Küresel İşgal ve İnsanlık Suçları
Ağustos 7, 2008
11 Eylül İkiz Kuleler saldırısının ertesinde Bush, Kongrede “Bize niçin saldırıyorlar?” sorusunu yine kendisi “özgürlük düşmanlarının” “uygarlığı” tehdit ettiğini söylüyor, “çünkü biz ilerlemeye, çoğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz” diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada “uygarlığı savunmak için, savaşmak gerektiğini” vurguluyor, “yürüttüğümüz politikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşumuzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız” diyordu.
“Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.” sloganı ile işe başlayan Bush, yeryüzünde tanrısal adaleti gerçekleştirmek üzere görevlendirildiğine inanıyordu.
Şubat 2002 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında Bush, şunları söylemişti: “Silahlı güçlerimiz ABD’nin düşmanlarının artık açıkca anlamış oldukları şu mesajı vermiştir: 7000 mil uzakta da olsanız, okyanuslar ötesinde, kıtalar ötesinde de olsanız, dağların tepelerinde, mağaralarda bile olsanız, bu ulusun adaletinden kaçamayacaksınız”.
Pentagon bu adalet anlayışıyla Afganistan’ı bombalama harekatına islam inancındaki “Tanrının sonsuz adaleti” kavramına nazire yaparak “Sonsuz Adalet Harekatı” adını vermişti.
Pentagon müslüman Irak halkına “hıristiyan” adaletini dağıtırken, eş zamanlı olarak Filistin halkına soykırım uygulayan Şaron da “yahudi” adaletini dağıtıyordu.
Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.
Bush elindeki “akıllı bombalarla” “adalet” dağıtmaya kararlıydı.
Bush “adaletini”, dev B-52 uçaklarıyla, ya da binlerce kilometre menzilli füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gözetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.
Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üssüne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. İşkenceden geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarılmadılar.
Guantanamo kampında uygulamalı eğitimini tamamlayan işkenceciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon arşivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki işkence uzmanlarınca hazırlanmış yöntem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.
Birinci Körfez Savaşı’nda teslim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl toprağına gömmüşlerdi. Irak’a saldırısını haklı göstermek için Bush, Eylül 2002’de BM’de Irak’ın “çok tehlikeli kitle imha silahlarına sahip olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu” yalanını söylüyordu. Bununla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırısının lideri olduğu söylenen Muhammet Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına karşın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.
Aslında Bush ve ekibi, bu savaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuoyunu aldatmak için, emekli subaylar, emekli elçiler, dış politika uzmanlarından oluşan büyük bir propaganda ordusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgilendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tarihin kaydettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muhaliflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların kemiklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfkelendiği insanları aslanların önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, kendini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak “kurtarıcılarını” bekliyordu.
Bush savaşa başlama emrini verirken, Irak halkına olduğu kadar, Irak’ın “büyük uyğarlığına” da saygılı olacaklarını vadetmişti. Oysa daha savaşın ilk gününde, tarihin en eski kentlerinden biri olan Bağdat acımasızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizasyon sistemleri yokedildi.
Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tanklarına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikaplarına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD askerleri Bağdat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanıyordu.
Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tüttürürken, hamile annesini, babasını, erkek kardeşini, 3, 6, 10 yaşlarında üç kız kardeşini ve amcasını kaybeden 12 yaşındaki Ali İsmail Abbas, kopmuş iki kolu ve yanık gövdesiyle dehşet içerisinde TV kameralarına bakıyordu. Ali İsmail’in halası ise, öldürülen yakınlarının cesetlerine kapanarak, “Herkes birine ağlıyor, ya ben hangisine ağlayayım!” diye ağıt yakacaktı.
Hastaneler ölü ve yaralılarla dolmuştu. Doktorlar çaresizlik içerisindeydi. Dr. Hüseyin, çaresizliğini, öfkesini, “Bunları yapan Amerikan askerlerini görmek istiyorum. Bunlardan birini kendi ellerimle öldürmek istiyorum.” diye ifade ediyordu.
Ülke, yağmacıların, hırsızların, işbirlikçilerin ellerine bırakılmıştı. İşgalciler halkı yağmaya teşvik ediyordu. Her şey talan ediliyordu. Ulusal müze, ulusal kütüphane, tiyatro, merkez bankası, bakanlıklar, resmi daireler, hastaneler yağmalandı. Yağmacıların yakınına bile yaklaşamadıkları bir tek yer vardı; Irak Petrol Bakanlığı. Bağdat’ın merkezindeki Al-Kundi hastanesinin elektrik ampulleri, kabloları, tıbbi cihazları, yatakları, karyolaları bile yağmalandı. Bağdat müzesinden 7 bin yıllık eserler dahil, 50 bin tarihi eser çalındı. Sümerler’den kalan beş bin beş yüz yıllık altın heykel, Uruk’tan kalma kadın başı heykeli, pek çok altın, bilezik, küpe koleksiyonları yağmalandı.
Bağdat işgalinin üçüncü günü, Musul müzesi yokedildi. Kral Saknotrok II’nin 2000 yıllık heykeli de dahil, pek çok eser birkaç dakika içerisinde yokoldu. Iraklı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed bu talanı şöyle yorumlayacaktı: “Bir ülkenin kimliği, değeri ve uygarlığı tarihinde saklıdır. Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanıyorsa tarihi biter. Bizde olan budur.”
Bu barbarlığın amacı Irak’ın tarihini bitirmekti. Olanları İngiliz Savunma Bakanı “halkın rejimden mallarını kurtarması” olarak yorumluyor, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, “Iraklılar zenginliği yeniden paylaşıyor” diyordu. Iraklı Rassan Hasan ise, Guardian muhabirine “Saddam bizi uçaklarla vurmadı. Çocuklarımızı bombalarla katletmedi. Okullarımızın kapılarını kapamadı.” diyecekti.
İlk saldırıya uğrayan yerlerden biri de, BM’lerin Bağdat merkezi olmuş, öldürülen yetkililerden sonra, BM Iraktan çekilmek zorunda kalmıştı. Böylece bu “soykırımın” tanıkları da kapı dışarı edilmişti.
Bütün bu olup bitenler, dünyanın gözünden saklanmaya çalışıldı. Haberler işgal komutanlığının sansüründen geçiyordu. Pentagon’un tescilli gazetecilerinin dışında kalan gazeteciler ise her an işgalcilerin ateşiyle öldürülmek pahasına, yürek dağlayan görünümleri güçlükle merkezlerine iletebiliyorlardı.
El Cezire televizyonunu susturmak için Katar hükümetine büyük baskılar yapıldı. Baskılar sonuç vermeyince, yoğun bir karalama kampanyası başlatıldı. Bu da sökmeyince, Kabil’deki büroları havaya uçuruldu. Bağdat’taki otel odaları dünyanın gözleri önünde bombalandı. Bir muhabirle bir fotoğrafçı öldürüldü. Bunların en büyük günahları, esir düşen iki ABD askerinin görüntülerini yayınlamaktı. Bu esirlerin korkulu görünümlerini yayınlamak “insan haklarının ihlali” idi.
Bir evde kıstırılan Saddam’ın oğulları ile 15 yaşındaki torunu, sağ olarak ele geçirilmeleri olanaklı iken, param parça edilmiş, Uday ve Kusay’ın cesetleri biraya getirilip dikildikten sonra, günlerce ABD gücünün ifadesi olarak dünya medyasında gösterilmişti. İnsan onurunu aşağılayan davranışlarla Saddam’ın sakalında, saçında tiksintiyle bit arayan askerlerin görüntüleri, zafer sevinçleriyle TV ekranlarında defalarca gösterilecekti.
Saddam ve arkadaşlarının traji komik yargılanmalarını dünya ibretle izlemişti. Duruşmalar sansürlenerek, 15 dakika sonra televizyonlara verilmesine karşın, mahkeme önüne çıkarılmadan konuşturulan tanıklar, öldürülen avukatlar, ve hiçbir dini, insani, hukuki ölçüye sığmayan Kurban Bayramının ilk sabahında yapılan infazlar, insanlığın utançla anımsayacağı görüntülerdi.
Irak’ta olanlar, insanın kanını donduracak kadar çarpıcı sahnelerle doluydu. Medyada çok az bir bölümü gösterilen o tiksinç resim ve kasetlerin binlercesi saldırı yöntemlerinin somut belgeleri olarak Pentagon mahzenlerinde arşivleniyordu. Bu arşivlerde ırzına geçilen kadınların, birbirleriyle zorla ilişkiye sokulan çocukların görüntüleri, domuz eti yedirilen, islama küfür etmeye zorlanan resimler, kasetler vardı. Bu kin ve nefretle Afganistan’da, Irak’ta sivil halk üzerine herbiri 700-800 bombadan oluşan “misket bombalar” atılıyor, kadın çocuk demeden binlerce masumun kavrulmuş, parçalanmış cesetleri arasında 12 yaşındaki Iraklı çocuğun, kopan kolunu bulmaları için yalvarışına Batılı haberciler tanık oluyordu.
Bu barbarlıkları dünya kamuoyunun gözlerinden gizlemeyi yine de başaramadılar. Abu Gureyp hapishanesinde yapılanlar, orada görevli askerler tarafından basına sızdırıldı. Bush yönetiminin “utanç verici”, “tiksindirici” dediği bu sahneler, hiç de yeni değildi. Bu uygulamalar, ABD’de 11 Eylül sonrası tutuklananlara, Guantanomo üssüne kapatılanlara, Afganistan hapishanelerindekilere de uygulanıyordu. Onları öfkelendiren, olanlar değil, olanların dışarıya sızdırılmasıydı. Çünkü uygulamalar Pentagonun bilgisi ve belirlenmiş olan yöntemler doğrultusunda yapılıyordu. O nedenle altında imzası olduğu halde, 1949 Cenevre sözleşmesi açıkça çiğneniyordu. Rumsfeld, Cenevre sözleşmesinin eskidiğini, geçerliliğinin kalmadığını söylüyordu. Bush “terörizme karşı savaşın yeni bir tür savaş” olduğunu öne sürüyordu. Bush’un hukuk danışmanı “yeni savaşın niteliği gereği” yakalanan teröristler ve onların destekçilerinden acil bilgi almak için Cenevre sözleşmesinin katı kurallarının eskimiş olduğu görüşünü Bush’a bildirmişti.
Bu nedenle ABD, Amerikalıların uluslararası mahkemelerde yargılanmasını kabul etmemişti. Bu nedenle, ABD askerlerinin “savaş suçlusu” sayılmayacağını dayatmışlardı. Uluslararası hukuk, insan hakları, ABD için geçerli değildi: “Biz” ve “ötekiler” vardı. “Bizler”, yani Amerikalılar için hukuk ayrıdır, “ötekiler”, yani Amerikalı olmayanlar için ayrı hukuk geçerlidir. “Ötekiler” için, Başkan’ın, baştaki komutanın emirleriyle seçilen subaylardan oluşan bir Askeri Komisyon, hiçbir uluslararası hukuk kuralı tanımadan, suçlunun “çabucak” yargılanarak cezalandırılmasını öngörülmüştür. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, Avrupa Sözleşmesinin, 1949 Cenevre Sözleşmesinin öngördüğü adil yargılama kurallarının hiçbiri geçerli değildir.
Bush ve ekibi için işgalcilere karşı direnen, yurtlarını savunan Iraklılar, birer “lağım sıçanıdırlar”. Bu “sıçanlar deliklerinden çıkarılacak”, yokedileceklerdir.
İnsanlığın bu dehşet verici vahşeti karşısında bütün değerleri ayaklar altında çiğnenmiş bir halk ne yapabilirdi! Yapabileceği, yokedilmek istenen ruhunu kurtarabilmek için bedenini ateşe sarıp yok etmek. Bunun adı “terör”dü.
Büyük Ortadoğu Projesinin hayata geçirilmesi ile birlikte, insan hakları ihlalleri, nerdeyse İkinci Dünya Savaşı boyutlarına ulaşmış bulunmaktadır. Afganistan’a çocuk, kadın, genç, ihtiyar demeden kişi başına 40 kg bomba yağdırılmıştı.
ABD ordusunun yanında görev yapan güvenlik şirketlernin paralı askerlerinin işlediği cinayetler, kukla Irak yönetimini bile isyan ettirecek boyutlara ulaşmıştı. En son 18 sivil Iraklıyı keyfi olarak kurşuna dizen Blackwater adlı şirketin paralı katilerini yargılayacak bir kuruluşun olmayışı sıradan Amerikan yurttaşlarını bile şaşırtmıştı.
Irak’ta ABD işgal askerlerinin yapageldiklerine BM, Avrupa ve bütün dünya, ibret ve dehşet verici bir umursamazlıkla seyirci kalıyor. Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicilerinden büyük alkış aldığı konuşmada şöyle demişti:
“Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar. Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”
13 yaşındaki kız çocuğunu ırzına geçtikten sonra öldüren, bununla da kalmayıp, olaya tanık olan anne ve babayı da öldüren askerin kendi itirafı olmazsa, binlerce benzeri gibi, olmamış sayılacaktı.
Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!
Birinci Körfez savaşında Irak halkının yüzde 5’i öldürülmüştü. Bu sayı ABD nüfusu ile kıyaslandığında, 15 milyon insana denk gelmektedir. Bugün, dünyanın gözü önünde, Irak bir kan gölüne dönüştürülmüştür. Bu gölde her gün 500 can boğulmaktadır. Açlık ve ilaçsızlıktan ölenlerin dışında, birinci ve ikinci Körfez savaşlarında ölenlerin sayısı 2 milyonu bulmuştur. Bu Irak nüfusunun yüzde onu demektir. Üç milyon Iraklı, Suriye ve Ürdün’e sığınmıştır. Açlık ve yoksulluk içerisindeki bu insanlar, her türden suçun ve fuhuşun bataklığına itilmiştir.
Bu soykırımı, insanlık dehşet verici bir umursamazlıkla seyrediyor.
Aynı umursamazlıkla, Bush’un baş müttefiki İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu soykırım karşısında “insan hakları savunucuları”, “demokratik”, “özgürlükçü” Batı, suskun!
Dünya Irak halkının acılarını sessizce seyrederken, Hıristiyan “Batı” ile Yahudi İsrail, İslamiyet’i yeniden yapılandırmanın gayreti içindeler. Neden?
İşgal öncesi varili 20 dolar olan petrol bugün 100 dolar düzeyine ulaştı. Exacon’un geçtiğimiz yıldaki net karı 36 milyar dolar olmuştu.
BOP’un ideologları İslamın “batılılaşmaya” karşı, anti-laik bir anlayış içerisinde olduğunu, bu nedenle de Batının laik-demokratik sistemine karşı olduğunu vurgulamaktadırlar. Onlara göre demokrasi, İslâm dünyasının pek de yabancı olmadığı bir kavramdır, asıl karşıtlık laisizmden kaynaklanmaktadır. Demokrasiyi islamla bağdaştırarak kabul etmek mümkündür.
11 Eylül saldırısını gerçekleştirenler arasında tek bir Afganlı yoktu. Oysa Başkan Bush hedef olarak Afgan dağlarını gösteriyordu. Koca ABD, tek bir kişiye, bin Ladin’e savaş açıyordu.
ABD’niın Afganistan’daki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslamcılara ilgisi 1950’li yıllara kadar uzanır. İslamcıların ilk hedefleri üniversite oldu. CIA’nın kurduğu Asya Vakfı Kabil Üniversitesinde ve İslamcı gruplar arasında çalışmalar yapmıştı. Ama ABD’nin siyasal İslama fiili desteği 1973’te başladı. Afgan cihadının önderlerinden olan Abdul Resul Sayyaf, Burhanettin Rabbani ve Gülbettin Hikmetyar Müslüman Kardeşler ve Suudi Arabistan’la yakın ilişki içerisinde 1972’de Müslüman Gençlik örgütünü kurmuşlardı. Hikmetyar örgütün askeri kanadının yöneticisi idi. Hikmetyar örtünmesini beğenmediği kadınların yüzlerine kezzap atma hareketini başlatmıştı. Daha sonra Hizb-i İslami’nin (İslam Partisi) lideri olacak olan Hikmetyar, yakaladığı kareşıtlarının, diri diri derilerini yüzmekle ün kazanacaktı. Örgüt 1972 yılında ABD Elçiliğine çalışmaları konusunda bir rapor (raporda dört solcu liderini öldürdükleri de yer almıştı) hazırlayarak, bir matbaa kurmak için destek istedi.
Muhammet Davut 1973 yılında kuzeni Kral Zakir Şah’ı bir darbe ile devirip cumhuriyet ilan edince, CIA, Pakistan yönetimi ve İran şahı işbirliği içerisinde Afgan İslamcılarını desteklediler. Özellikle bir darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Ziya-ul Hak, İslamın dünya egemenliği hayalini gerçekleştirmek için, yakınlarının bile “gerçek bir canavar” olarak nitelendirdikleri Hizb-ul İslam’ın lideri Gulbettin Hikmetyar’ı, CIA ve Rabıta’yı da arkasına alarak destekledi.
Taliban iktidarı, Afagan tarihinin en acımasız, en kanlı iktidarı olmuştu. 1996 yılında Kabil’e girdiklerinde büyük bir katliam yapmışlardı. Devlet görevlilerini boğazlamıçlar, BM’e sığınan Devlet Başkanı Necubullah’ı alarak soyup boynuna geçirdikleri iple Kabil sokaklarında dolaştırmışlar, sonrada hayalarını kesip ağzına sokarak elektrik direğine asmışlardı. Erkeklerin sakal traşı olmaları yasaklanmış, sakallarının avuç içinden taşması zorunlu kılınmıştı. Televizyon, müzik, canlıların fotografını çekmek, resim yapmak, uçurtma uçurtmak (uçurtma ananız, çocuğunuza benzer, onları uçuramazsınız), satranç oynamak, gravat takmak kesinlikle yasaklanmışrı. Kız çocukların okula gitmeleri, burkalı da olsa, kadının tek başına sokağa çıkması, mühendis, doktor, avukat, öğretmen kadınların çalışmaları yasaklanmıştı. Oysa, ABD’nin açık desteği ile iktidara taşınan Taliban, Afganistan’ı kadınlar için bir hapishane haline dönüştürmeden önce, kadınlara, oy kullanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile verilmişti. Okullarda kız erkek aynı sınıflarda eğitim görüyorlardı. Öğretmenlerin yüzde 70’i, devlet memurlarının yüzde 50’si, sağlık çalışanlarının yüzde 40’ı kadınlardan oluşuyordu. Okullarda 106.256 kız, 148.223 erkek öğrenci vardı. 7.793 kadın bu okullarda öğretmendi.
Bugün her beş çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyor.
ABD 2001 Ekiminde Afganistan’a ilk bombayı atmadan önce, First Lady Laura Bush, haftalık radyo konuşmasında, Afgan kadınının Taliban yönetimi altında nasıl aşağılandığını anlatırken, “kadınların acımasızca ezilmesinin, teröristlerin temel politikaları” olduğunu vurguluyordu. Ardından Dışişleri Bakanlığının yayınladığı raporda, Taliban’ın binlerce yıllık tarihsel zenginlikleri, barbarca nasıl yokettikleri anlatıldıktan sonra, Afgan kadınlarına yapılanlar sıralanıyordu. Başkan Bush ise, “tarihin en terörist yönetimi Talibanın Afgan kadınlarına nasıl savaş açtıklarını” açıklıyor, “kahraman Afgan savaşçıları sayesinde”, Afgan kadınının kurtarılacağı müjdeleniyordu. Oysa Afgan kadını, o “kahraman Afgan savaşçıların” başlarına yağdırılan bombalar altında yağma ve tecavüz eylemleriyle, Talibana rahmet okutan olaylar yaşayacaktı. Halk bu yaşadıklarını Batılı gazetecilere “Taliban zamanında kapılarımızı kilitlemiyorduk.” Talibanlar “hiç olmazsa iyi müslümanlardı” diye açıklayacaklardı.
Savaş döneminde Afganlı kadınlar erkek doktorlara gidemedikleri için ölüyor, mücahitler öteki dünyaya kolları bacakları kesik gitmemek için ameliyat olmuyorlardı.
2001 Ekiminde Afganistan bombalanıp, Taliban dağıtıldıktan sonra Unocal’ın danışmanı, Brzezinski’’in yakın çalışma arkadaşı, Afgan kökenli, Zalmay Halil Zadi, ABD’nin özel temsilcisi olarak Afganistan’a atandı. Şirketin memurlarından Hamit Karzai kurulan hükümetin başına geçirildi. 27 Aralık 2001 de Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan arasında 5 milyar dolara malolacak boru hattı anlaşması yapıldı.
Taliban sonrası Afganistan’da değişen bir şey olmamış, ülke savaş ağaları arasında yeniden paylaşılmıştır. Kabil hükümetinin varlığı başkentin varoşlarıyla sınırlıdır. Kabile reisleriyle oluşturulan meclis (Loya Jirga) şeriata dayalı bir yönetim dışında, “demokratik” hiçbir değişikliğe hazır değil.
Dünya Petrol Kaynaklarının Yüzde 11’ine Sahip Irak İkinci Hedef Seçilmişti
Irak ordusu Arap dünyasında politikaya karışan ilk ordu olmuştu. Ordunun ilk komutanları Osmanlı ordusunda yetişmiş subaylardı. İngilizler tarafından eğitilmiş olmalarına karşın, İngiliz düşmanlığı ve ulusalcılık duygusu ordu kademelerinde hiç silinmemiştir.
1979 yılında Saddam iktidarı tek başına ele geçiriyordu. Humeyni rejiminin “şeytan Amerikalılara” karşı tavrı belirginleşince, Irak nüfusunun yüzde 65’ini oluşturan Şiilerin hareketliliği Saddam’ı olduğu kadar ABD’yi de endişelendirmişti. ABD Saddam yönetiminin sırtını sıvazlıyordu. Yalnızca ABD değil, Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri de Şii tehlikesine karşı Saddam’ın arkasında birleşmişlerdi. Saddam’ın Şii temizlik hareketine karşı 1980’de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzeznski “Irakla aramızda temel sayılacak hiçbir çıkar çatışması yok” diyordu. Irak, İran’a saldırı hazırlığındaydı. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşında kullanılan kimyasal silahlar dahil, bütün silahlar ABD ve Batı kaynaklı idi. Batıdan bu silahların kullanılmasına karşı tek bir ses yükselmemişti. ADB, Saddam’ın 1988’de Halepçe’de yaptıklarını ancak on dört yıl sonra anımsayabilecekti.
2 milyon Iraklı ve İranlının canına malolan savaşta ABD, Basra Körfezine gönderdiği uçak gemileri ile İran’ı denizden ablukaya alarak Saddam’a doğrudan destek sağlamıştı.
Ocak 1991’de ABD’nin önderliğinde Avrupa ve Arapların oluşturduğu 700 bin kişilik askeri bir güç Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine konuşlandırıldı. 16 Ocakta Çöl Fırtınası Harekâtı Bağdat’ın bombalanmasıyla başladı. 91 bin hava saldırısından sonra 23 Şubatta kara orduları harekete geçti. Beş gün içerisinde Irak orduları dağıldı. Kuveyt “özgürlüğüne” yeniden kavuşturuldu.
Körfez savaşından önce, 8 yıllık İran savaşına, iç karışıklıklara karşın, Irak’ta kişi başına ulusal gelir 3000 doların üstüne çıkmıştı. Irak boydan boya bir şantiyeye dönüşmüştü. Arap dünyasında en hızlı gelişen, sanayileşen bir ülke konumundaydı. Üstelik Filistinlileri en etkin bir biçimde destekleyen Arap ülkesi Iraktı. Irak öteki Arap ülkelerine göre laik, kadınların toplumsal yaşama en çok katkıda bulunduğu ülke idi. Bu bağlamda Ortadoğu’da İsrail için, ABD ve İngiliz çıkarları için gelecekte en büyük bir tehdit oluşturuyordu. Saddam’ın ve rejiminin bir türlü yokedilmesi, yerine ABD, İngiliz çıkarlarını koruyacak, İsrail için tehdit oluşturmayacak bir yönetimin getirilmesi gerekiyordu. Saddam’ın kimliği değiştirildi. O eski müttefik, artık eli kanlı, acımasız, faşist bir diktatördü. Tıpkı Süveyş Bunalımında Nasır gibi.
Körfez Savaşı’nın ardından Irak’ın dörtte üçü ABD ve İngiltere’nin fiili denetimine alınmış, Kuzeyde Kürtler desteklenerek, adeta bağımsız bir devlet oluşturulmuştu. Uygulanan ambargo ile petrol gelirlerini BM denetimi altında yalnızca gıda ve ilâç gibi sınırlı gereksinmeler karşılığı kullanılabiliyordu.
BM Irak yardım kurumu sorumlusu, Denis Dalliday bu durumu “soykırım ambargosu” olarak nitelemişti. İlaçsızlıktan ve gıdasızlıktan her gün 200 çocuk ölüyordu. Savaş öncesi 1 Irak dinarı 3 dolardı. 2000 yılında 1700 Irak Dinarı 1 dolara eşitlendi. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin sahibi BM’lerin Irak’a uyguladığı ambargonun boyutlarını Irak’taki BM yardım sorumlusu Denis Dalliday “soykırım yaptırımı” olarak nitelemişti.
BM’lerde otuz yıldır çalışan, BM Irak İnsani İşler koordinatörü, Alman Hans von Spaneck Bağdat’yaki görevinden çekildi. Gerekçesini şöyel açıklamıştı: “Ambargonun yanlışlığının Irak halkına verdiği acı o kadar ağırdı ki, bu sorumluluğu daha fazla taşıyamazdım.”
1989’da 3100 dolar olan ulusal gelire karşı, BM yılda 2.9 milyar dolarlık gıda gönderiyordu. Bu da yılda 252 dolara, günde 70 cente denk geliyordu.
BM verilerine göre, ambargo öncesi Irak’ta okur yazar oranı yüzde 90’dı, ambargo sonrası bu oran yüzde 60’ düştü. BM verilerine göre açlıktan ve ilaçsızlıktan her gün 200 çocuk ölüyordu. UNICEF’in verilerine göre ambargodan ötürü 1.5 milyon insan ölmüştü. 1989’da kişi başına düşen ulusal gelir 3100 dolar iken ambargodan sonra 250 dolara düşmüştü. Aynı yıllarda okullaşma oranı yüzde 95, sağlık hizmetlerinden yararlanma oranı yüzde 93 idi. Ambargo bu oranı yüzde 10-15’e düşürmüştü. Irak’a kurşun kalem ithali bile içerisinde grafit var gerekçesiyle yasaklanmıştı.
Okullar kapatılmış, Irak sanayii adeta yok edilmişti. İlâçsızlıktan her yıl onbinlerce çocuk ölüyordu.
Saddam yenilmişti. Ama Saddam’ı Irak’ın yönetiminden uzaklaştırmak kimsenin aklına gelmemişti. Nedeni çok açıktı. Güneyde Şiiler, kuzeyde Kürtler ayaklanmıştı. Ayaklananların başarıya ulaşması halinde, bölgede halkın kendi iradeleriyle kuracakları yönetimler, ABD ve Batının çıkarlarına aykırı politikalar izleyebilirlerdi. “Yenilmiş Saddam”ın Şiiler ve Kürtler üzerine yürümesine ses çıkarılmadı. Saddam Batının kimyasal silahlarını da kullanarak bu isyanları bastırdı.
Savaş Irak’a bir milyon insana malolmuştu. Müttefiklerin kaybı ise Amerikan kaynaklarına göre yalnızca 145 ölüydü.
Saddam 36-38 paralel daireleri arasına sıkışıp kalmıştı. BM kanalıyla uygulanan sıkı ambargo sonucu, açlık, yoksulluk, hastalık Irak halkını kasıp kavuruyordu.
Körfez Savaşı sırasında Cheney Savunma Bakanı, Powell ise Genel Kurmay Başkanı idi. Savaş hazırlıkları sırasında Cheney, Powell’a bölgede küçük ölçekli nükleer silahlar kullanılması için hazırlıklar yapması talimatını vermişti. Nükleer silah kullanılmamıştı ama seyreltilmiş uranyumlu bombalardan tonlarcası Irak üzerine yağdırılmıştı. Öldürücü etkisini daha çok çocuklar üzerinde gösteren bu silahlar, 500 bin Iraklı çocuğun lösemiden ölmesine neden oldu.
Birinci Körfez savaşı Büyük Orta Doğu politikalarının temel taşlarını döşemişti. Bundan sonra adım adım bu politikaların yaşama geçirilmesi gerçekleştirilecektir.
ABD bu arada Ortadoğu’da yeni oluşumları da planlamada geri durmadı. Kuzey Irak’ta bir “Kürt Devleti”nin kuruluşunu hazırlıyordu. Körfez Savaşı’nın ardından 600 bin Kürt Guam adasına götürülüyor, oradan Kaliforniya’ya aktarılarak eğitiliyordu.
Büyük Ortadoğu Projesinin uygulamaya başlaması ile birlikte insan hakları ihlalleri nerdeyse İkinci Dünya Savaşı boyutlarına ulaşmış bulunmaktadır.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin sahibi BM’lerin Irak’a uyguladığı ambargonun boyutlarını Irak’taki BM yardım sorumlusu Denis Dalliday “soykırım yaptırımı” olarak nitelemiştir.
Irak’ta ABD işgal askerlerinin yapageldiklerine BM, Avrupa ve bütün dünya, ibret ve dehşet verici bir umursamazlıkla seyirci kalıyor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla
Birinci Körfez Savaşından beri üç milyon cana malolan, Irak halkına karşı sürdürülen bu “soykırımı” önleyecek maddi bir güce sahip olamama acı gerçeğinin bilinciyle, faillerini tarih önünde ve insanlığın vicdanında mahkum etmek için, dünya halklarının ve halkımızın yargısına sunuyoruz.
Vahap Erdoğdu
