İki İnsan Hakkı ya da Atina Demokrasisi

Ağustos 7, 2008

İnsanın insanlaşması kolay olmadı. Toplumsal tarihin her evresi değişiktir. Ama temel gerçek değişmedi: İnsan, aklın ve bilimin, kör inanca egemen olması ölçüsünde özgürleşebildi. İnsanın özgürleşme tarihi, kör inanca, dolaysıyla onu bir araç olarak kullanan egemenlere karşı mücadeleyle koşut bir tarihtir. İnsan özgürleşiyordu, evet, ama çarmıhı sırtındaydı, filistin askısı, gövdesine elektrik verenler de ona eşlik ediyordu. Sonuçta akıl ve bilim bu kanlı yolda kendi yolunu buldu. Bilimsel devrimler, sanayi devrimi insanın bilincinde de devrim yarattı. Bilincin oluşmasında bilimin katkısı, materyalist felsefenin gelişmesi, ulaşım ve iletişim devrimi, insanların maddi ve manevi birliğine ortam hazırladı. Bu birliği sağlamış ülkelerde feodal yapılar parçalandı, birbirleriyle çatışan geleneksel birimlerin yerini vatandaşlarının birbirleriyle ekonomik ve siyasi olarak birleştiği ulusal yapılar aldı.
“İnsan hakları” kavramı da işte bu “ulus” dediğimiz birlikten doğdu. Üyelerinin ekonomik, dinsel, etnik bağımlılıktan, özgür bireye dönüştüğü ulusal birliğin ilk iletisi “kardeşlik”, “eşitlik”, “özgürlük”tü. Daha sonra herkesin ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal görüş, köken açısından hiç bir ayrım gözetmeksizin eşit olduğu vargısına ulaşıldı.
Biz Türkiye olarak, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin öneminin, 10 Aralık 1948′de imzaladıktan nice yıl sonra ayırdına vardık. 12 Eylül öncesi sokakta dökülen kan ne faşizmi önlemek için, ne bu kış gelecek komünizmi engellemek içindi. Türkiye’yi emperyalist sistemin tam denetimine sokacak ve bu günlere getirecek darbeyi hazırlamak içindi. 12 Eylül işte bu kanın üzerine oturdu; kan dökülmesini önlüyorum diyerek kendisi darağaçları kurdu, işkencehanelerde kan döktü.
Tarihin en azgın sömürgenlerine meydan okuyarak kurulmuş olan ulusal birliğimiz; bilim ve aklın tam egemenliğini kurmadan, bir başka deyişle, geleneksel yapıları parçalayıp tasfiye etmeden, ulus üyelerimizin güvenli ve ekonomik refah içinde yaşamalarını sağlayacak gerekli sermaye birikimini oluşturamadan, hep iç gericilik ve dış tehlikeyle birlikte yaşamaya yazgılı kalacaktı.
İşte 12 Eylül’le birlikte, Türkiye’de olan biten her şey, sermayeye kumanda eden uluslararası güçlerin denetimine verilmiştir. “İnsan hakları”, kavram olarak bu dönemde gündemimize oturmaya başladı. Bu dönemde insan hakları savunurları, işkencede, cezaevinde, darağacında yaşamını yitirmiş olanların yakınlarından ve onları savunan yazar gazeteci bilim adamlarından oluşuyordu. İlk insan hakları kurumları böyle oluştu. İnsan hakları kurumları her adımda yeni bir durumla karşı karşıya kalıyorlardı. Bu çetin yol hızlı bilinçlenmeyi getirdi. Kurumlar, kendi içinde, suyun yatağını bulması (tercih etmesi!) gibi bölündüler, bazen olup biteni daha sağlıklı değerlendirmek için durup soluklandılar. İnsan haklarının baş düşmanı küresel sermayenin başında oturanların, bu kavramı niçin dillerinden düşürmediklerini düşündüler. “İnsan hakları” kavramının, “daha fazla demokrasi”, “sivilleşme” gibi yaldızlı sözcüklerle, uluslaşma yolundaki zayıf ülkelerin sırtında bir kamçı gibi kullanıldığı görüldü.
Sovyetler Birliği’ni, Yugoslavya’yı parçalayan, etnik, dinsel, mezhepsel ayrışmaya temel oluşturan 1974 tarihli Helsinki Sonuç Belgesi’nin Türkiye’de de uygulamaya konduğunu anlamak fazla zaman almadı. Bir yandan Cumhuriyetin tüm ekonomik birikimleri haraç mezat satılırken, ülke haftada 1 milyar dolar borç faizi ödeme kıskacına alınırken, diğer yandan modern burjuva toplumundaki gibi sınıflara göre kurulmuş siyasal partilerin yerini, dinsel, mezhepsel, etnik siyasal hareketler aldı. Bu durum, sendikalarda, demokratik emekçi örgütlerinde etnik ve dinsel bölünmenin başlamasına neden oldu.
60′lı ve 70′li yıllarda yaşadığımız burjuva, küçük-burjuva, köylülük, işçi sınıfı gibi ekonomik sınıflaşma temeli üzerinde yürüyen “ilerici” demokratikleşme, yerini, mezhepsel, dinsel, etnik bölünmeye dayalı “gerici” demokratikleşmeye bıraktı. Biçimsel olarak parlamenter, ama öz olarak gericilik üreten, bir başka deyişle, içinde kölelerin de olduğu “Atina Demokrasisi” gibi bir sisteme geçildi.
Böylece, “insan hakları” kavramı da çatallaşmaya başladı. Doğal İnsan Hakları, Yurttaşlık Hakları, Toplumsal ve Ekonomik Haklar gibi kavramlar geri plana çekildi. Dinler “diyalog”larla parlatıldı, adını bile unuttuğumuz mezhepler, etnik yapılar gözümüze sokulmaya başlandı. Yukarıda saydığımız temel hakları sağlayabilecek tek çağdaş yapı olan “ulus” birliği yerine, “federasyon”, “azınlık”, “alt kimlik” dillendirildi.
Sonuçta, farklı ve birbirine karşıt iki “insan hakları” anlayışı doğdu.
Birisi, uluslararası sermayeye kumanda eden küresel faşizmin belirlediği, Avrasya’nın ve Ortadoğu’nun yeniden biçimlendirilmesinde atlama tahtası rolü biçilmiş Türkiye’ye “dayatılan insan hakları.”
Öteki, bağımsızlık temelinde kurulmuş laik ve demokratik Cumhuriyetin devrimci demokratikleşme (emperyalist saldırı karşısında ulus olarak var olma, demokratikleşme, özgürleşme, devrimcileşme) perspektifine oturtulmuş bulunan insan hakları.
TİHAK, insan haklarını, ulus olma ve ulusun varlığını koruma temeline indirgiyor. Küresel sermayenin penceresinden bakan anlayışlara karşı insan haklarını, emperyalizme karşı olmayı önceleyen bağımsızlık temelinde savunuyor. Ülkemizdeki insan hakları ihlallerini küresel faşizmden ayrı düşünmüyor. İnsan hakları bilincini, ulus ölçeğinde yığınsal güce dönüştürüp, diğer ulusların özgürlük mücadelesiyle bütünleştirmek istiyor.

Ahmet Yıldız
Yazar, TİHAK/ Türkiye İnsan Hakları Kurumu Genel Sekreteri