Küresel İşgal ve İnsanlık Suçları

Ağustos 7, 2008

 

11 Eylül İkiz Kuleler saldırısının ertesinde Bush, Kongrede “Bize niçin saldırıyorlar?” sorusunu yine kendisi “özgürlük düş­manlarının” “uygarlığı” tehdit ettiğini söylüyor, “çünkü biz ilerlemeye, ço­ğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz” diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada “uygarlığı savunmak için, savaşmak gerektiğini” vurguluyor, “yürüttüğümüz poli­tikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşu­muzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız” diyordu.

 “Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.” sloganı ile işe başlayan Bush, yeryüzünde tanrısal adaleti gerçekleştirmek üzere görevlendirildiğine inanıyordu.

Şubat 2002 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında Bush, şunları söylemiş­ti: “Silahlı güçlerimiz ABD’nin düş­manlarının artık açıkca anlamış ol­dukları şu mesajı vermiştir: 7000 mil uzakta da olsanız, okyanus­lar öte­sinde, kıtalar ötesinde de olsa­nız, dağların tepelerinde, mağaralarda bile olsanız, bu ulusun adaletinden kaça­mayacaksınız”.

Pentagon bu adalet anlayışıyla Af­ganistan’ı bombalama harekatına islam inancındaki “Tanrının sonsuz adaleti” kavramına nazire yaparak “Sonsuz Adalet Harekatı” adını ver­mişti.

Pentagon müslüman Irak hal­kına “hıristiyan” adaletini dağıtırken, eş zamanlı olarak Filistin halkına soykı­rım uygulayan Şaron da “yahudi” adaletini dağıtıyordu.

 Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.

Bush elindeki “akıllı bombalarla” “ada­let” dağıtmaya kararlıydı.

Bush “adaletini”, dev B-52 uçakla­rıyla, ya da binlerce kilometre menzilli füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gö­zetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.

Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üs­süne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. İşkence­den geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarıl­madılar.

Guantanamo kampında uygu­lamalı eğitimini tamamlayan işkence­ciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon ar­şivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki iş­kence uzmanlarınca hazırlanmış yön­tem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.

Birinci Körfez Savaşı’nda tes­lim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl topra­ğına gömmüşlerdi. Irak’a saldırısını haklı göster­mek için Bush, Eylül 2002’de BM’de Irak’ın “çok tehlikeli kitle imha si­lah­larına sahip olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu” yalanını söylüyordu. Bu­nunla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırı­sının lideri olduğu söylenen Muham­met Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına kar­şın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.

Aslında Bush ve ekibi, bu sa­vaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuo­yunu aldatmak için, emekli su­baylar, emekli elçiler, dış politika uz­manların­dan oluşan büyük bir propa­ganda or­dusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgi­lendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tari­hin kay­dettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muha­liflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların ke­miklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfke­lendiği insanları aslanla­rın önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, ken­dini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak “kurtarıcılarını” bekliyordu.

Bush savaşa başlama emrini verir­ken, Irak halkına olduğu ka­dar, Irak’ın “büyük uyğarlığına” da saygılı ola­caklarını vadetmişti. Oysa daha sava­şın ilk gününde, tarihin en eski kentle­rinden biri olan Bağdat acıma­sızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizas­yon sistemleri yokedildi.

Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tankla­rına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikapla­rına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD asker­leri Bağ­dat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanı­yordu.

Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tüttü­rür­ken, hamile annesini, babasını, er­kek kardeşini, 3, 6, 10 yaşlarında üç kız kardeşini ve amcasını kaybeden 12 yaşındaki Ali İsmail Abbas, kopmuş iki kolu ve yanık gövdesiyle dehşet içerisinde  TV kameralarına bakı­yordu. Ali İsmail’in halası ise, öldürü­len yakınlarının cesetlerine kapanarak, “Herkes birine ağlıyor, ya ben hangi­sine ağlayayım!” diye ağıt yakacaktı.

Hastaneler ölü ve yaralılarla dolmuştu. Doktorlar çaresizlik içeri­sindeydi. Dr. Hüseyin, çaresizliğini, öfkesini, “Bunları yapan Amerikan askerlerini görmek istiyorum. Bunlar­dan birini kendi ellerimle öldür­mek istiyorum.” diye ifade ediyordu.

Ülke, yağmacıların, hırsızların, iş­birlikçilerin ellerine bırakılmıştı. İşgal­ciler halkı yağmaya teşvik edi­yordu. Her şey talan ediliyordu. Ulusal müze, ulusal kütüphane, tiyatro, mer­kez ban­kası, bakanlıklar, resmi daire­ler, hasta­neler yağmalandı. Yağmacıla­rın yakı­nına bile yaklaşamadıkları bir tek yer vardı; Irak Petrol Bakanlığı. Bağdat’ın merkezindeki Al-Kundi hastanesinin elektrik ampulleri, kablo­ları, tıbbi ci­hazları, ya­takları, karyola­ları bile yağ­malandı. Bağdat müzesin­den 7 bin yıllık eserler dahil, 50 bin tarihi eser çalındı. Sümerler’den kalan beş bin beş yüz yıllık altın heykel, Uruk’tan kalma kadın başı heykeli, pek çok al­tın, bilezik, küpe koleksi­yonları yağ­malandı.

Bağdat işgalinin üçüncü günü, Musul müzesi yokedildi. Kral Saknotrok II’nin 2000 yıllık hey­keli de dahil, pek çok eser birkaç da­kika içeri­sinde yokoldu. Iraklı arkeo­log Raid Abdul Ridar Muhammed bu talanı şöyle yorumlayacaktı: “Bir ül­kenin kimliği, değeri ve uygarlığı tari­hinde saklıdır. Eğer bir ülkenin uygar­lığı yağmalanıyorsa tarihi biter. Bizde olan budur.”

Bu barbarlığın amacı Irak’ın ta­rihini bitirmekti. Olanları İngiliz Savunma Ba­kanı “halkın rejimden mallarını kur­tarması” olarak yorumluyor, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, “Iraklılar zenginliği yeni­den paylaşıyor” diyordu. Iraklı Rassan Hasan ise, Guardian muhabi­rine “Saddam bizi uçaklarla vurmadı. Ço­cuklarımızı bombalarla katletmedi. Okullarımızın kapılarını ka­pamadı.” diyecekti.

İlk saldırıya uğrayan yerlerden biri de, BM’lerin Bağdat merkezi olmuş, öldürülen yetkililerden sonra, BM Iraktan çekilmek zorunda kalmıştı. Böylece bu “soykırımın” tanıkları da kapı dışarı edilmişti.

Bütün bu olup bitenler, dünya­nın gözünden saklanmaya çalışıldı. Ha­berler işgal komutanlığının sansü­rün­den geçiyordu. Penta­gon’un tescilli gazetecilerinin dışında kalan gazeteciler ise her an işgalcilerin ateşiyle öldürülmek paha­sına, yürek dağlayan görünümleri güç­lükle mer­kezlerine iletebiliyorlardı.

 El Cezire televizyonunu sustur­mak için Katar hükümetine büyük baskılar yapıldı. Baskılar sonuç ver­meyince, yoğun bir karalama kampan­yası başla­tıldı. Bu da sökmeyince, Ka­bil’deki büroları havaya uçuruldu. Bağdat’taki otel odaları dünyanın gözleri önünde bombalandı. Bir mu­habirle bir fotoğ­rafçı öldürüldü. Bun­ların en büyük günahları, esir düşen iki ABD askerinin görüntüle­rini yayınla­maktı. Bu esirle­rin korkulu görünüm­lerini yayınlamak “insan haklarının ihlali” idi.

Bir evde kıstırılan Saddam’ın oğulları ile 15 yaşındaki torunu, sağ olarak ele geçirilmeleri olanaklı iken, param parça edilmiş, Uday ve Kusay’ın cesetleri biraya getirilip di­kildikten sonra, günlerce ABD gücünün ifadesi olarak dünya medyasında gösteril­mişti. İnsan onurunu aşağılayan dav­ranışlarla Saddam’ın sakalında, sa­çında tiksintiyle bit arayan askerlerin görüntüleri, zafer sevinçleriyle TV ekranlarında defalarca gösterile­cekti.

Saddam ve arkadaşlarının traji komik yargılanmalarını dünya ibretle izlemişti. Duruşmalar sansürlenerek, 15 dakika sonra televizyonlara verilmesine karşın, mahkeme önüne çıkarılmadan konuşturulan tanıklar, öldürülen avukatlar, ve  hiçbir dini, insani, hukuki ölçüye sığmayan Kurban Bayramının ilk sabahında yapılan infazlar, insanlığın utançla anımsayacağı görüntülerdi. 

Irak’ta olanlar, insanın kanını donduracak kadar çarpıcı sah­nelerle doluydu. Medyada çok az bir bölümü gösterilen o tiksinç resim ve kasetlerin binlercesi saldırı yöntemleri­nin somut belgeleri olarak Pentagon mahzenle­rinde arşivleniyordu. Bu ar­şivlerde ırzına geçilen kadınların, bir­birleriyle zorla ilişkiye sokulan çocuk­ların gö­rüntüleri, domuz eti yedirilen, islama küfür etmeye zorlanan resimler, ka­setler vardı. Bu kin ve nefretle Afga­nistan’da, Irak’ta sivil halk üze­rine herbiri 700-800 bombadan oluşan “misket bombalar” atılıyor, kadın ço­cuk demeden binlerce masumun kav­rulmuş, parçalanmış cesetleri arasında 12 yaşındaki Iraklı çocuğun, kopan kolunu bulmaları için yalvarışına Batılı haberciler tanık oluyordu.

Bu barbarlıkları dünya ka­muoyunun gözlerinden giz­lemeyi yine de ba­şaramadılar. Abu Gureyp ha­pishane­sinde yapılanlar, orada görevli as­kerler tarafından basına sızdırıldı. Bush yö­netiminin “utanç verici”, “tik­sindirici” dediği bu sahneler, hiç de yeni değildi. Bu uygulamalar, ABD’de 11 Eylül sonrası tutuklananlara, Guantanomo üssüne kapatılanlara, Afganistan ha­pishanelerindekilere de uygulanıyordu. Onları öfkelendiren, olanlar değil, olanların dışarıya sızdı­rılmasıydı. Çünkü uygulamalar Penta­gonun bilgisi ve belirlenmiş olan yön­temler doğrul­tusunda yapı­lıyordu. O nedenle altında imzası olduğu halde, 1949 Cenevre sözleşmesi açıkça çiğ­neniyordu. Rumsfeld, Cenevre söz­leşmesinin es­kidiğini, geçerliliğinin kalmadığını söylüyordu. Bush “terö­rizme karşı savaşın yeni bir tür savaş” olduğunu öne sürüyordu. Bush’un hukuk danış­manı “yeni savaşın niteliği gereği” ya­kalanan teröristler ve onla­rın destek­çilerinden acil bilgi almak için Cenevre sözleşmesinin katı kural­larının eskimiş olduğu görüşünü Bush’a bildirmişti.

Bu nedenle ABD, Amerikalıların uluslararası mahkemelerde yargılan­masını kabul etmemişti. Bu ne­denle, ABD askerlerinin “savaş suçlusu” sayılmayacağını dayatmışlardı. Ulusla­rarası hukuk, insan hakları, ABD için geçerli değildi: “Biz” ve “ötekiler” vardı. “Bizler”, yani Ameri­kalılar için hukuk ayrıdır, “öteki­ler”, yani Ameri­kalı olmayanlar için ayrı hukuk geçer­lidir. “Ötekiler” için, Baş­kan’ın, baştaki komutanın emirleriyle seçilen subay­lardan oluşan bir Askeri Komisyon, hiçbir uluslararası hukuk kuralı tanı­madan, suçlunun “çabucak” yargılana­rak cezalandırılmasını öngö­rülmüştür. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, Avrupa Sözleşmesinin, 1949 Cenevre Sözleşmesinin öngör­düğü adil yargı­lama kurallarının hiçbiri geçerli değil­dir.

Bush ve ekibi için işgalcilere karşı direnen, yurtlarını savunan Irak­lılar, birer “lağım sıçanıdırlar”. Bu “sı­çanlar deliklerinden çıkarılacak”, yokedileceklerdir.

İnsanlığın bu dehşet verici vah­şeti karşısında bütün değerleri ayaklar al­tında çiğnenmiş bir halk ne yapa­bilirdi! Yapabileceği, yokedilmek iste­nen ru­hunu kurtarabilmek için bede­nini ateşe sarıp yok etmek. Bu­nun adı “te­rör”dü.

Bü­yük Or­tado­ğu Pro­je­si­nin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si ile bir­lik­te, in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri, ner­dey­se İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı bo­yut­la­rı­na ulaş­mış bu­lun­mak­ta­dır.  Af­ga­nis­tan’a ço­cuk, ka­dın, genç, ih­ti­yar de­me­den ki­şi ba­şı­na 40 kg bom­ba yağ­dı­rıl­mış­tı.

 ABD ordusunun yanında görev yapan güvenlik şirketlernin paralı askerlerinin  işlediği cinayetler, kukla Irak yönetimini bile isyan ettirecek boyutlara ulaşmıştı. En son 18 sivil Iraklıyı keyfi olarak kurşuna dizen Blackwater adlı şirketin paralı katilerini yargılayacak bir kuruluşun olmayışı sıradan Amerikan yurttaşlarını bile şaşırtmıştı.

 Irak’ta ABD iş­gal as­ker­le­ri­nin ya­pa­gel­dik­le­ri­ne BM, Av­ru­pa ve bü­tün dün­ya, ib­ret ve dehşet verici bir umursa­maz­lıkla se­yir­ci ka­lı­yor. Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicilerinden büyük alkış aldığı konuşmada şöyle demişti:

 “Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar. Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”

 13 yaşındaki kız çocuğunu ırzına geçtikten sonra öldüren, bununla da kalmayıp, olaya tanık olan anne ve babayı da öldüren askerin kendi itirafı olmazsa, binlerce benzeri gibi, olmamış sayılacaktı.

 Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şın­da Irak hal­kı­nın yüz­de 5’i öl­dü­rül­müş­tü.  Bu sa­yı ABD nü­fu­su ile kı­yas­lan­dı­ğın­da, 15 mil­yon in­sa­na denk gel­mek­te­dir. Bugün, dünyanın gözü önünde, Irak bir kan gölüne dönüştürülmüştür. Bu gölde her gün 500 can boğulmaktadır. Açlık ve ilaçsızlıktan ölenlerin dışında, birinci ve ikinci Körfez savaşlarında ölenlerin sayısı 2 milyonu bulmuştur. Bu Irak nüfusunun yüzde onu demektir.  Üç milyon Iraklı, Suriye ve Ürdün’e sığınmıştır. Açlık ve yoksulluk içerisindeki bu insanlar, her türden suçun ve fuhuşun bataklığına itilmiştir.

Bu soykırımı, insanlık dehşet verici bir umursamazlıkla seyrediyor.

Aynı umursamazlıkla, Bush’un baş müt­te­fi­ki İsrail’in Fi­lis­tin’de uy­gu­la­mak­ta ol­du­ğu soy­kı­rım kar­şı­sın­da “in­san hak­la­rı sa­vu­nu­cu­la­rı”, “de­mok­ra­tik”, “öz­gür­lük­çü” Ba­tı, sus­kun!

Dünya Irak halkının acılarını sessizce seyrederken, Hıris­ti­yan “Ba­tı” ile Ya­hu­di İs­ra­il, İs­la­mi­ye­t’i ye­ni­den ya­pı­lan­dır­ma­nın gay­re­ti için­de­ler. Neden?

 İşgal öncesi varili 20 dolar olan petrol bugün 100 dolar  düzeyine ulaştı. Exacon’un geçtiğimiz yıldaki net karı 36 milyar dolar olmuştu.

BOP’un ide­olog­la­rı İs­la­mın “ba­tı­lı­laş­ma­ya” kar­şı, an­ti-la­ik bir an­la­yış içe­ri­sin­de ol­du­ğu­nu, bu ne­den­le de Ba­tı­nın la­ik-de­mok­ra­tik sis­te­mi­ne kar­şı ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır­lar. On­la­ra gö­re de­mok­ra­si, İs­lâm dün­ya­sı­nın pek de ya­ban­cı ol­ma­dığı bir kav­ram­dır, asıl kar­şıt­lık la­isizm­den kay­nak­lan­mak­ta­dır. De­mok­ra­si­yi is­lam­la bağ­daş­tı­ra­rak ka­bul et­mek müm­kün­dür. 

11 Eylül saldırısını gerçekleştirenler arasında  tek bir Afganlı yoktu. Oysa Başkan Bush hedef olarak Afgan dağlarını gösteriyordu. Koca ABD, tek bir kişiye, bin Ladin’e savaş açıyordu.

ABD’niın Afganistan’daki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslamcılara ilgisi 1950’li yıllara kadar uzanır. İslamcıların ilk hedefleri üniversite oldu.  CIA’nın kurduğu Asya Vakfı Kabil Üniversitesinde ve İslamcı gruplar arasında çalışmalar yapmıştı. Ama ABD’nin siyasal İslama fiili desteği 1973’te başladı. Afgan cihadının önderlerinden olan Abdul Resul Sayyaf, Burhanettin Rabbani ve Gülbettin Hikmetyar Müslüman Kardeşler ve Suudi Arabistan’la yakın ilişki içerisinde 1972’de Müslüman Gençlik örgütünü kurmuşlardı. Hikmetyar örgütün askeri kanadının yöneticisi idi. Hikmetyar örtünmesini beğenmediği kadınların yüzlerine kezzap atma hareketini başlatmıştı. Daha sonra Hizb-i İslami’nin (İslam Partisi) lideri olacak olan Hikmetyar, yakaladığı kareşıtlarının, diri diri derilerini yüzmekle ün kazanacaktı. Örgüt 1972 yılında ABD Elçiliğine çalışmaları konusunda bir rapor (raporda dört solcu liderini öldürdükleri de yer almıştı) hazırlayarak, bir matbaa kurmak için destek istedi.

Muhammet Davut 1973 yılında kuzeni Kral Zakir Şah’ı bir darbe ile devirip cumhuriyet ilan edince, CIA, Pakistan yönetimi ve İran şahı işbirliği içerisinde Afgan İslamcılarını desteklediler. Özellikle bir darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Ziya-ul Hak, İslamın dünya egemenliği hayalini gerçekleştirmek için, yakınlarının bile “gerçek bir canavar” olarak nitelendirdikleri Hizb-ul İslam’ın lideri Gulbettin Hikmetyar’ı,  CIA ve Rabıta’yı da arkasına alarak destekledi.

Taliban iktidarı, Afagan tarihinin en acımasız, en kanlı iktidarı olmuştu. 1996 yılında Kabil’e girdiklerinde büyük bir katliam yapmışlardı. Devlet görevlilerini boğazlamıçlar, BM’e sığınan Devlet Başkanı Necubullah’ı alarak soyup boynuna geçirdikleri iple Kabil sokaklarında dolaştırmışlar, sonrada hayalarını kesip ağzına sokarak elektrik direğine asmışlardı. Erkeklerin sakal traşı olmaları yasaklanmış, sakallarının avuç içinden taşması zorunlu kılınmıştı. Televizyon, müzik, canlıların fotografını çekmek, resim yapmak, uçurtma uçurtmak (uçurtma ananız, çocuğunuza benzer, onları uçuramazsınız), satranç oynamak, gravat takmak kesinlikle yasaklanmışrı. Kız çocukların okula gitmeleri, burkalı da olsa, kadının tek başına sokağa çıkması, mühendis, doktor, avukat, öğretmen kadınların çalışmaları yasaklanmıştı. Oysa, ABD’nin açık desteği ile ikti­dara taşınan Taliban, Afganistan’ı ka­dınlar için bir hapishane haline dö­nüştürme­den önce, kadınlara, oy kul­lanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile ve­rilmişti. Okul­larda kız erkek aynı sınıflarda eğitim görüyorlardı. Öğretmenlerin yüzde 70’i, devlet memurlarının yüzde 50’si, sağ­lık çalışanlarının yüzde 40’ı kadınlar­dan oluşuyordu. Okullarda 106.256 kız, 148.223 erkek öğrenci vardı. 7.793 kadın bu okullarda öğretmendi.

Bugün her beş çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyor.

 ABD 2001 Eki­minde Afganistan’a ilk bombayı atma­dan önce, First Lady Laura Bush, haf­talık radyo konuşmasında, Afgan ka­dınının Taliban yönetimi altında nasıl aşağı­landığını anlatırken, “ka­dınların acıma­sızca ezilmesinin, teröristlerin temel politikaları” olduğunu vurgulu­yordu. Ardından Dışişleri Bakanlığının ya­yınladığı raporda, Taliban’ın binlerce yıllık tarihsel zen­ginlikleri, barbarca nasıl yokettikleri anlatıldıktan sonra, Afgan kadınlarına yapılanlar sıralanıyordu. Başkan Bush ise, “tarihin en terörist yönetimi Talibanın Afgan kadınlarına nasıl savaş açtıklarını” açıklıyor, “kahraman Af­gan savaşçı­ları sayesinde”, Afgan kadı­nının kurtarılacağı müjdeleniyordu. Oysa Afgan kadını, o “kahraman Af­gan savaşçıların” başlarına yağdırılan bombalar altında yağma ve tecavüz eylemleriyle, Talibana rahmet okutan olaylar yaşayacaktı. Halk bu yaşadık­larını Batılı gazetecilere “Taliban za­manında kapılarımızı kilitlemiyor­duk.” Talibanlar “hiç olmazsa iyi müslümanlardı” diye açıklayacaklardı.

Savaş döneminde  Afganlı kadınlar erkek doktor­lara gidemedikleri için ölüyor, mücahitler öteki dünyaya kolları bacakları kesik gitmemek için ameliyat olmuyor­lardı.

2001 Eki­min­de Af­ga­nis­tan bom­ba­la­nıp, Ta­li­ban da­ğı­tıl­dık­tan son­ra Uno­cal’ın da­nış­ma­nı, Brzezinski’’in yakın çalışma arkadaşı, Afgan kökenli, Zal­may Ha­lil Za­di, ABD’nin özel tem­sil­ci­si ola­rak Af­ga­nis­tan’a atan­dı. Şir­ke­tin me­mur­la­rın­dan Ha­mit Kar­zai ku­ru­lan hü­kü­me­tin ba­şı­na ge­çi­ril­di. 27 Ara­lık 2001 de Türk­me­nis­tan, Af­ga­nis­tan ve Pa­kis­tan ara­sın­da 5 mil­yar do­la­ra ma­lo­la­cak bo­ru hat­tı an­laş­ma­sı ya­pıl­dı.

Taliban sonrası Afganistan’da değişen bir şey olmamış, ülke savaş ağaları arasında yeniden paylaşılmıştır. Kabil hükümetinin varlığı başkentin varoşlarıyla sınırlıdır. Kabile  reisleriyle oluşturulan  meclis (Loya Jirga) şeriata dayalı bir yönetim dışında, “demokratik” hiçbir değişikliğe hazır değil.

 Dün­ya Pet­rol Kay­nak­la­rı­nın Yüz­de 11’ine Sa­hip Irak  İkinci He­def Se­çil­miş­ti

 Irak or­du­su Arap dün­ya­sın­da po­li­ti­ka­ya ka­rı­şan ilk or­du ol­muş­tu. Or­du­nun ilk ko­mu­tan­la­rı Os­man­lı or­du­sun­da ye­tiş­miş su­bay­lar­dı. İn­gi­liz­ler ta­ra­fın­dan eği­til­miş olmala­rına kar­şın, İn­gi­liz düş­man­lı­ğı ve ulu­sal­cı­lık duy­gu­su or­du ka­de­me­le­rin­de hiç si­lin­me­miş­tir.

 1979 yı­lın­da Saddam iktidarı tek başına ele geçiriyordu.  Hu­mey­ni re­ji­mi­nin “şey­tan Ame­ri­ka­lı­la­ra” kar­şı tav­rı be­lir­gin­le­şin­ce, Irak nü­fu­su­nun yüz­de 65’ini oluş­tu­ran Şi­ile­rin ha­re­ket­li­li­ği Sad­dam’ı ol­du­ğu ka­dar ABD’yi de en­di­şe­len­dir­miş­ti. ABD Sad­dam yö­ne­ti­mi­nin  sır­tı­nı sı­vaz­lı­yor­du. Yal­nız­ca ABD de­ğil, Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez şeyh­lik­le­ri de Şii teh­li­ke­si­ne kar­şı Sad­dam’ın ar­ka­sın­da bir­leş­miş­ler­di.  Saddam’ın Şii temizlik hareketine karşı 1980’de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzeznski “Irakla aramızda temel sayılacak hiçbir çıkar çatışması yok” diyordu.  Irak, İran’a saldırı hazırlığındaydı.  Se­kiz yıl sü­ren İran-Irak sa­va­şın­da kulla­nılan kim­ya­sal si­lah­lar da­hil, bü­tün si­lah­lar ABD ve Ba­tı kay­nak­lı idi. Ba­tı­dan bu si­lah­la­rın kul­la­nıl­ma­sı­na kar­şı tek bir ses yük­sel­me­miş­ti.  ADB, Saddam’ın 1988’de Halepçe’de yaptıklarını ancak on dört yıl sonra anımsaya­bilecekti.

 2 mil­yon Irak­lı ve İran­lı­nın ca­nı­na ma­lo­lan sa­vaş­ta ABD, Bas­ra Kör­fe­zi­ne gön­der­di­ği uçak ge­mi­le­ri ile İran’ı de­niz­den ab­lu­ka­ya ala­rak Sad­dam’a doğ­ru­dan des­tek sağ­la­mış­tı.

Ocak 1991’de ABD’nin ön­der­li­ğin­de Av­ru­pa ve Arap­la­rın oluş­tur­du­ğu 700 bin ki­şi­lik as­ke­ri bir güç Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez ül­ke­le­ri­ne ko­nuş­lan­dı­rıl­dı. 16 Ocak­ta Çöl Fır­tı­na­sı Ha­re­kâ­tı Bağ­dat’ın bom­ba­lan­ma­sıy­la baş­la­dı. 91 bin ha­va sal­dı­rı­sın­dan son­ra 23 Şu­bat­ta ka­ra or­du­la­rı ha­re­ke­te geç­ti. Beş gün içe­ri­sin­de Irak or­du­la­rı da­ğıl­dı. Ku­veyt “öz­gür­lü­ğü­ne”  yeniden ka­vuş­tu­rul­du.

Kör­fez sa­va­şın­dan ön­ce, 8 yıl­lık İran sa­va­şı­na, iç ka­rı­şık­lık­la­ra karşın, Irak’­ta ki­şi ba­şı­na ulu­sal ge­lir 3000 do­la­rın üs­tü­ne çık­mış­tı. Irak boy­dan bo­ya bir şan­ti­ye­ye dö­nüş­müş­tü. Arap dün­ya­sın­da en hız­lı ge­li­şen, sa­na­yi­le­şen bir ül­ke ko­nu­mun­day­dı. Üs­te­lik Fi­lis­tin­li­le­ri en et­kin bir bi­çim­de des­tek­le­yen Arap ül­ke­si Irak­tı. Irak öte­ki Arap ül­ke­le­rine gö­re la­ik, ka­dın­la­rın top­lum­sal ya­şa­ma en çok kat­kı­da bu­lun­du­ğu ül­ke idi. Bu bağ­lam­da Or­tado­ğu’da İs­ra­il için, ABD ve İn­gi­liz çı­kar­la­rı için ge­le­cek­te en bü­yük bir teh­dit oluş­tu­ru­yor­du. Sad­da­m’ın ve re­ji­mi­nin bir tür­lü yo­ke­dil­me­si, ye­ri­ne ABD, İn­gi­liz çı­kar­la­rı­nı ko­ru­ya­cak, İs­ra­il için teh­dit oluş­tur­ma­ya­cak bir yö­ne­ti­min ge­ti­ril­me­si ge­re­ki­yor­du. Sad­dam’ın kim­li­ği de­ğiş­ti­ril­di. O eski müttefik, artık eli kan­lı, acı­ma­sız, fa­şist bir dik­ta­tör­dü. Tıp­kı Sü­veyş Bu­na­lı­mın­da Na­sır gi­bi.

Kör­fez Sa­va­şı’nın ar­dın­dan Irak’ın dört­te üçü ABD ve İn­gil­te­re’nin fi­ili de­ne­ti­mi­ne alın­mış, Ku­zey­de Kürt­ler des­tek­le­ne­rek, ade­ta ba­ğım­sız bir dev­let oluş­tu­rul­muş­tu. Uy­gu­la­nan am­bar­go ile pet­rol ge­lir­le­ri­ni BM de­ne­ti­mi al­tın­da yal­nız­ca gı­da ve ilâç gi­bi sı­nır­lı ge­rek­sin­me­ler kar­şı­lı­ğı kul­la­nı­la­bi­li­yor­du.

BM Irak yardım kurumu sorumlusu, Denis Dalliday bu durumu “soykırım ambargosu” olarak nitelemişti. İlaçsızlıktan ve gıdasızlıktan her gün 200 çocuk ölüyordu. Savaş öncesi 1 Irak dinarı 3 dolardı. 2000 yılında 1700 Irak Dinarı 1 dolara eşitlendi. İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Bil­di­ri­si­nin sa­hi­bi BM’le­rin Irak’a uy­gu­la­dı­ğı am­bar­go­nun bo­yut­la­rı­nı Irak’ta­ki BM yar­dım so­rum­lu­su De­nis Dal­li­day “soy­kı­rım yap­tı­rı­mı” ola­rak ni­te­le­miş­ti.

BM’lerde otuz yıldır çalışan, BM Irak İnsani İşler koordinatörü, Alman Hans von Spaneck Bağdat’yaki görevinden çekildi. Gerekçesini şöyel açıklamıştı: “Ambargonun yanlışlığının  Irak halkına verdiği acı o kadar ağırdı ki, bu sorumluluğu daha fazla taşıyamazdım.”

1989’da 3100 dolar olan ulusal gelire karşı, BM yılda 2.9 milyar dolarlık gıda gönderiyordu. Bu da yılda 252 dolara, günde 70 cente denk geliyordu.

BM verilerine göre, ambargo öncesi Irak’ta okur yazar oranı yüzde 90’dı, ambargo sonrası bu oran yüzde 60’ düştü. BM ve­ri­le­ri­ne gö­re aç­lık­tan ve ilaç­sız­lık­tan her gün 200 ço­cuk ölü­yor­du. UNI­CEF’in ve­ri­le­ri­ne gö­re am­bar­go­dan ötü­rü 1.5 mil­yon in­san öl­müş­tü. 1989’da ki­şi ba­şı­na dü­şen ulu­sal ge­lir 3100 do­lar iken am­bar­go­dan son­ra 250 do­la­ra düş­müş­tü. Ay­nı yıl­lar­da okul­laş­ma ora­nı yüz­de 95, sağ­lık hiz­met­le­rin­den ya­rar­lan­ma ora­nı yüz­de 93 idi. Am­bar­go bu ora­nı yüz­de 10-15’e dü­şür­müş­tü. Irak’a kur­şun ka­lem it­ha­li bi­le içe­ri­sin­de gra­fit var ge­rek­çe­siy­le ya­sak­lan­mış­tı.

Okul­lar ka­pa­tıl­mış, Irak sa­na­yii ade­ta yok edil­miş­ti. İlâç­sız­lık­tan her yıl on­bin­ler­ce ço­cuk ölü­yor­du.

 Sad­dam ye­nil­miş­ti.  Ama Sad­dam’ı Irak’ın yö­ne­ti­min­den uzak­laş­tır­mak kim­se­nin ak­lı­na gel­me­miş­ti. Ne­de­ni çok açık­tı. Gü­ney­de Şi­iler, ku­zey­de Kürt­ler ayak­lan­mış­tı. Ayak­la­nan­la­rın ba­şa­rı­ya ulaş­ma­sı ha­lin­de, böl­ge­de hal­kın ken­di ira­de­le­riy­le ku­ra­cak­la­rı yö­ne­tim­ler, ABD ve Ba­tı­nın  çı­kar­la­rı­na ay­kı­rı po­li­ti­ka­lar iz­le­ye­bi­lir­ler­di. “Ye­nil­miş Sad­dam”ın Şi­iler ve Kürt­ler üze­ri­ne yü­rü­me­si­ne ses çı­ka­rıl­ma­dı. Sad­dam Batının kim­ya­sal si­lah­larını da kul­la­na­rak bu is­yan­la­rı bas­tır­dı.

Sa­vaş Irak’a bir mil­yon in­sa­na ma­lol­muş­tu. Müt­te­fik­le­rin kay­bı ise Amerikan kaynaklarına göre yal­nız­ca 145 ölüy­dü.

Sad­dam 36-38 pa­ra­lel da­ire­le­ri ara­sı­na sıkışıp kalmıştı. BM ka­na­lıy­la uygulanan sı­kı am­bar­go sonucu, açlık, yok­sul­luk, has­ta­lık Irak hal­kı­nı ka­sıp ka­vu­ru­yor­du.

Kör­fez Sa­va­şı sı­ra­sın­da Che­ney Sa­vun­ma Ba­ka­nı, Po­well ise Ge­nel Kur­may Baş­ka­nı idi. Sa­vaş ha­zır­lık­la­rı sı­ra­sın­da Che­ney, Po­well’a böl­ge­de kü­çük öl­çek­li nük­le­er si­lah­lar kul­la­nıl­ma­sı için ha­zır­lık­lar yap­ma­sı ta­li­ma­tı­nı ver­miş­ti. Nük­le­er si­lah kul­la­nıl­ma­mış­tı ama sey­rel­til­miş uran­yum­lu bom­ba­lar­dan ton­lar­ca­sı Irak üze­ri­ne yağ­dı­rıl­mış­tı. Öl­dü­rü­cü et­ki­si­ni da­ha çok ço­cuk­lar üze­rin­de gös­te­ren bu si­lah­lar, 500 bin Irak­lı ço­cu­ğun lö­se­mi­den öl­me­si­ne ne­den ol­du.

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şı Bü­yük Or­ta Do­ğu po­li­ti­ka­la­rı­nın te­mel taş­la­rı­nı dö­şe­miş­ti. Bun­dan son­ra adım adım bu po­li­ti­ka­la­rın yaş­ama ge­çi­ril­me­si ger­çek­leş­ti­ri­le­cek­tir.

ABD bu ara­da Or­tado­ğu’da ye­ni olu­şum­la­rı da plan­la­ma­da ge­ri dur­ma­dı. Ku­zey Irak­’ta bir “Kürt Dev­le­ti”nin ku­ru­lu­şu­nu ha­zır­lı­yor­du. Kör­fez Sa­va­şı’nın ar­dın­dan 600 bin Kürt Gu­am ada­sı­na gö­tü­rü­lü­yor, ora­dan Ka­li­for­ni­ya’ya ak­ta­rı­la­rak eği­ti­li­yor­du.

Bü­yük Or­tado­ğu Pro­je­si­nin uygulamaya başlaması ile bir­lik­te in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri ner­dey­se İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı bo­yut­la­rı­na ulaş­mış bu­lun­mak­ta­dır. 

İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Bil­di­ri­si­nin sa­hi­bi BM’le­rin Irak’a uy­gu­la­dı­ğı am­bar­go­nun bo­yut­la­rı­nı Irak’ta­ki BM yar­dım so­rum­lu­su De­nis Dal­li­day “soy­kı­rım yap­tı­rı­mı” ola­rak ni­te­le­miş­tir.

Irak’ta ABD iş­gal as­ker­le­ri­nin ya­pa­gel­dik­le­ri­ne BM, Av­ru­pa ve bü­tün dün­ya, ib­ret ve dehşet verici bir umursa­maz­lıkla se­yir­ci ka­lı­yor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla

Birinci Körfez Savaşından beri üç milyon cana malolan, Irak halkına karşı sürdürülen bu “soykırımı” önleyecek maddi bir güce sahip olamama acı gerçeğinin bilinciyle, faillerini tarih önünde ve insanlığın vicdanında mahkum etmek için, dünya halklarının ve halkımızın yargısına sunuyoruz.

Vahap Erdoğdu