Kurgu, Senaryo ve Şablon Olarak Federasyon
Ağustos 7, 2008
(1)
Federasyonun Türkiye açısından farklı anlamları olmak gerekir. Bunlardan biri, Türkiye ile sınırlı federasyondur. Ulus-devletin çözüştürülerek federal bir yapıya dönüştürülmesi amaçlanmakta, bir bakıma Sevr haritasının, yeniden, ama aşamalı olarak gerçekleştirilmesinin yolu açılmak istenmektedir.
İkincisi, Türkiye’nin içersinde yer alacağı bölgesel ölçekte federal yapılanmadır. Osmanlı İmparatorluğu dahil Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın dağılması sonucu, bağımsızlıklarını açıklayan ülkelerin, Türkiye ile federal bir birlik oluşturması amaçlanmakta ve Türkiye’nin federal birliğin çekim merkezi olması için federal bir yapılanmaya geçmesi gerektiği ileri sürülmektedir.
Üçüncüsü, Türkiye’yi de içersine alan, Bosna’dan Basra Körfezine değin, ABD’nin, Müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin liderliğini üstleneceği, “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” adıyla anılan İslami birliktir. Bu, aynı zamanda, Türkiye’nin panislamist politikaya açılımını öngörüyordu.
Dördüncüsü. Müslüman, yani dinsel kimlik üzerine oluşturulan federal birlikten farklı, Türk, yani etnik kimlik üzerine kurgulanan 225 milyonluk büyük Türk federasyonudur. Bunun gerçekleştirilebilmesi de, Türkiye’nin pantürkist politikaya açılımıyla olanaklıydı.
Yeni-Sevr modellerine, federasyon önerileri açısından bakıldığında, şunlar da eklenmeli:
Sevr Andlaşması, andlaşmanın imzalandığı tarihle ya da imzalandığı tarihlere öngelen dönemlerde bu topraklarda yaşamakta olan toplulukların / kavimlerin, bağımsız devletler haline getirilmesi amacıyla, salt bu amaçla hazırlanmış bir andlaşma değildir. Çünkü Sevr Andlaşmasıyla aynı gün yürürlüğe girmesi kararlaştırılan “Üçlü Anlaşma” ile, bu topraklar, bu topraklarda hiçbir zaman oturmamış olan İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler arasında ayrıca paylaşılarak Türkiye Cumhuriyetinin kurulması önlenmek istenecekti. Bugün de, Sevr’i ister bir bütün olarak, ister parçalı olarak gündeme getirenlerin, şu ya da bu etnik/dinsel topluluğa devlet olmak olanağı sağlamayı değil, ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyetini çökertmeyi amaçladıklarını bilmek gerekir.
Sevr Andlaşması, İmparatorluğun doğusundaki kapitalizm-öncesi doğal ve geleneksel özelliklerini aşamamış toplulukların “kimlik hakları”nı kurtarmak ve korumak için değil, İmparatorluğun ana gövdesini oluşturan coğrafyayı da paylaşmak için yapılmış bir andlaşma olduğu, yani bu andlaşmada sömürgeci ve emperyalist paylaşımın belirleyici olduğu gözardı edilmemek gerekir. Sevr Andlaşmasıyla, bu ana gövde bir yanıyla komşu uluslara (örneğin Yunanistan’a) peşkeş çekiliyor, bir başka yanı (Ermeniler, Kürtler, Asurlar, Pontus gibi) kimi etnik ve dinsel kavimlere/cemaatlere “devlet” toprağı olarak bağışlanıyor, ama aynı coğrafyadan Müslüman topluluklara (Türklere ve Kürtlere) ayırdıkları bölümlerin büyük bir kısmını (Sevr Andlaşmasının üç “mimarı” olan İngiltere, Fransa ve İtalya, gene bu andlaşma ile aynı gün yürürlüğe girmesini kendi aralarında kararlaştırdıkları Üçlü Anlaşma ile), kendilerinin sömürge alanlarına dönüştürüyorlardı. Burada yeni bir ulus olarak doğmakta olan ve Kürtlerin de içersinde yer aldığı Cumhuriyet engellenmek istenmişti; saray ve hilafet yandaşı Türkler gibi, saray ve hilafetle içiçe kimi Kürtler de, doğmakta olan bu ulus-devleti engellemek isteyenlerin yanında yer almışlardı.
Sevr, bu özelliğiyle kavranılmadığı için, içerde, bugün de Sevr’i, Sevr’deki “Kürdistan”ı kurmak amacıyla savunanlar, Sevr’in başlangıçta, Kürdistan kurmayı değil, Türkiye Cumhuriyetini (ulus-devleti) kurdurmamayı amaçladığını göremiyorlar ve dolayısıyla, bugün, dışardan, Sevr’deki Kürdistan’ın kurulmasını isteyenlerin amaçlarının Kürdistan’ı kurmak değil, Sevr’i bir bütün olarak yaşama geçirmek ve Türkiye Cumhuriyetini bitirmek olduğunu anlamaya yanaşmıyorlar.
Şunu da belirtelim:
Türkiye üzerine kurgulanan senaryoların üç aşaması ve üç nedeni var.
Biri, Sovyetlerin emperyal genleşmesine (genişlemesine) duvar oluşturmak; ikincisi, Sovyetlerin çökertilmesinin üssü olarak Türkiye’nin kullanılması; üçüncüsü, küresel egemenliğin şablonunda Türkiye’yi lime lime doğramak.
Türkiye üzerine kurgulanan federasyon senaryoları bu üçüncü dönemle örtüşüyor.
Sovyetlerin emperyal genleşmesine karşı Türkiye duvar oluşturmakla kalmadı, nasıl ki, dün, NATO ile korunan sistemi, yani emperyalist sistemi korumak için kendi anti-emperyalist gençliğini, Atatürkçü geleneği sürdüren ya da Atatürkçü gelenekten gelen ulusal bağımsızlık kültürüyle donanımlı bilim adamını, yazarını, çizerini, tek sözcükle aydınını kendi elleriyle boğarak yok ettiyse, nasıl ki, laik kaldıkları ve sol siyasal yanda yeraldıkları için aleviler kitlesel olarak katledildiyse, bugün de, NATO üyesi olarak kendini yok etmenin şifresini içersinde gizleyen ABD ile “Stratejik İşbirliği”ne prangalanmış olarak, kendisi olduğu Türkiye Cumhuriyetini, her gün yeni bir kurumunu çökerterek yok ediyor. Sıra, üniter ulus-devletin ve laik cumhuriyetin anayasası yerine, federal devlet ve dindar cumhuriyete anayasa oluşturmaya gelmiş bulunuyor.
(2)
Bir yarım yüzyıldan fazla bir zaman var ki, Türkiye kendini yönetmiyor, yönetecek yöneticileri kendisi belirlemiyor, belirleyemiyor.
Kırklı yılların sonlarında ABD’ye “gönül bağıyla” bağlanmış bulunan İsmet İnönü, 1960’lı yıllarda, “Daha bağımsız ve şahsiyetli bir dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden bahsediyor. Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington’ın haberi oluyor. Sonucu memurumdan önce, Amerikan sefirinden öğreniyorum. Bu meselenin üstüne vakit geçirmeden eğilmek lazımdır. Yoksa bağımsız dış politikadan bahsedemezsiniz. Hatta iç politikada bile bağımsızlık düşünülemez. Yapamazsınız bağımsız politika.” diyordu. (M. Şükrü Koç, Emperyalizm ve Eğitimde Yabancılaşma, Ankara 1970, s. 165-166.)
İnönü’nün, “Amerika’nın mesuliyetine inanıyordum. Bunun cezasını görüyorum demektir!” demesi için (Milliyet, 16 Nisan 1964), EOKA’nın Türkleri kanlı yöntemlerle yok etmesi dayanılmaz bir durum aldığı, İnönü hükümetinin Kıbrıs’a müdahale kararının ABD Başkanı Jhonson tarafından engellendigi güne kadar beklenmesi gerekecekti. Ne var ki, o zaman da çok geç sayılabilirdi, çünkü, ülkenin siyasal iradesi ABD tarafından tam olarak ipotek altına alınmıştı. Başbakan İnönü, Washington’da Jhonson ile görüşürken, hükümet, bütçe oylamasıyla düşürülecek, seçim öncesi Türkiye’de Jhonson’ın eli pantolon cebinde birlikte fotoğraf çektirdiği Süleyman Demirel başbakan koltuğuna oturacaktı (1965).
Başbakan koltuğuna oturduğunun ertesinde de, Demirel, ABD’nin, Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini federe bir cumhuriyet haline getirmek ve Türkiye’ye bağlamak istediğini, Genelkurmayın hükümete verdiği bir brifingte dile getirecekti.
Demirel, Genelkurmayın reddettiği ABD’nin federasyon önerisinin, Türkiye’nin büyümesi amacıyla değil, bölünmesi amacıyla kendisine telkin edildiğini, daha sonra anlayacak, cumhurbaşkanı olarak, İran Cumhurbaşkanı Hatemi’ye, “Bu bölgede bağımsız bir devlet kurulacak olursa, bu sizin arazinizde, bizim arazimizde, Irak’ın arazisinde kurulacaktır. Buna destek vermeniz bindiğiniz dalı kesmek olur.” (TRT 1, 21 Aralık 1997) diyecektir.
(3)
Sovyetler Birliği dağılma sürecine çekildiği zaman (1991), CIA analistlerinden Paul Henze ve Graham Fuller: (1) laikliğin eskidiğini, ılımlı İslam kapsamında dinin/islamın siyasallaşmasını; (2) Atatürkçü (Lozan Andlaşması sözkonusudur) “azınlık” anlayışının eskidiğini, yalnızca Müslüman olmayan toplulukların (cemaatlerin) değil, Müslüman olan ama etnik açıdan Türk olmayan toplulukların da azınlık statüsüne alınması gerektiğini; (3) Atatürkçü yalıtık dış politikanın eskidiğini, (Kemal Atatürk’ün 23 Nisan 1920’de Meclis konuşmasında serüven olarak, hayali görüşler olarak nitelediği) pantürkist ve panislamist politikalara yeniden dönülmesi gerektiğini; (4) ulus-devletlerin, 70 yıllık da olsa, temel sorunların çözümünde başarılı olamadığını, etnik, dinsel ve mezhepsel temele dayalı, olmazsa bölgesel federal bir sisteme, özellikle de Osmanlı millet modeline dönülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdi. (Turkey’s New Geopolities, A Rand study, 1993; Kuşatılanlar, 1996.)
Panislamist ve pantürkist politikalara dönüş ile federasyon önerilerini, bu açıdan somutlaştırmak da gerekiyor:.
Müslüman ulusların liderliği ve panislamizm: “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” yazarları, Heilburn ve Lind, Başkan Bill Clinton’ın, Bosna’ya yirmibin asker göndermesinin nedenini, Bosna’nın Müslüman bir Avrupa devleti olarak kalmasını istemiş ve Amerika’nın, İran (Basra) Körfezinden Balkanlara kadar Müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin lideri olmayı üstlenmiş olmasıyla açıklamıştı. (New York Times, 2 Ocak 1996.)
Yazarlara göre, Clinton, “Amerika Birleşik Devletlerinin İslam ülkelerinin liderliği pozisyonunu muhafaza etmek” amacıyla ve Bosna’nın Müslüman olarak kalmasını istediği için, Bosna’ya yirmi bin asker gönderme kararı almıştı.
Yazarların, ABD’nin liderliğini üstlendiğini ileri sürdükleri “İran Körfezinden Balkanlara kadar Müslüman ulusların” sınırını, Daniel Vernet, “Saraybosna’dan Orta Asya’ya kadar” genişleterek, bunun gerçekleşmesi için de, Ankara’nın “bölge gücü” olmasının kaçınılmazlığına değinecekti. (Le Monde, 4 Ocak 1996.)
Pantürkizm ve Büyük Türk Federasyonu: Türkiye’nin pantürkist politikaya dönmesinin somut anlatımını ise, 1996’da Virginia’da toplanan eski ve yeni on CIA analistinin kurguladıkları senaryoda bulmak olanaklıdır. 2020 yılına kadar tasarlanan dört senaryoya göre, (1) Türkiye ve İran bir federasyon oluşturur, ABD’nin bölgedeki gücü azalır; (2) Türkiye ve İsrail, Suriye’yi işgal eder, Irak üç devlete bölünür; (3) Rusya, Türkiye’yi etkisizleştirir, Türkiye toprak ve güç olarak küçülür; (4) Türkiye, Kafkas Federasyonu kurar. Son Durum: Türkiye ve Türk devletlerin egemen üyeleri olduğu yeni bir uluslararası gücün ortaya çıktığını dünya kabul eder. Aslında yeni bir “Türk İmparatorluğu”, ama serbest yardımlaşma ve ekonomik etkinlik ilkelerine bağlı 225 milyonu aşan nüfusuyla Türk federasyonu, Rus federasyonunda kalan nüfusu büyük ölçüde geçer. (Turkish Daily News, 16 Mayıs 1997.)
Bir zamanlar Osmanlı Türkler tarafından yönetilen bölgelerin “yüreği”, Türkiye’nin “denge noktası” olacağı savlanan Üçüncü Amerikan İmparatorluğu, nasıl ki, ABD’nin, “İran (Basra) Körfezinden Balkanlara kadar Müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin lideri olacağı” tasarımı üzerine kurgulanmışsa, “serbest yardımlaşma ve ekonomik etkinlik ilkelerine bağlı” 225 milyonluk Türk federasyonunun istikrarı da, Brzezinski’nin sözleriyle, “ancak otoriter bir gücün”, yani ABD’nin liderliğinde sağlanabilecekti.
Virginia’da Türkiye’nin 2020 yılına değin çeyrek yüzyıllık geleceğinin senaryosunu tasarlayan eski ve yeni on CIA analistinden biri olan, Ulusal İstihbarat Konseyi eski başkan yardımcısı Graham Fuller, Virginia toplantısından on ay sonra, Ekim 1996’da, İstanbul’da gerçekleştirilen Kafkaslar Konferansında, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın dağılmasıyla oluşan yeni bağımsız toplulukların/ulusların, kendi istekleriyle, Türkiye’nin liderliğinde bir federasyonun parçası olmaları için, Türkiye’nin “azınlıklara iyi muamele eden” bir federasyon olması gerektiğini söyleyecek, federasyona örnek olarak da, Osmanlı millet modelinin denenmesini önerecekti. (Yeni Yüzyıl, 5 Ekim 1996.)
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarını kazanan cumhuriyetlerin, kendi güçleriyle kendilerini koruyamayacağını ve Türkiye ile bir konfederasyon oluşturmaları için Türkiye’nin federal bir yapıda olması gerektiğini öneren Fuller’in ardından (kısa bir süre sonra) ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger, İstanbul’da verdiği konferansta, Sovyetlerin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan gibi (etnik açıdan çoğunluğu Türk olan) “ülkelerin tekrar Rusya’nın eline geçmemesini, İran’ın etkisine girmemesini, Türkiye’nin bu ülkelerle tarihi yakınlığı, bir de ırk yakınlığı nedeniyle çok yakın olabilme ve iyi iletişim kurabilme olanağına sahip bir ülke olduğunu” söyleyecek, ABD’li yöneticilerin yabancısı olduğu bu ülkelere, ırk ve tarih yakınlığı nedeniyle Türklerle birlikte ilişkiye geçebileceğini dile getirilecekti. (Yeni Yüzyıl, 15 Kasım 1996.)
Sovyetler daha dağılma sürecine girmeden, Berlin duvarının yıkılmasının ardından, Fethullah Gülen, 11 arkadaşını Azerbaycan’a/Bakü’ye gönderecek, ardından, 28 Mayıs 1990’da 37 kişilik bir iş adamı Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a gidecek, Gülen’in kaset ve kitaplarını armağan olarak götüreceklerdi. Bunu, Paul Henze’nin içersinde yer aldığı Türk ve Amerikan işadamlarından oluşacak bir heyetin Orta Asya cumhuriyetlerine gezisi (27 Mayıs - 4 Haziran 1992) izleyecektir.
(4)
Federasyonun Türkiye açısından, Körfez Savaşına (17 Ocak 1991) ve Kerkük-Musul senaryolarına endeksli olarak tartışılmaya başlandığı bilinir.
“Türkiye’deki 43 milyon Türkün, Musul-Kerkük’teki soydaşı Türkmenler ve Türkiye’deki 12 milyon Kürdün, Musul ve Kerkük’teki soydaşı olan Kürtlerle birlikte oluşturacakları bir federal devlet. Belki müstakil, belki de göbek bağlı!.. O göbek bağı da Musul-Kerkük’ten çıkan ve Yumurtalık’ta son bulan iki petrol boru hattı” olamaz mıydı? (Güneri Civaoğlu, “Tasarım”, Sabah, 27 Ocak 1991.)
Civaoğlu, “daha barış masası kurulmadan” Özal’ın oluşturduğu yeni harita tasarımını böyle açıklıyordu.
Özal, daha önce de, “bu işin uzun sürmeyeceğini” belirtmiş, Amerika’nın savaştan sonra çekileceğini, bölgeyi kontrol altında tutacak bir güce gereksinim duyulabileceğini ve bu gücün de Türkiye olduğunu ifade etmişti. (Cumhuriyet, 23 Ocak 1991.)
Güneri Civaoğlu ise, savaş devam ederken, Riyad’dan gönderdiği “İki Yarbay” adlı yazısında, Amerikan Kuvvetlerine bağlı iki yarbayın, kendisine özel olarak verdikleri mesajın, Özal’ın düşünceleriyle örtüştüğünü görünce şaşkınlığını gizlemeyecek, “üst düzeyde bir şeylerin pişirilmekte olduğunu” düşünecektir. Çünkü, Amerikalı yarbay, duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önünde sağ elinin avuç içini Kerkük/Musul alanında gezdirerek, “İşte Kürt devleti burada kurulur, demişti. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler bir devlet kurarak buradaki boşluğu dolduracaklar. Belki Türkiye’den de toprak isterler.” (Sabah, 2 Şubat 1991.)
“Federasyon” tasarımları, özellikle Körfez Savaşının ardından Uğur Mumcu’nun değindiği başlıca konulardan biri olacaktı. Mumcu, kimi devletlerin, “federasyon”u, özellikle petrol ile ilgili bir çıkar sorununun aracı olarak gündeme getirdiklerini yineliyor ve Cumhurbaşkanı Özal’ın “Federasyon fikri dahil tartışalım” önerisini ortaya attığı günlerde, Talabani ve Barzani’nin, Washington’da, “Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” adıyla, yeni bir devlet kurulmasını önerdiklerini, özünde, ABD’nin çıkarları doğrultusunda ve ABD’nin amaçlarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak “federasyon” görüşünü gündeme getirdiklerini yazıyordu. (Cumhuriyet, 31.7.1992.)
Mumcu, “Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” tasarısının, Türkiye Cumhuriyeti topraklarını bölmenin bir aşaması olduğu görüşünü yinelerken, bunun CIA tarafından kotarılan ve Pentagon tarafından uygulanan gizli “bir Amerikan oyunu” olduğuna değiniyor, “1960’lı yılların başında Irak’ta kuramadıkları “Arap-Kürt Federasyonu” yerine, Türkiye’de 1990’lı yıllarda ABD desteği ile “Türk-Kürt Federasyonu kuracaklar.” diye ekliyordu.
“Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” tasarımının yerini, Körfez Savaşının inişe geçen seyriyle birlikte, “Kuzey Irak Kürt Federe Devleti” aldığı zaman, Mumcu, bu “Kürt Federe Devleti”nin de “Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” gibi Musul ve Kerkük petrollerinin Türkiye üzerinden Batıya ulaşmasının bir senaryosu olduğunu ve ABD’nin, Körfez Savaşı sonrasında, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti oluşturma şansını yeniden elde ettiğini yazacak, Türkiye’nin de katkısıyla gelinen noktanın, Sevr Andlaşmasında öngörülen “kapitalist emperyalizmin” “siyasal kadastro” planı olduğunu belirterek ekleyecekti: “Doğrusunu söylemek gerekirse Kürtler üzerindeki ABD planı büyük bir başarıyla yürüyor.” (Cumhuriyet, 6 Ekim 1992.)
(5)
PKK program taslağında (27 Kasım 1978), “sömürgeciliği yıkarak bağımsız, demokratik ve birleşik bir Kürdistan devleti kurulması” asgari hedef olarak belirlenmişti. (İsmet G. İmset, PKK – Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı (1973-1992), Turkish Daily News Yayınları, Ankara 1993, s. 51-52.)
ABD’nin, “Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da izlenecek politikalar için vazgeçilmez bir coğrafyada bulunan Türkiye’nin “Türkiye olarak değil, Anadolu olarak algılandığını” imleyen Migdalowitz, PKK’nın, “1993 ateşkesinde federel devlet önermesine karşın, bağımsız bir devletten yana olduğunu” belirtiyordu. (Carol Migdalowitz, “Türkiye’nin Kürt Sorunu ve ABD politikası”, Avrasya Dosyası, cilt ½, s. 119-137; M. Hüseyin Buzoğlu, Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Yayınları, Ankara, s. 141.)
Kasım 1995’te Özgür Halk’ta (s. 6) yayınlanan konuşmasında Novore Vremya (Rusya) muhabiri Makarinko Vadim’e, Öcalan,”TC’nin çöküşü”nün “Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine bağlı” olduğunu söyleyecek, tam da bu yıllarda çeşitli ülkelerden gazeteci ve politikacılara farklı ve değişen “federasyon” anlayışlarını sergileyecekti.
İmralı’da sorgusunda, Alman Şark Enstitüsü Başkanı Uda Steinbach ile üç yıl önce görüştüğünü belirten Öcalan, kendisinin tercihini Türkiye lehinde yaptığını, bu nedenle de dışlandığını belirttikten sonra, “Benim 1996’dan beri yazışmalarım oldu. Bütünleşmeye ilişkin işaretlerim vardır. Bu görüşe varmakta geç kaldık.” (“PKK barış masasına otursun”, Cumhuriyet, 4 Haziran 1999) diyecekti.
ABD Dışişleri Bakanlığında uzun yıllar görev yapan emekli diplomat David Adolph Korn’a yazdığı mektupta ise, Öcalan, “ABD çıkarlarına hiçbir zaman saldırmadıklarını” ileri sürüyor, “sizler kadar bağımsız büyük bir devlet olmak istiyoruz, tek ulustan oluşan bir Amerika kadar federalizm istiyoruz.” diyordu. (Cumhuriyet, 10 Ağustos 1995.) Bu anlatımlardan “tek ulus” ile Türkiye’yi mi, yoksa “pankürdist” bir ulus tasarımını mı, amaçladığı, “federalizm” ile, Türkiye bütünlüğü içinde bir federalizm mi, yoksa “pankürt” bir birliğin federatif yapıda mı olacağını anlatmak istediği açık değildi.
1980’den sonra Suriye ve Bekaa’da başlayacak ve kimi anlatımlara göre otuz bin kişiyi bulacak olan silahlı/savaş örgütlenmesinin belirli bir düzeye ulaşmış olmasından sonra, Ağustos1984’te Eruh ve Şemdinli sınırlarına konuşlanmış bulunan seyyar jandarma taburlarına ateş açarak, “Kürt usulü” isyanı başlatmış bulunan PKK, 17 Mart 1993’te ateşkes ilan etmesine karşın, 25 Mayıs 1993’te, Bingöl-Elazığ karayolunda, bir başka deyişle, Bakü-Ceyhan arasında geçmesi tasarlanan petrol boru yolunda ve bu boru yolunun yapımına katılan konsorsiyum temsilcilerinin otomobille yapacakları keşif gezisinden iki gün önce, yol keserek, birliğine yeni gitmekte olan 33 eri kurşuna dizecektir.
Haziran 1995: Alman televizyonu ARD kanalı muhabiriyle yaptığı konuşmada, Öcalan, “Türkiye ile geliştirilecek federatif bir yapılanmanın” olanaklı olduğunu belirtirken “üniter devletin çözümsüz” olduğunu ileri sürüyor. “ABD’nin bir federatif yapı” olduğunu yinelerken, “Irak somutunda olduğu gibi Araplarla, İran’la ve esas olarak da Türkiye ile bir federatif yapı geliştirerek, Ortadoğu’yu bir halklar federasyonuna dönüştürebileceğini” söylüyordu. (Özgür Halk, yıl: 6, sayı 56, Haziran 1995, s. 29.)
21 Kasım 1995: Londra’da yayınlanan El Hayat gazetesine verdiği demeçte, Öcalan, ABD’nin arabuluculuğunda Türkiye’de federatif bir yapı kurulması karşılığında silah bırakmayı önerecektir. PKK lideri, federasyon kurulması durumunda Türkiye’nin sınırlarının bozulmayacağını da iddia edecekti. (Cumhuriyet, 21 Kasım 1995.)
Ocak 1996: Paris Match muhabirine, İspanya, Belçika, İsviçre modellerinin, hatta ABD’nin bir federal sistem olduğunu, “otonomiye de, bağımsız devlete de karşı olmadığını”, tek bir ulus olduğu halde Almanya’nın federal bir sistem olduğunu anımsatarak, “burada bir Alman federalizmi kadar federalizm uygulayalım diyorum” diye konuşacaktı. (Özgür Halk, Ocak 1996, Yıl: 7, Sayı 62, s. 37.)
Buraya şu notu da eklemek gerekiyor: İmralı’da, savunmasında (23 Haziran 1999), “PKK”nın, “İçte ve dışta çok tehlikeli bir noktaya ulaştığını” “tehdit olarak değil, bilgi olarak” söyleyecek olan Öcalan,”Kürt sorununun demokratik temelde çözülmesi ve PKK’nın silahları bırakma düzeyine geldiğini” belirtmiş, “Esas hakkındaki mütalaaya cevap”ında “kimsenin artık daha fazla acı çekmeye tahammülü olmadığını” söyleyerek “(1) demokratik birlik, (2) vatanı parçalama ya da küçültme değil, özgür vatanda birlikte yaşama, (3) özgür barış ve kardeşlik” önermişti. (“Abdullah Öcalan’ın dünkü savunması”, Cumhuriyet, 24 Haziran 1999.) Bu önerinin, PKK’nın siyasallaşması koşuluna endekslenmiş bir öneri olduğunu ayrıca belirtmek gerekir.
3 Aralık 2007, Ankara
Muzaffer İlhan Erdost TİHAK (İnsan Hakları Kurumu) Başkanı
