Haberler
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU VAKFI
9. OLAGAN GENEL KURULU TOPLANTI TUTANAĞI
29.03.2008
TİHAK Yönetim Kurulu’nun 16.02.2008 günü almış olduğu karar uyarınca olagan toplantıya çağrılan Genel Kurulu, ikinci toplantı olması nedeni ile, çoğunluk aranmaksızın, 29.03.2008 günü saat 11.00’de toplanmıştır.
Genel Kurul, üyelerinin “üye listesindeki” isimlerini imzalaması sonrası, Yönetim Kurulu Başkanı M.İlhan Erdost tarafından açılmış ve katılımcılara “hoş geldiniz” dedikten sonra, üyeleri Cumhuriyetimizin kurucusu M.Kemal Atatürk ve Cumhuriyetimize emekleri ile hizmet etmiş olanlar, İnsan Hakları uğrunda yaşamlarını yitirmişler ve kurucu üyelerimizden Sayın Prof. Sadun Aren anısı için saygı duruşu çağrısında bulunmuştur.
Gündemin 1.maddesinin tamamlanması sonrasında, “Başkanlık Divanının Oluşturulması” na geçilmiş, verilen sözlü öneri doğrultusunda Başkanlık Divanı şu üyelerden oluşturulmuştur :
Başkan: Nevzat Helvacı
Başkan Vekili : M.Şerif Onaran
Yazman :Halil Sevinç
Başkanlık Divanının göreve başlamasından sonra, Başkan tarafından “Gündem” üyelerin bilgisine sunulmuş, değişiklik önergesine konu olmayan gündem, çağrıda belirtildiği ve aşağıda olduğu gibi, üyelerin oybirliği ile onaylanmıştır :
“1) Açılış ve Saygı Duruşu,
2) Başkanlık Divanının Oluşturulması,
3) Başkanın Açış Konuşması,
4) Çalışma Raporunun Okunması,
5) Denetleme Kurulu Raporunun Okunması,
6) Raporlar Üzerinde Görüşmeler ve Aklama Oylaması,
7) Tahmini Bütçenin Görüşülüp Karara Bağlanması,
Yeni Vakfedenlerin Kabulü,
9) Dilek ve Öneriler,
10) Kapanış.
Üçüncü madde uyarınca TİHAK Başkanı söz alarak, önceki genel kuruldan bu genel kurula kadar geçen süre içerisinde, Türkiye ve Dünyadaki insan haklarına ilişkin bilgi vermiş, bu konudaki duyarlılığımızın sürmesi ve etkinlik kazanması gerektiğini belirtmiştir.
Çalışma ve Denetleme Kurulu Raporları ayrı ayrı okunarak, üyelerin bilgilerine sunulmuştur.
Raporlar üzerinde görüşmelere geçilmiş, söz alan üyeler yönetim ve denetleme kurulu raporlarına ilişkin görüşlerini ve önerilerini sıralamışlar, Yönetim ve Denetleme Kuruluna çalışmaları için teşekkür etmişlerdir.
Görüş ve önerilere Yönetim ve Denetleme Kurulu Başkanlarının yanıt vermesi sonrasında, Yönetim ve Denetim Kurulu Raporları, bunların ekleri olan “Gelir-Gider”ve “Bilanço Cetveli” ayrı ayrı oya sunulmuş, oybirliği ile kabul edilmiştir.
Yönetim Kurulu tarafından önerilen “2008 Yılı Tahmini Bütçe” bilgiye sunulmuş, üzerinde yapılan görüşmeler sonrasında, bütçe önerildiği biçimi ile oybirliği ile, kabul edilmiş ve Yönetim Kurulu’na, “bütçe kalemleri,fasılları üzerinde değişiklik yapma yetkisi” verilmiştir.
Gündemin 8. Maddesinin görüşülmesine geçilmiş. Yeni vakfedenler arasına girmek için başvuranlardan “Doç.Dr.Gülümser Heper”‘in üyeliği kabul edilmiştir.
Dilek ve öneriler maddesi üzerinde dile getirilen düşüncelerden sonra, toplantı Divan Başkanı tarafından kapatılmıştır.
Başkan Başkan Vekili Yazman
Nevzat Helvacı M. Şerif Onaran Halil Sevinç
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU VAKFI
9. OLAGAN GENEL KURULU ÇALIŞMA RAPORU
(29.03.2008 GÜNÜ VAKIF MERKEZİNDE GENEL SEKRETER AHMET YILDIZ TARAFINDAN OKUNDU)
Toplumsal ilerlemenin doğal tarihine meydan okuyarak, kendisine özgü bir biçimde kurulmuş olan genç cumhuriyetimiz her zaman olduğu gibi bir önceki genel kurulumuzdan bu güne dek geçen bir yıllık sürede yine çarpıcı olaylara sahne oldu, tarihin derinliklerinden gelen ve bugünkü tarihle bütünleşen önemli çatışmalar yaşadı. Bu süreci kısaca, “kuşaktan kuşağa kendisi olduğumuz yurdumuzun yabancısı olmaya zorlandığımız, kendimize olduğu kadar yurdumuza yabancılaştırıldığımız bir sürece çekilmeye” koşullandırıldık.
Bir önceki cumhurbaşkanımız sayın Ahmet Necdet Sezer’in deyimiyle “cumhuriyetimizi bir gölge gibi takip eden gericilik” çok büyük aşamalar kaydetti. Erişilemez denen devlet katlarına, organlarına sular seller gibi akarak yerleşmeyi başardı. Cumhurbaşkanlığı makamına, büyük tartışmalar sonucu “Tayip gösterir, biz seçeriz” sloganıyla parmak kaldırıcılar tarafından ve sözde milliyetçi MHP’nin desteğiyle;
“Dindar değil dinci
Laiklikten özürlü
Yeşil kuşak yetiştirmesi
Ilımlı İslama endeksli
BOP programlı
Öze sözüyle, sözü özüyle çelişik” birisini getirmeyi başardılar.
2007 yılı sonlarında yapılması gereken genel seçimlere yaklaşılırken ülkemiz büyük senaryoların oynandığı bir alan oldu. 5 yıldır ülkenin en mahrem yerlerini ellemekten çekinmeyen, dokunulamaz, konuşulamaz denen konulara bile abanan bir iktadarla her gün yüreğimiz ağzımıza gelerek yaşadık. Eski bakanlarımızdan Kamran İnan’ın bir televizyon programında vurguladığı gibi dünyanın en mutsuz insanlarının, en somurtkan insanların yaşadığı bir ülke olduk. Biri bitmeden bir diğerinin dayatıldığı talan ve yağma yasaları, AB ve Pentagon çıkışlı mutfaklardan yerli garsonlar tarafından servis edildi. Ülkenin tüm ekonomik kaynakları Cumhuriyetin dişiyle tırnağıyla yarattığı kuruluşlar tarikat/uluslar arası tekeller ele ele birlikteliğiyle düşman ordularınca talan ediliyormuş gibi iştahla talan edilirken siyasal alan da dinselleşmenin girdabına sokuldu. Anayasanın dinselleştirilmesi çalışmaları çok boyutlu bir hal aldı.
ABD’de çıkan CİA patentli bir derginin hakem kurulunda yer alan bir profesöre sipariş edilen bir anayasa hazırlama girişimiyle karşı karşıya kaldık. Ülkemiz halkından fellik fellik kaçırılan yeni anayasa taslağımız Amerika’da panellerde tartışıldı. Bu toprakların yiğit insanları tarafından bileğinin hakkıyla yazılmış anayasamıza inat yeni anayasamız adeta ABD’de yaşayan malüm kişinin denetiminde Türkiye’yi federasyona ve Büyük Ortadoğu projesine endeksli olarak yazılmaya başlandı.
Saidi Nursi’nin öğrencilerinin Cumhuriyet’in halen yaşayan güçleriyle adeta siper savaşı vermesi ve yeşil ordunun yargı ve ordu barikatlarına kadar yakınlaşmasına şahit olduk.
“Elhamdülillah şeriatçıyız!” diyen “kirli bıyık” takımının Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçmek istemesi, meydanlara dökülen örgütsüz ama yüreği pırıl pırıl gencecik kızlarımız, yaşlı ninelerimiz, emekçilerimiz, aydınlarımız, gençlerimiz tarafından ülkenin en büyük meydanları gelincik tarlasına dönüştürülerek protesto edildi. TİHAK başkanı, yönetimi ve kurucuları olarak biz de bu mitinglerde yer aldık.
Bu mitinglerin en önemli yanı bunlardan daha çok kişi toplarız diyen dincilerin bunu nedense bir türlü yapamamasıydı. Çünkü sokakları dolduracak kara çarşaflıların, şalvarlı, geniş enseli gülyağı kokulu sakallıların ekranlara taşan görüntüsünden korktular. Pırıl pırıl Cumhuriyet kızlarımızın, genç erkeklerimizin yaydığı ışık altında buz gibi eriyip kaybolacaklarından korktular. Kara Fatmalar taşın altından elbette zamanı gelince çıkacaklar. Bunu biliyoruz.
Bildiğimiz bir şey de Cumhuriyet düşmanı dinci kesimin Hizbullahçılardan Anap’a kadar uzanan bir siyasal yelpazede Tayip Erdoğan’ın arkasında bir yeşil ordu gibi disiplinle hareket ettiğidir.
Bu savaşta her türlü taktik, teknik, yalan, arkadan hançerleme, oyun, kanlı saldırı vs. gibi araçlar acımasızca kullanılmaktadır. “Harpte hile mübahtır!” şiarı açıkça uygulanmaktadır. Güç, kale kapısını zorlama, terin en son damlasına kadar denenmektedir.
Genel seçimler öncesi yaratılan 367 oy sayısı gerilimi, hükümetin yaz sıcağında erken seçim yapılması kararını getirdi. Bilinçli yükseltilen gerilime yine “acıma/acınma” duygularına hitab eden taktikler karıştırıldı. Ertesi gün Anayasa Mahkemesi’nde görüşüleceği bilinirken genelkurmay sitesindeki e-muhtıra olarak dillendirilen yorum hükümetin ekmeğine yağ sürdü. Seçimler dünyada eşi benzeri görülmemiş bir hızla en son sandığın açılmasından bir saat sonra nerdeyse %90’ı açıklandı. AKP ne hikmetse, bir gün önce ünlü yorumcunun dediği oranda oy almıştı. Ertesi gün çevremizde hiç kimse AKP’ye oy vermediğini söylüyordu oysa. Ne garip benzerliktir ki İran’da mollalar %99’la seçim kazandıklarında da hiç kimse onlara oy verdiğini söylemiyordu! Herkes şaşkındı. Oğul Bush’un seçiminde çöplerde bulunan oy sandıklarını ve mahkeme oyunlarını burada anımsatmak isteriz.
SEÇİMLERDEN SONRA
ABD eski dışişleri bakan yardımcısı Richard Holbrooke 22 Temmuz 2007 seçim sonuçlarının adını koyuyordu: “Ilımlı Müslüman partinin, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten alan ünlü ulusalcı/milliyetçi partileri mağlup ettiğini” söylüyor ve bir “İslam cumhuriyeti” olan ve şeriat yasalarıyla yönetilen Malezya ile Türkiye’yi “iki ılımlı İslam ülkesi” olarak takdim ediyordu.
AKP iktidarı seçimlerden sonrasını iyi yönetemedi. Uluslar arası kapitalist sistemin içine düştüğü mali kriz, ekonomideki durgunluk hipnotize edilmiş Türk halkının aklını başına getirdi. Bir türlü istihdam sorunu çözülemiyor, genç üniversiteli işsizler ordusu oluşuyordu. Üniversite kapısından geri çevrilen milyonlarca yoksul halk çocuğu, paran varsa okursun düşüncesinin karanlık dehlizlerine atılıyordu.
Dünyanın en yüksek faiziyle borçlanmaya ve akıtılan Arap sermayesine rağmen enflasyon bir türlü istenilen düzeye inmiyor, ekonomi hala diken üzerinde seyrediyor.
Bugün hiç kimse ekonomik bir bunalımın çıkmayacağını söyleyemiyor. Çünkü sermaye birikimi oluşturacak ve bunu planlı bir biçimde, israf yapmadan yeni yatırımlara yöneltecek yerde, her hafta bir milyar dolar borç ödeyerek dışarıya tüm birikimimizi aktarmaya mahküm edilmiş durumdayız.
Türkiye, bugün, mali yapısını yürütebilmek için dışarıdan mutlaka fonlanmak durumundadır. Böyle yaşamsal bir durumda olmamıza rağmen, bu birikimi sağlayabilecek kamu kuruluşlarımızı, altın yumurtlayan tavuklarımızı haraç mezat sattık. İçtiğimiz her nefes sigara dumanıyla, içtiğimiz her yudum rakıyla, içtiğimiz her bardak su ile süt ile, her dediğimiz “alo”yla dışarıya para aktarır olduk. Rakısını üretip kendi halkına satamayan, sigarasını paketleyip satamayan, suyunu satamayan, bir telefon görüşmesini sağlayamayan, bu hizmetleri yabancılardan alan bir halk haline geldik.
Sağlıkta yapılmak istenilen değişimler uluslar arası özel sigorta şirketlerinin isteği doğrultusunda sosyal güvenlik sistemini çökertecek biçimde düzenlenmeye çalışıldı.
Cumhurbaşkanı Gül, İslamcı/dinci çevrelerin Atatürk’ü gibi kabul ediliyor, Gül de Atatürk’ü fena halde taklit ederek edebiyatçı ve tarihçileri Çankaya’ya çağırıyor. Ancak küçük bir eksiklik duyuluyordu hep: Eşi sayın Hayrünisa Gül misafirleriyle birlikte aynı masaya oturmuyordu!
Her şey ama, Cumhuriyet’in kazandığı tüm değerler bir karikatür düzeyine indirgendi.
Yıllardır Türk halkının zihnini yorup helak eden AB’ye, her yıl törenlerle yeniden girerken, birden, Suudi Kralı’nın ayağına giden, adeta dizinin dibinde oturan bir Cumhurbaşkanı’na sahip bir Türkiye oluvermiştik. Belki de Niyazi Berkes’in saptaması yeniden güncellenmişti: Aslında Doğuya giden bir gemide Batıya gider gibi yapıyorduk.
BÖLÜCÜLÜK ve IRAK
Ülkemiz son 5 yılda tarihinde yaşamadığı kadar ciddi bir biçimde bölünme tehlikesiyle karşı karşıyadır. CİA eğitiminden geçmiş peşmergelerin denetimindeki PKK’lilerin, Barzani’nin kabzasını tuttuğu silahlarla Türk karakollarını onlarca kez basmış, en kalleş yöntem olan uzaktan kumanda bombalarla onlarca askerimizi ayaksız, bacaksız bırakmışlardır. Sayısız karakolumuz basılmış, onlarca askerimiz ve güvenlik görevlimiz şehit edilmiştir. Bütün bu ortaçağı anımsatan acımasız saldırılar karşısında dünyanın en büyük ordularından birini besleyen Türkiye ne hikmetse kılını kıpırdatamamıştır. En sonu, her ile paylaştırılmış, kırmızı bayrağa sarılı tabutların çevresinde biriken kalabalıkların baskısı, hükümeti sınır ötesi harekat kararı almaya zorlamıştır.
Aylar sonra yapılan göz kamaştırıcı askeri operasyon daha bitirildiği gün karşı bir operasyonla etkisiz hale getirilmiş, Genelkurmay Başkanı’nın
Şu anda Irak sınırında 100 binin üzerinde savaşa hazır asker tutulması az iş değildir. Bu durum gösteriyor ki en büyük tehlike güneyimizdedir. Irak’ın işgali değerli gazeteci Hikmet Bila’nın da dikkat çektiği gibi, sanki Türkiye’nin işgaline hazırlanış gibidir. Newruz kutlamaları bahanesiyle günler süren gösteriler, ciddi bir ayaklanma provasıdır. Barzani’nin palanlarının işlediği ve 1998’deki günlerden daha beterine döndüğümüzün resmi gibidir.
Görüldüğü gibi Türkiye’nin Batı tarzı modern, çağdaş, demokratik bir ülke olabilmesi için olmazsa olmaz olan uluslaşma süreci, en zayıf iki halkası olan etnik ve dinsel sorunlarının uyandırılması, buna koşut olarak Cumhuriyet değerlerinin ve kamu ekonomisinin yok edilmesi, Türk ulusunu savunmasız ve yapayalnız bırakan bu durum, AKP hükümeti döneminde görülmemiş biçimde gemi azıya almıştır.
İNSAN HAKLARINDA YENİ SORUNLAR YENİ HEDEFLER
TİHAK’ı kurarken ve yaşatırken öngördüğümüz olaylar yaşanmaya başlamıştır. İnsan hakları ihlalleri darbe dönemlerini, sıkıyönetim dönemlerini, DGM’leri aratacak düzeydedir. Bu kez sahnede üniformalı generaller değil, hükümetin oluşturduğu “besleme basın” diye adlandırabileceğimiz silahı kalem olan gazeteler, basın yayın organları vardır. Yalan ve iftira saldırılarını mahkemeler bile durduramamakta, bu saldırganlar önlerinde hiçbir güç tanımamaktadırlar.
Şunu anımsamakta yarar var ki insan hakları kavramı uluslaşma süreciyle at başı gider. İnsan hakları kavramının ilk kez İngiltere, Fransa, Amerika gibi ülkelerde yeşermesi boşuna değildir. Uluslaşma sürecinin dünyaya yayılmasıyla da tüm insanlığın bir değeri haline gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’de kuruluşunda bu yolu izlemiş, kadın hakları, çalışma hakları gibi önemli kazanımları halkına vermiştir.
Oysa bugün kendileri için olmazsa olmaz olan insanlık kazanımı değerlerin Ortadoğu ulusal devletleri için gerekli olmadığını, burada başarılı olamayacağını söyleyen Batı’nın, bölgemiz devletlerini dinsel ve dilsel topluluklara ayrıştırarak, ulus devlet yarine Osmanlı millet modelinin uygulanmasını istediğini CIA analistlerinin raporları ve uygulamalarından somut olarak görüyoruz.
ABD’de 1988 yılında yayınlanan İnsan Hakları Raporu’nda, Kürdistan’ın işgal altında olduğu yazılıyor ve Türk hükümetinden, isyan halindeki Kürtlere savaş hukukuyla ilgili 1949 Cenevre sözleşmesini uygulaması isteniyordu.
Burada, yukarıda değindiğimiz ulus devleti parçalama planına evrensel değerler olması lazım gelen insan hakları kavramının bulaştırılması ve insan haklarının da bu güçlerin elinde bir silah haline gelmesinin somut örneğini görüyoruz. Cenevre sözleşmesi savaşan iki tarafı, yani iki devletli ilgilendirir. Burada PKK’nin savaşan taraf olarak kabul edilmesinin istendiği açıktır.
Bu konuyla ilgili Vakıf Başkanımız Muzaffer Erdost’un hazırladığı ve tüm ilgili çevrelerde etkili olan İnsan Haklarında Yeni Sorunlar, Yeni Hedefler başlıklı ekte de sunduğumuz yazı önemlidir. Ayrıca genel sekreterimiz Ahmet Yıldız’ın İki İnsan Hakkı ya da Atina Demokrasisi başlıklı yazısı bu iki yönlülüğe dikkat çekmiştir.
TİHAK’ın toplumumuz için, ülkemizin bulunduğu gizli bir üçüncü dünya savaşı ortasında, böyle bir tarihsel kavşakta, tam bağımsız, demokratik, laik bir ülke olarak kalabilmesi için ne kadar önemli bir kuruluş olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.
Bu anlayış çerçevesinde günlük ve tarihsel olaylara gösterdiğimiz duyarlılığı geniş kitlelere ilan veya basında haber olarak canlı tuttuk. Bütün olayları TİHAK’ın dikkatle izlediğini gösterdik. 10 Aralık günü düzenlediğimiz panel çok etkili oldu.
İnternet sitemiz ve “Yazın ve insan hakkı” gibi başlıklarda yapmayı planladığımız toplantıları gerçekleştiremedik.
