklı yorumlar da var. AİHM’nin kararını, Anadolu Ajansı (AA), “Erdost Türkiye’yi mahkum ettirdi” başlığı altında vermişti. “Erdost’un kitabında şiddeti teşvik etmediği kanısına varan AİHM, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade özgürlüğüne ilişkin 10′uncu maddesini ihlal ettiğini belirtti.” biçiminde vermiş olması, bir bakıma doğru bir bakıma yanlıştı. Çünkü, haberin girişinde, Üç Sivas’ta bölücülük yaptığı gerekçesiyle cezalandırıldığım yazılıyor, bu doğru. Kitapta şiddete çağrı olmadığı da belirtiliyor, bu da doğru. Ama şiddete çağrı olmaması, bölücülük propagandasının tartışıldığı paragrafta değil, ulusal mahkemenin kararına ilişkin değil, hükümetin (Dışişleri Bakanlığının) görüşüne bir yanıt olarak AİHM kararında yer alıyor. AİHM’nin gerekçeli kararının 39. paragrafında, “Hükümetin, kin ve husumet gösteren başvuru sahibinin basit eleştiriyi geçtiğini” ileri sürdüğü belirtilmekte, 47. paragrafta, “Ayrıca, tartışmalı eserin bazı bölümlerinin ulusal makamlara (autorités nationales) karşı eleştirel bir karakter taşısa da, şiddete ya da kine hiçbir çağrıda bulunmamaktadır.” görüşüne yer verilmekte ve şöyle devam etmektedir: “Mahkemenin görüşüne göre, bu da gözönüne alınması gereken önemli bir husustur. Zaten, başvuru sahibi yalnızca ayrılıkçı propaganda da bulunmak nedeniyle mahkum edilmiştir.”<br />
   AİHM, Dışişleri Bakanlığının (Hükümetin) AİHM’ye yanıtında ileri sürüldüğü gibi, ifade özgürlüğüne müdahalenin, resmi makamlara (ulusal otoritelere) yönelik “kin ve husumet” ile ilgili olmadığının, öyle olsa bile, kitapta, “kin ve şiddete bir çağrının bulunmadığının” altını çizmektedir.</p>
<p>   <strong>Kansu:</strong> “Kürt devletini savunmak suç değil” tümcesi, anlam olarak da olsa AİHM kararında yok mu?</p>
<p>   <strong>Erdost:</strong> AİHM’nin gerekçeli kararı on sayfadır ve 64 paragraftan oluşmaktadır.<br />
   ”Konvansiyonun (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin) 10. Maddesinin ihlali iddiası” başlığı altında, 36-49 paragraflar yer almaktadır.<br />
   Başvuru sahibinin AİHM’ye savunmasının (37. paragraf) ve hükümetin karşı görüşünün (39. paragraf) özetleri ve Üç Sivas’ın özet bir değerlendirmesi yapıldıktan sonra, hukuksal değerlendirmelere geçilmektedir.<br />
   AİHM kararında, Üç Sivas’ın birbiriyle çelişik biçimlerde medyaya yansıyan değerlendirmesi şöyledir:<br />
   ”44. Mahkeme, tartışmalı eserin, 1978, 1993 ve 1996 yıllarında Sivas’ta meydana gelen olayları, kaynaklarını ve oluşma nedenini belirlemek amacıyla karşılaştırmalı bir tarihçe biçiminde incelediğini saptar. Türü bakımından, yazarın eleştirel bir bakışla sunduğu, birçok gazete ve dergiden yapılan alıntılarla süslenmiş (émaillé), politik bir deneme şeklindedir. Serbest ve yorumlayıcı bir tarzda Sivas’ta meydana gelen olaylara yolaçan çeşitli güçlerin analizini yapmaktadır. Kullanılan dil kanıtlayıcı ve açıklayıcıdır. Yazar, angaje (engagé) ve ikna edici (persuasif) olmakla birlikte, ılımlı kalmaya ve teorisini olaylardan çıkarak kurmaya özen göstermektedir.<br />
“45. Kuşku yok ki, ulusal mahkemelerin mahkumiyet kararına dayanak sağlayan pasajlarda (…), yazar, “çeşitli etnik kökenli halklara” ve “Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasıyla” “bir Kürt devleti”nin kurulacağı olgusuna gönderme (référance) yapmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, suçlanan referansların basında çıkan yazılardan alıntılar olduğunu ve bunların tek başlarına başvuru sahibini cezalandırmak için yeterli olmadığını gözlemlemektedir.<br />
   ”46. Bu hususta, Mahkeme, Cumhuriyet Başsavcısının itirazına ilişkin talebinde, tartışmalı pasajların, başvuru sahibinin kendi görüşlerini yansıtmayan yazılardan alıntılar olduğu ve tek başlarına (isolée) göre değil, eserin bütünü (ensemble) bakımından değerlendirilmesini savunan yorumuna katılmaktadır. Bu açıdan, başvuru sahibinin, asıl metinde, basında çıkan bazı yazılarda ifade edilen ayrılıkçı (séparatistes) görüşleri eleştirdiğini açıkça belirttiğinin altını çizer.<br />
   ”47. Ayrıca, tartışmalı eserin bazı bölümleri ulusal makamlara (autorités) karşı eleştirel bir karakter taşısa da, şiddete ya da kine hiçbir çağrıda bulunmamaktadır. Mahkemenin görüşüne göre, bu da gözönüne alınması gereken önemli bir husustur. Zaten, başvuru sahibi, yalnızca ayrılıkçı propagandada bulunmak nedeniyle mahkum edilmiştir.”<br />
   AİHM, Üç Sivas dolayısıyla verilen “Mahkumiyet kararı ile esere el koymanın zorunlu bir sosyal gereklilikten kaynaklanmadığını” belirterek, bunun “demokratik bir toplumda” gereksiz olduğu ve “Konvansiyonun 10′uncu maddesinin ihlal edildiği” sonucuna oybirliğiyle varıyor.<br />
   Bu karardan, “Kürt devletinin kurulmasını savunmak suç değil” sonucunu çıkarmak, kuşku yok ki olanaklı değil.<br />
   <br />
   <strong>Kansu: </strong>AİHM, Üç Sivas için olmasa bile, bir başka davada, böyle bir karar verebilir miydi ya da böyle bir karar verebilir mi?</p>
<p>   <strong>Erdost: </strong>Olanaklı değil. Böyle bir karar, Konvansiyonun 10. maddesine aykırı her şeyden önce.<br />
   AİHM’nin gerekçeli kararında, 10. maddenin ihlali iddiasının değerlendirildiği bölümde, ilkin 10. maddeye yer verilmiştir. Şöyle:<br />
   ”36. Başvuru sahibi, ceza mahkumiyetinin ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğinden yakınmaktadır. Bu hususta, ileri sürdüğü Konvansiyonun 10. maddesi şöyledir:<br />
   ”1. Her insan ifade (anlatım) özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, düşünce (opinion) özgürlüğünü ve edinilen-bilgilerin (information, haber) ya da düşüncelerin (ideès) kamusal (resmi) makamların müdahalesi olmaksızın (…) serbestçe alınmasını ve iletilmesini içerir.<br />
   ”2. Bazı ödevler ve sorumluluklar içeren bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü bakımından gerektiği ölçüde yasayla öngörülen bazı formalitelere, koşullara, kısıtlama ya da yaptırımlara (sanctions, cezalara) tabi tutulabilir.”<br />
   AİHM kararında, “Yüksek Mahkeme”nin, “müdahalenin, 10′uncu maddesi 2′inci fıkrasına göre, toprak bütünlüğünün korunması gibi yasayla öngörülmüş ve haklı bir amacı olması hususunu tartışma konusu yapmadığı” da (paragraf 41) belirtilmiştir.<br />
   Açıktır ki, Konvansiyonun (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin) 10. maddesi 1. fıkrasında, herkesin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, 2. fıkrasında, demokratik bir toplumda bu özgürlüğün toprak bütünlüğünü korumak amacıyla kısıtlanabileceği, yaptırıma tabi tutulacağı belirtilmiştir. Bu nedenle, AİHM, “bir Kürt devletinin kurulmasını savunmak suç değildir” gibi bir karar veremeyeceği gibi, olayımızda da toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik yasayla öngörülmüş, haklı bir amaca müdahalenin tartışma konusu olmadığı da belirtilmiştir. Yani Üç Sivas kararında ifade özgürlüğüne bir müdahale olduğu sonucuna varılırken, toprak bütünlüğünün korunmasının tartışma konusu yapılmadığı özellikle belirtilmiş bulunuyordu.</p>
<p>   <strong>Kansu: </strong>AİHM, Üç Sivas dışında, örneğin Türkiye toprakları üzerinde bir başka devlet kurma, ya da ülke topraklarından bir kısmını ayırarak bir başka devlete katma düşüncesini (bu düşünce kin ve şiddet içermemiş olması koşuluyla) ifade özgürlüğü olarak niteleyebilir mi, ya da Kürt devleti kurulmasının savunulduğu bir kitap için “Kürt devletini savunmak suç değildir.” diye bir karar verebilir mi?</p>
<p>   <strong>Erdost: </strong>Burada kurulmasının savunulduğu yorumu yapılan “Kürt devleti”, AİHM’nin kapsamına giren ülkeler için sözkonusudur. Irak’ta, İran’da, Suriye’de ya da Ermenistan’da bir Kürt devletinin kurulması düşüncesi ile, AİHM kararlarının bir ilgisi olamaz doğal ki. Ama, AİHM, Yunanistan’da bir Türk devleti kurulması tasarlanacak olsa, bir “Türk devletini savunmak suç değildir” diye bir karar verdiği zaman, bu, devletin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir düşünce/ifade olduğu için, yasayla konmuş yaptırımlara neden olur. Bir başka deyişle kendi hukuksal varlığını belirleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bir karar verilmiş olur ki, bunun mantığı yoktur.</p>
<p>   <strong>Kansu: </strong>Toprak bütünlüğü konusuna sanırım son Azınlıklar Sorunu kitabınızda da değindiniz.</p>
<p>   <strong>Erdost: </strong>Azınlıklar Sorunu’nda, bölgesel ve azınlık dilleriyle ilgili sözleşmelere gönderme yapılmıştır. Yalnızca, bölgesel ve azınlık dillerinin “ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü çerçevesinde” korunacağının ve destekleneceğinin vurgulandığı Bölge ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartında (2 Ekim 1992) değil, Helsinki Sonuç Belgesinde (1 Ağustos 1975), Paris Şartında (21 Kasım 1990), Moskova Toplantısı Belgesinde (3 Ekim 1991), Viyana Bildirisinde (25 Haziran 1993) “devletlerin toprak bütünlüğünün korunması” ilkesine özel bir ağırlık verilmiştir.<br />
   Konvansiyonun 10. maddesi 2. fıkrasında, ülke bütünlüğünün yasayla korunması yanında, örneğin Viyana Bildirisinde, “bütün halkların, kendi kaderini tayin hakkına sahip” (madde 2/1) olduğu belirtildikten sonra, bu hakkın, “siyasal birlik ya da ülke bütünlüğünü, tamamen ya da kısmen, zarara uğratacak ya da parçalayacak herhangi bir tasarrufu teşvik eder ya da buna yetki verir anlamda yorumlanamayacağı” (madde 2/ııı) vargısı yer alır.<br />
   Paris Şartında, katılımcı devletler, bu devletlerin “bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüklerini ihlal eden etkinliklere karşı demokratik kurumları savunmak kararında” olduklarını imza altına almışlardır.</p>
<p>   <strong>Kansu: </strong>Son soru: Türkiye’nin yeni-Sevr’e zorlanmasını “paranoya” diye değerlendirmeye kalkanların para–noyası nedir?<br />
   <br />
   <strong>Erdost: </strong>Türkiye’nin yeni-Sevr’e zorlandığını yazanları, yani beni de “paranoyak” olarak değerlendirenler kuşkusuz ilgi alanım içersinde. Bu karalamayı, Azınlıklar Sorunu’nun ilk bölümünde yanıtladım.<br />
   Bizi “paranoyak” olarak niteleyenlerin “para-noyası”na gelince, bu benim çalışma alanım dışında kalıyor.<br />
                                                            <strong>25 Şubat 2005, Ankara</strong> <span class="article_seperator"> </span></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tihak.org.tr/%e2%80%9duc-sivas-yargilamasi-ve-ahim-karari-uzerine-muzaffer-ilhan-erdost%e2%80%99la-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sanık George Walker Bush’un İddianamesi</title>
		<link>http://tihak.org.tr/sanik-george-walker-bush%e2%80%99un-iddianamesi/</link>
		<comments>http://tihak.org.tr/sanik-george-walker-bush%e2%80%99un-iddianamesi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Aug 2008 23:08:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Orta]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tihak.org.tr/?p=26</guid>
		<description><![CDATA[
 

Davacı : Irak Halkı adına, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK)
Sanıklar : 1. George Walker Bush, ABD Başkanı
2. Dick Cheney, ABD Başkan Yardımcısı
3. Donald Rumsfield, ABD eski Savunma Bakanı
4. John Powell, ABD eski Genel Kurmay Başkanı, eski Dışişleri Bakanı
5. Condeeliza Rice, ABD dış İşleri Başkanı
6. Tony Blair, İngiltere eski Başbakanı
7. CIA ve Pentagon yetkilileri
8. Irak’taki işbirlikçiler, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="date">
<p> </p>
</div>
<p><em>Davacı </em>: Irak Halkı adına, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK)</p>
<p><em>Sanıklar </em>: 1. George Walker Bush, ABD Başkanı<br />
2. Dick Cheney, ABD Başkan Yardımcısı<br />
3. Donald Rumsfield, ABD eski Savunma Bakanı<br />
4. John Powell, ABD eski Genel Kurmay Başkanı, eski Dışişleri Bakanı<br />
5. Condeeliza Rice, ABD dış İşleri Başkanı<br />
6. Tony Blair, İngiltere eski Başbakanı<br />
7. CIA ve Pentagon yetkilileri<br />
8. Irak’taki işbirlikçiler, Celal Talabani, Mesut Barzani, Ayetullah Sistani..</p>
<p><em>Suç </em>: İnsanlık suçu.<br />
a) Bağımsız ve özgür Irak Devletinin istila edilerek Büyük Ortadoğu Projesi doğrultsunda meşru yönetimin devrilmesi,<br />
b) Toplu katliam,<br />
c) İnsanlık dışı toplu işkence,<br />
d) Irak’ın aşiret ve mezhepler arasında parçalanarak, toprak zenginliklerinin yağmalanması, yokedilmesi,<br />
e) Irak’ın meşru yöneticilerinin uluslarası hukuk kuralları. ve gelenek ve moral değerleri çiğnenerek düzmece mahkemelerde yargılandıktan sonra, utanç verici bir biçimde öldürülmeleri,<br />
f) 2 milyon Irak’lının öldürülmesi, 3 milyon Irak’lının göçe zorlanması<br />
g) Irza tecavüz, sivil halka baskı ve zorbalık.</p>
<p><em>Suç Tarihi :</em> Ekim 2001 tarihinden buyana sürmektedir.<em> </em></p>
<p><em>“Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar.Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”</em></p>
<p>Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicelerinden büyük alkış aldığı konuşma.</p>
<p><em>Irak’ın Suriye sınırına yakın bir bölgede bir aşiret düğününe yapılan füze saldırısında gelin, damat, saz heyetiyle birlikte kırk kişi öldü</em>.<br />
Gazeteler</p>
<p><em>Irak’ta bulunan Blackwater şirketinin paralı askerleri, 18 sivili öldürdü. Uzun zamandan beri bölgede faaliytte bulunan şirketin sorumlularını kimse yargılayamıyor</em>.<br />
Gazeteler</p>
<p><em>Irzına geçtiği 14 yaşındakı kız çocuğunu, anasını ve babasını öldüren ABD’li er suçunu itiraf etti. </em>Gazeteler</p>
<p><em>İnsanlar biri için ağlar. Ya ben hangisine ağlayayım!”</em></p>
<p>Gebe anasını, babasını, 3, 6, 10 yaşındaki üç kız kardeşini, 12 yaşındaki erkek kardeşini ve amcasını yitiren iki kolu kopmuş Ali İsmail Abbas’ın, yanık gödesini kucaklayan halası Aliye. (<em>Guardian </em>Gazetesi)</p>
<p><em>“Niçin savaş var?”<br />
</em><em>“Bush nasıl bir şey?”<br />
</em><em>“Bush bize kızdı mı?”<br />
</em><em>“Bush’un uçakları silahları var mı?”</em></p>
<p>4 yaşındaki Amr’ın annesi Mıyase Abdul Hamid’e soruları. (<em>Guardian</em> Gazetesi)</p>
<p align="center">Les­ley Stahl: <em>“Irak’ta ya­rım mil­yon ço­cu­ğun öl­dü­ğü­nü duy­duk. Ya­ni Hi­ro­şi­ma’da ölen ço­cuk­la­rın sa­yı sın­dan da­ha çok. Bun­la­rı bi­li­yor­su­nuz. Değ­di mi bu­na?”</em></p>
<p>Ma­de­lin Alb­right (ABD Dı­şiş­le­ri Ba­ka­nı): <em>“Bi­li­yo­rum bu çok zor bir se­çim. Ama biz doğ­ru ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­ruz.”<br />
</em>(CBS Ha­ber­ler, 1996)</p>
<p><em>“Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanırsa, tarihi biter.”<br />
</em>Irak’lı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed</p>
<p align="left">11 Eylülün ertesinde Bush, <em>“yap­tıklarımızdan değil, kimliğimizden ötürü bize saldırıyorlar”</em> diyordu. Kongrede <em>“Bize niçin saldırıyorlar?”</em> sorusunu yine kendisi <em>“özgürlük düş­manlarının”</em> <em>“uygarlığı”</em> tehdit ettiğini söylüyor, <em>“çünkü biz ilerlemeye, ço­ğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz”</em> diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada <em>“uygarlığı savunmak için,</em> <em>savaşmak gerektiğini”</em> vurguluyor, <em>“yürüttüğümüz poli­tikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşu­muzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız”</em> diyordu.</p>
<p><em>“Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.”</em> sloganı ile işe başlıyordu Bush.<em> </em></p>
<p align="left">Bush elindeki <em>“akıllı bombalarla” “ada­let”</em> dağıtmaya kararlıydı.</p>
<p align="left">Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.</p>
<p align="left">Böyle diyordu da, ne böbrek has­tası Usame bin Ladin’i adalet önüne getirebildi, ne de adaleti Afgan mağa­ralarına taşıyabildi. Oysa, bin La­din adalet önüne getirilmiş olsaydı, kimbilir, Bush ve ekibinin hangi kirli çamaşırları ortaya dökülecekti!</p>
<p align="left">Bush <em>“adaletini”,</em> dev B-52 uçakla­rıyla, ya da binlerce kilometre uzaktaki füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gö­zetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.</p>
<p align="left">Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üs­süne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. O günden bu yana işkence­den geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarıl­madılar.</p>
<p align="left">Guantanamo kampında uygu­lamalı eğitimini tamamlayan işkence­ciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon ar­şivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki iş­kence uzmanlarınca hazırlanmış yön­tem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.</p>
<p>Birinci Körfez Savaşı’nda tes­lim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl topra­ğına gömmüşlerdi. (Ziauddin Sardar-Merrly Wyn Davies, <em>Whay Do People Hate America?,</em> s. 113.</p>
<p>Irak’a saldırısını haklı göster­mek için Bush, Eylül 2002′de BM’de Irak’ın <em>“çok tehlikeli kitle imha si­lah­ları olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu”</em> yalanını söylüyordu. Bu­nunla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırı­sının lideri olduğu söylenen Muham­met Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına kar­şın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.</p>
<p align="left">Aslında Bush ve ekibi, bu sa­vaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuo­yunu aldatmak için, emekli su­baylar, emekli elçiler, dış politika uz­manların­dan oluşan büyük bir propa­ganda or­dusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgi­lendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tari­hin kay­dettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muha­liflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların ke­miklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfke­lendiği insanları aslanla­rın önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, ken­dini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak <em>“kurtarıcılarını”</em> bekliyordu.</p>
<p align="left">Bush savaşa başlama emrini verir­ken, Irak halkına olduğu ka­dar, Irak’ın <em>“büyük uyğarlığına”</em> da saygılı ola­caklarını vadetmişti. Oysa daha sava­şın ilk gününde, tarihin en eski kentle­rinden biri olan Bağdat acıma­sızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizas­yon sistemleri yokedildi.</p>
<p align="left">Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tankla­rına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikapla­rına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD asker­leri Bağ­dat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanı­yordu.</p>
<p>Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tütt