Sanık George Walker Bush’un İddianamesi
Ağustos 8, 2008
Davacı : Irak Halkı adına, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK)
Sanıklar : 1. George Walker Bush, ABD Başkanı
2. Dick Cheney, ABD Başkan Yardımcısı
3. Donald Rumsfield, ABD eski Savunma Bakanı
4. John Powell, ABD eski Genel Kurmay Başkanı, eski Dışişleri Bakanı
5. Condeeliza Rice, ABD dış İşleri Başkanı
6. Tony Blair, İngiltere eski Başbakanı
7. CIA ve Pentagon yetkilileri
8. Irak’taki işbirlikçiler, Celal Talabani, Mesut Barzani, Ayetullah Sistani..
Suç : İnsanlık suçu.
a) Bağımsız ve özgür Irak Devletinin istila edilerek Büyük Ortadoğu Projesi doğrultsunda meşru yönetimin devrilmesi,
b) Toplu katliam,
c) İnsanlık dışı toplu işkence,
d) Irak’ın aşiret ve mezhepler arasında parçalanarak, toprak zenginliklerinin yağmalanması, yokedilmesi,
e) Irak’ın meşru yöneticilerinin uluslarası hukuk kuralları. ve gelenek ve moral değerleri çiğnenerek düzmece mahkemelerde yargılandıktan sonra, utanç verici bir biçimde öldürülmeleri,
f) 2 milyon Irak’lının öldürülmesi, 3 milyon Irak’lının göçe zorlanması
g) Irza tecavüz, sivil halka baskı ve zorbalık.
Suç Tarihi : Ekim 2001 tarihinden buyana sürmektedir.
“Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar.Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”
Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicelerinden büyük alkış aldığı konuşma.
Irak’ın Suriye sınırına yakın bir bölgede bir aşiret düğününe yapılan füze saldırısında gelin, damat, saz heyetiyle birlikte kırk kişi öldü.
Gazeteler
Irak’ta bulunan Blackwater şirketinin paralı askerleri, 18 sivili öldürdü. Uzun zamandan beri bölgede faaliytte bulunan şirketin sorumlularını kimse yargılayamıyor.
Gazeteler
Irzına geçtiği 14 yaşındakı kız çocuğunu, anasını ve babasını öldüren ABD’li er suçunu itiraf etti. Gazeteler
İnsanlar biri için ağlar. Ya ben hangisine ağlayayım!”
Gebe anasını, babasını, 3, 6, 10 yaşındaki üç kız kardeşini, 12 yaşındaki erkek kardeşini ve amcasını yitiren iki kolu kopmuş Ali İsmail Abbas’ın, yanık gödesini kucaklayan halası Aliye. (Guardian Gazetesi)
“Niçin savaş var?”
“Bush nasıl bir şey?”
“Bush bize kızdı mı?”
“Bush’un uçakları silahları var mı?”
4 yaşındaki Amr’ın annesi Mıyase Abdul Hamid’e soruları. (Guardian Gazetesi)
Lesley Stahl: “Irak’ta yarım milyon çocuğun öldüğünü duyduk. Yani Hiroşima’da ölen çocukların sayı sından daha çok. Bunları biliyorsunuz. Değdi mi buna?”
Madelin Albright (ABD Dışişleri Bakanı): “Biliyorum bu çok zor bir seçim. Ama biz doğru olduğunu düşünüyoruz.”
(CBS Haberler, 1996)
“Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanırsa, tarihi biter.”
Irak’lı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed
11 Eylülün ertesinde Bush, “yaptıklarımızdan değil, kimliğimizden ötürü bize saldırıyorlar” diyordu. Kongrede “Bize niçin saldırıyorlar?” sorusunu yine kendisi “özgürlük düşmanlarının” “uygarlığı” tehdit ettiğini söylüyor, “çünkü biz ilerlemeye, çoğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz” diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada “uygarlığı savunmak için, savaşmak gerektiğini” vurguluyor, “yürüttüğümüz politikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşumuzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız” diyordu.
“Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.” sloganı ile işe başlıyordu Bush.
Bush elindeki “akıllı bombalarla” “adalet” dağıtmaya kararlıydı.
Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.
Böyle diyordu da, ne böbrek hastası Usame bin Ladin’i adalet önüne getirebildi, ne de adaleti Afgan mağaralarına taşıyabildi. Oysa, bin Ladin adalet önüne getirilmiş olsaydı, kimbilir, Bush ve ekibinin hangi kirli çamaşırları ortaya dökülecekti!
Bush “adaletini”, dev B-52 uçaklarıyla, ya da binlerce kilometre uzaktaki füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gözetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.
Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üssüne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. O günden bu yana işkenceden geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarılmadılar.
Guantanamo kampında uygulamalı eğitimini tamamlayan işkenceciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon arşivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki işkence uzmanlarınca hazırlanmış yöntem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.
Birinci Körfez Savaşı’nda teslim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl toprağına gömmüşlerdi. (Ziauddin Sardar-Merrly Wyn Davies, Whay Do People Hate America?, s. 113.
Irak’a saldırısını haklı göstermek için Bush, Eylül 2002′de BM’de Irak’ın “çok tehlikeli kitle imha silahları olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu” yalanını söylüyordu. Bununla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırısının lideri olduğu söylenen Muhammet Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına karşın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.
Aslında Bush ve ekibi, bu savaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuoyunu aldatmak için, emekli subaylar, emekli elçiler, dış politika uzmanlarından oluşan büyük bir propaganda ordusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgilendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tarihin kaydettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muhaliflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların kemiklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfkelendiği insanları aslanların önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, kendini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak “kurtarıcılarını” bekliyordu.
Bush savaşa başlama emrini verirken, Irak halkına olduğu kadar, Irak’ın “büyük uyğarlığına” da saygılı olacaklarını vadetmişti. Oysa daha savaşın ilk gününde, tarihin en eski kentlerinden biri olan Bağdat acımasızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizasyon sistemleri yokedildi.
Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tanklarına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikaplarına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD askerleri Bağdat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanıyordu.
Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tüttürürken, hamile annesini, babasını, erkek kardeşini, 3, 6, 10 yaşlarında üç kız kardeşini ve amcasını kaybeden 12 yaşındaki Ali İsmail Abbas, kopmuş iki kolu ve yanık gövdesiyle dehşet içerisinde TV kameralarına bakıyordu. Ali İsmail’in halası ise, öldürülen yakınlarının cesetlerine kapanarak, “Herkes birine ağlıyor, ya ben hangisine ağlayayım!” diye ağıt yakacaktı.
Hastahaneler ölü ve yaralılarla dolmuştu. Doktorlar çaresizlik içerisindeydi. Dr. Hüseyin, çaresizliğini, öfkesini, “Bunları yapan Amerikan askerlerini görmek istiyorum. Bunlardan birini kendi ellerimle öldürmek istiyorum.” diye ifade ediyordu. (The War We Could Not Stop, s.107.)
Ülke, yağmacıların, hırsızların, işbirlikçilerin ellerine bırakılmıştı. İşgalciler halkı yağmaya teşvik ediyordu. Her şey talan ediliyordu. Ulusal müze, ulusal kütüphane tiyatro, merkez bankası, bakanlıklar, resmi daireler, hastaneler yağmalandı. Yağmacıların yakınına bile yaklaşamadıkları bir tek yer vardı; Irak Petrol Bakanlığı. Bağdat’ın merkezindeki Al-Kundi hastanesinin elektrik ampulleri, kabloları, tıbbi cihazları, yatakları, karyolaları bile yağmalandı. Bağdat müzesinden 7 bin yıllık eserler dahil, 50 bin tarihi eser çalındı. Sümerler’den kalan beş bin beş yüz yıllık altın heykel, Uruk’tan kalma kadın başı heykeli, pek çok altın, bilezik, küpe koleksiyonları yağmalandı. Bağdat işgalinin üçüncü günü, Musul müzesi yokedildi. Kral Saknotrok II’nin 2000 yıllık heykeli de dahil, pek çok eser birkaç dakika içerisinde yokoldu. Iraklı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed bu talanı şöyle yorumlayacaktı: “Bir ülkenin kimliği, değeri ve uygarlığı tarihinde saklıdır. Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanıyorsa tarihi biter. Bizde olan budur.
Bu barbarlığın amacı da Irak’ın tarihini bitirmekti. Olanları İngiliz Savunma Bakanı “halkın rejimden mallarını kurtarması” olarak yorumluyor, Rumsfeld ise sırıtarak “Iraklılar zenginliği yeniden paylaşıyor” diyordu. Iraklı Rassan Hasan ise, Guardian muhabirine “Saddam bizi uçaklarla vurmadı. Çocuklarımızı bombalarla katletmedi. Okullarımızın kapılarını kapamadı.” diyecekti.
Bütün bu olup bitenler, dünyanın gözünden saklanmaya çalışıldı. Haberler işgal komutanlığının sansüründen geçiyordu. Pentagon’un tescilli gazetecilerinin dışında kalan gazeteciler ise her an işgalcilerin ateşiyle öldürülmek pahasına, yürek dağlayan görünümleri güçlükle merkezlerine iletebiliyorlardı.
Tarafsızlığı ve güvenirliği ile ünlü El Cezire televizyonunu susturmak için Katar hükümetine büyük baskılar yapıldı. Baskılar sonuç vermeyince, yoğun bir karalama kampanyası başlatıldı. Bu da sökmeyince, Kabil’deki büroları havaya uçuruldu. Bağdat’taki otel odaları dünyanın gözleri önünde bombalandı. Bir muhabirle bir fotoğrafçı öldürüldü. Bunların en büyük günahları, esir düşen iki ABD askerinin görüntülerini yayınlamaktı. Bu esirlerin korkulu görünümlerini yayınlamak “insan haklarının ihlali” idi. İşgal güçlerinin kayıplarının cesetleri büyük bir gizlilik içinde ülkelerine gönderiliyordu.
Bir evde kıstırılan Saddam’ın oğulları ile 15 yaşındaki torunu, sağ olarak ele geçirilmeleri olanaklı iken, param parça edilmiş, Uday ve Kusay’ın cesetleri biraya getirilip dikilerek, günlerce ABDgücünün ifadesi olarak dünya medyasında gösterilmişti. İnsan onurunu aşağılayan davranışlarla Saddam’ın sakalında, saçında tiksintiyle bit arayan askerlerin görüntüleri, zafer sevinçleriyle TV ekranlarında defalarca gösterilecekti.
Bu nedenle, sıradan Amerikan yurttaşı, dış dünyada olup bitenlerden haberdar değildir. Irak işgalinden dört ay sonra, 18-24 yaş arasındaki yedi Amerikalıdan biri, Irak’ın haritadaki yerini bilebiliyordu. (Newsweek, 25 Ağustos 2003.)
Ama Irak’ta olanlar, insanın kanını donduracak kadar çarpıcı sahnelerle doluydu. Medyada çok az bir bölümü gösterilen o tiksinç resim ve kasetlerin binlercesi saldırı yöntemlerinin somut belgeleri olarak Pentagon mahzenlerinde arşivleniyordu. Bu arşivlerde ırzına geçilen kadınların, birbirleriyle zorla ilişkiye sokulan çocukların görüntüleri, domuz eti yedirilen, islama küfür etmeye zorlanan resimler, kasetler vardı. Bu kin ve nefretle Afganistan’da, Irak’ta sivil halk üzerine herbiri 700-800 bombadan oluşan “misket bombalar” atılıyor, kadın çocuk demeden binlerce masumun kavrulmuş, parçalanmış cesetleri arasında 12 yaşındaki Iraklı çocuğun, kopan kolunu bulmaları için yalvarışına Batılı haberciler tanık oluyordu.
Bu barbarlıkları dünya kamuoyunun gözlerinden gizlemeyi başaramadılar. Abu Garip hapishanesinde yapılanlar, orada görevli askerler tarafından basına sızdırıldı. Bush yönetiminin “utanç verici”, “tiksindirici” dediği bu sahneler, hiç de yeni değildi. Bu uygulamalar, ABD’de 11 Eylül sonrası tutuklananlara, Guantanomo üssüne kapatılanlara, Afganistan hapishanelerindekilere de uygulanıyordu. Onları öfkelendiren, olanlar değil, olanların dışarıya sızdırılmasıydı. Çünkü uygulamalar Pentagonun bilgisi ve belirlenmiş olan yöntemler doğrultusunda yapılıyordu. O nedenle altında imzası olduğu halde, 1949 Cenevre sözleşmesi açıkça çiğneniyordu. Rumsfeld, Cenevre sözleşmesinin eskidiğini, geçerliliğinin kalmadığını söylüyordu. Bush “terörizme karşı savaşın yeni bir tür savaş” olduğunu öne sürüyordu. Bush’un hukuk danışmanı “yeni savaşın niteliği gereği” yakalanan teröristler ve onların destekçilerinden acil bilgi almak için Cenevre sözleşmesinin katı kurallarının eskimiş olduğu görüşünü Bush’a bildirmişti. (Newsweek May 24, 2004.)
Bu nedenle ABD, Amerikalıların uluslararası mahkemelerde yargılanmasını kabul etmemişti. Bu nedenle, ABD askerlerinin “savaş suçlusu” sayılmayacağını dayatmışlardı. Uluslararası hukuk, insan hakları, ABD için geçerli değildi: “Biz” ve “ötekiler” vardı. “Bizler”, yani Amerikalılar için hukuk ayrıdır, “ötekiler”, yani Amerikalı olmayanlar için ayrı hukuk geçerlidir. “Ötekiler” için, Başkan’ın, baştaki komutanın emirleriyle seçilen subaylardan oluşan bir Askeri Komisyon, hiçbir uluslararası hukuk kuralı tanımadan, suçlunun “çabucak” yargılanarak cezalandırılmasını öngörülmüştür. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, Avrupa Sözleşmesinin, 1949 Cenevre sözleşmesinin öngördüğü adil yargılama kurallarının hiçbiri geçerli değildir.
Bush ve ekibi için işgalicilere karşı direnen, yurtlarını savunan Iraklılar, birer “lağım sıçanıdırlar”. Bu “sıçanlar deliklerinden çıkarılacak”, yokedileceklerdir.
Şubat 2002 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında Bush, şunları söylemiştir: “Silahlı güçlerimiz ABD’nin düşmanlarının artık açıkca anlamış oldukları şu mesajı vermiştir: 7000 mil uzakta da olsanız, okyanuslar ötesinde, kıtalar ötesinde de olsanız, dağların tepelerinde, mağaralarda bile olsanız, bu ulusun adaletinden kaçamayacaksınız.
Pentagon bu adalet anlayışıyla Afganistan’ı bombalama harekatına islam inancındaki “Tanrının sonsuz adaleti” kavramına nazire yaparak “Sonsuz Adalet Harekatı” adını vermişti. (WDPHA? s. 106).
Pentagon müslüman Irak halkına “hıristiyan” adaletini dağıtırken, eş zamanlı olarak Filistin halkına soykırım uygulayan Şaron da “yahudi” adaletini dağıtıyordu.
İnsanlığın bu utanç verici vahşeti karşısında bütün değerleri ayaklar altında çiğnenmiş bir halk ne yapabilirdi! Yapabileceği, yokedilmek istenen ruhunu kurtarabilmek için bedenini ateşe sarıp yok etmek. Bunun adına da “terör” diyorlardı.
Büyük Ortadoğu Projesinin hayata geçirilmesi ile birlikte, insan hakları ihlalleri, nerdeyse İkinci Dünya Savaşı boyutlarına ulaşmış bulunmaktadır. Afganistan’a çocuk, kadın, genç, ihtiyar demeden kişi başına 40 kg bomba yağdırılmıştı.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin sahibi BM’lerin Irak’a uyguladığı ambargonun boyutlarını Irak’taki BM yardım sorumlusu Denis Dalliday “soykırım yaptırımı” olarak nitelemişti.
Irak’ta ABD işgal askerlerinin yapageldiklerine BM, Avrupa ve bütün dünya, ibret ve dehşet verici bir umursamazlıkla seyirci kalıyor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!
Birinci Körfez savaşında Irak halkının yüzde 5′i öldürülmüştü. Bu sayı ABD nüfusu ile kıyaslandığında, 15 milyon insana denk gelmektedir. Bugün, dünyanın gözü önünde, Irak bir kan gölüne dönüştürülmüştür. Bu gölde her gün 500 can boğulmaktadır.
Aynı umursamazlıkla, Bush’un baş müttefiki İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu soykırım karşısında “insan hakları savunucuları”, “demokratik”, “özgürlükçü” Batı, suskun!
Dünya Irak halkının acılarını sessizce seyrederken, Hıristiyan “Batı” ile Yahudi İsrail, İslamiyet’i yeniden yapılandırmanın gayreti içindeler.
Irak, işgal sonrası günlük 270 bin varile düşen petrol üretimi (Irak’ın iç tüketiminin yarısı) günde 3.5 milyon varile çıkarılarak Suudi Arabistan’ın ardından ikinci büyük petrol ihraç eden ülke konumuna getirelecekti. Petrolü Kerkük’ten Suriye’nin Tartus ve Banyas limanlarına da ulaştırmak için Irak’tan hemen sonra Suriye’nin de “demokratikleştirilmesi” gerekiyordu.
Irak’ın güney bölgesindeki petrol yatakları ise Basra’ya yerleşen İngiltere’nin gözetimine verilmişti.
Irak’taki petrol üretimini olabildiğince artırmayı da amaçlayan bu stratejide Rusya, Almanya, Fransa gibi büyük devletlerin yeri yoktu. ABD’nin İşgal güçleri koalisyonunu oluşturanlar ise yağma sofrasının kırıntıları ile ödüllendirileceklerdi.
Öte yandan dünya nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu Uzak Doğu ülkelerinin doğal enerji kaynaklarına olan gereksinimleri ve bağımlılıkları giderek artmaktadır. Dünyanın en hızlı gelişen ülkelerinin başında gelen Çin’de kişi başına düşen araba sayısı batı ölçülerine ulaşacak olsa, yerkürenin bilinen enerji kaynaklarının beş yıl içerisinde tüketileceği hesaplanmaktadır.
Bugün Körfez ülkelerinde üretilen petrolün yüzde 90′ı Asya’ya gidiyor. ABD’nin petrol ithalatının bölgedeki payı yüzde 18′dir. 2050′lerde pay yüzde 70′e çıkacaktır.
Suçun İdolojik ve Siyasal Gerekçeleri
Kuşkusuz Büyük Orta Doğu Projesinin anlamını kavrayabilmek için, projenin ideolojik ve siyasal içeriğini de açımlamak gerekiyor.
Projenin ideolojik içeriği Pentagon ve ABD dışişleri uzmanlarınca Vietnam yenilgisinin ardından, 1970′lerde, özellikle de 1973 petrol bunalımından sonra oluşturulmaya başlanmıştı. Bugün bu projenin uygulamasında adlarını sık sık duyduğumuz, Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Ford yönetiminin Kurmay Başkanlığını, Rumsfeld Savunma Bakanlığı yapmıştı. CIA’nın başında ise Baba Bush bulunuyordu. Wolfowitz ve Richard Perle genç demokratlar olarak etkindiler. Daha sonra cumhuriyetçilerin saflarına katıldılar. Grubun merkezinde ise Kissinger bulunuyordu. Çoğunluğu yahudi kökenli olan bu grup, Orta Doğu’da Araplara karşı İsrail’i destekleyen ABD’deki Yahudi lobilerinin de en etkili elemanlarıydı.
Bu yahudi lobilerinden en etkili kurumlarından biri 1985 yılında kurulan Waşington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü (The Washington Institute for Near East Policy [WINEP]) idi. Kurumun altı üyesi Baba Bush’un üst yönetiminde yer almışlardı.
1990′larda soğuk savaşın sona ermesinin ardından ABD-İsrail bağlaşıklığının stratejik değeri azalıyor gibiydi. Bu bağlamda WINEP ve o doğrultudaki kuruluşlar, ABD’nin yeni Orta Doğu politikalarında İsrail’in belirleyici rol üstlenmesi gerekliliğini temel hedef seçmişlerdi. Tel-aviv’le ortak çalışmalar sonunda Clinton yönetiminin ilk günlerinde bu strateji benimsetilmişti. Buna göre ABD’nin İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır gibi üçlü bir müttefiki vardı. Bölgenin geri kalan ülkelerinin dinsel ve laik radikal rejimleri, ABD’nin bölgesel çıkarlarının karşısında idiler.
Başta İran ve Irak olmak üzere (Suriye üçüncü sıradaydı) öteki ulusalcı ve radikal rejimlerin bölgeden arındırılması ve “demokratikleştirilmeleri” gerekiyordu. Bu üçlü ittifak yeni “müslüman cumhuriyetlerin” ortaya çıkışıyla (örneğin Türkiye’nin) güçlendirilmeliydi.
WINEP Türkiye ile de yakından ilgileniyordu. Washington’u ziyaret eden her Türk yetkilisi bu kurumu ziyaret ediyordu. Özellikle de Turgut Özal bu örgütün her yıl saygıyla andığı “büyüklerden” biridir. Bir başka “büyük” de Fethullah Efendidir. John Hopkins Üniversitesi Uluslararası İleri Çalışmalar Okulunda yapılan Abant sempozyumunun gerçekleşmesinde bu kurum önemli katkılarda bulundu.
Kurumun “Kürdistan” çalışmaları da önemlidir. Bu çalışmaların sonucunda Barzani ile Şaron’un amcaoğulları oldukları neredeyse kanıtlanacaktı!
Yeni Orta Doğu Projesinin oluşumunda en belirleyici politakalar neo-com (yeni mu hafazakar) adı verilen ve çoğunluğu yahudi kökenli olan ekip tarafından üretilmiştir.
1989′da, eski bir dışişleri bakanlığı çalışanı olan Francis Fukayama “Tarihin Sonu” başlığı altında bir makale yayınladı. Fukayama, İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin yenilgiye uğratılması ve ondan 45 yıl sonra Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından, bunun liberal demokrasinin zaferi ve insanlığın ideolojik evriminin sonu anlamına geldiğini savunuyordu. Ona göre bu bir sondur, çünkü bundan sonra başka gidecek yer yoktur. Ulusalcılık ve fandımantalizm ölü geçmişin artıklarıdır. Bu makale yeni dünya düzeninin kılavuzu haline geldi.
1993 yazında ise, Johnson yönetiminin Vietnam’da karşı ayaklanma uzmanı Samuel Hungtington, “Uygarlıklar Çatışması” adı altında bir makale yayınladı. Huntington, komunizmin yok olması, bütün ideolojik tartışmaların sonlarının geldiği anlamını taşısa da, tarihin sonunun gelmediğini savunuyordu. Artık dünyaya ekonomi ve politika değil, kültür egemen olacak ve dünya bu kültür temeline göre bölünecekti. Ona göre uygarlıklar “insanları güdüleyen ve harekete geçiren güç” olan dinin simgelediği farklı değer sistemlerine dayanıyordu. O nedenle asıl çatışma “Batı” ve “Ötekiler” arasında somutlaşıyordu. “Batı” bireysellik, liberalizm, anayasacılık, insan hakları, eşitlik, özgürlük, hukuk düzeni, demokrasi ve serbest pazar değerlerine dayanıyordu. Tam da bu nedenle “Batı” bu düzeni tehdit eden “ötekilere” karşı askeri müdahaleye kapıları açık tutmalıydı.
Huntington’a göre “Batı Uygarlığına” karşı en tehlikeli iki karşı-uygarlık, İslamiyet ve Konfiçyüscülüktü. En büyük ve en yakın tehlike ise İslamcılıktı. Çünkü dünya petrol kaynaklarının büyük bölümünü İslam dünyası elinde tutuyordu.
Huntington için sorun islam köktendinciliği değildir. Bu konuda şöyle diyor: “Batı için esas sorun İslam köktendinciliği değildir. Kültürlerinin üstünlüğüne inanan ve güçlerinin yetersizliğine takılıp kalmış olan insanların farklı bir uygarlığıdır, İslamın kendisidir esas olan.”16
Görüldüğü gibi, BOP’un ideologları İslamın “batılılaşmaya” karşı, anti-laik bir anlayış içerisinde olduğunu, bu nedenle de Batının laik-demokratik sistemine karşı olduğunu vurgulamaktadırlar. Onlara göre demokrasi, İslâm dünyasının pek de yabancı olmadığı bir kavramdır, asıl karşıtlık laisizmden kaynaklanmaktadır. Demokrasiyi islamla bağdaştırarak kabul etmek mümkündür. Demokrasiden uzak bir islam, “cihad“in içindedir ve “terorizm”in kaynağı olma niteliğini korumaktadır.
1992′de ABD Barış Enstitüsü tarafından düzenlenen “Yeni Sentezler” konulu konferansta “İslam ve demokrasi arasındaki fikir çatışmasına islamcı anlayışların katkılarıyla, iki anlayışın da güçlendirileceği ve batı anlayışındaki bugünkü demokratik görüşlere yeni anlamlar kazandıracağı” vurgulanmıştı.
11 Eylül saldırısını gerçekleştirnler arasında tek bir Afganlı yoktu. Başakan Bush hedef olarak Afgan dağlarını gösteriyordu. Koca ABD, tek bir kişiye, bin Ladin’e savaş açıyordu.
Başkan Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal avaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.
İlk Hedef Afganistan Oldu
Afganistan, emperyalizmin Asya egemenliği için en kilit coğrafyanın üzerinde yer almaktadır. 19. Yüzyılın başından beri Afganistan Çarlık Rusya ile İngiltere rasındada bir çekişme alanı olmuştu. İngilizlerin, Hindistan ve Uzak Doğu egemenliği için Afganistan’ın sarp geçitlerinde ne zorlu savaşlar verdiğini tarihler yazmaktadır. Ama İngilizlerin Afganistan’daki egemenliklernin başarısı, geleneksel ingiliz politikasına dayanıyordu. Rüşvet en etkili araç olarak yüz yıllar boyu bu bölgede başarı ile kullanıldı.
Afaganistan değişik halkların bulunduğu, çok değişik dillerin konuşulduğu bir Babil kulesi idi. Aşiretleri satın almak, aşiretleri biribirlerine karşı kışkırtmak zor olmuyordu. Aşiretlerin büyük bölümü Afganistan sınırlarının dışına taşıyordu. Türkmen, Tacik, Özbek, Kırgız aşiretlerinin büyük bölümü Çarlık Rusyası topraklarında, Peştun kabilelerinin bir bölümü şimdiki Pakistan’da, Beluciler İran ve Pakistana kadar uzanıyordu. Kabile bağları, Afganistan’a bağlılığın çok önünde geliyordu. Bir Afgan ulusundan söz edilemezddi. Ne bir dil bütünlüğü, ne bir kültür birliği, ne de bir toprak birliğinden vardı. Aslında Afganistan sınırlarını da Hindistan’daki İngiliz yönetimi ile Çar Rusyası çizmişti. İki büyük güç arasında, kabile reislerinin bağımsız birer yönetim birimi oluşturduğu, tampon bir bölge olarak tasarlanmıştı.
Daha da önemlisi, Anadolu’da gerçekleştirilmekte olan Kemalist Devrim, Emanullah Han’ın ilgisini çekiyordu. Ülkesini çıkarcı aşiret liderleri ve çıkarcı din sömürgenlerine dayanarak yöneteniyeceğini gören Emanullah Han, bir Afgan Ulusu yaratabilmenin koşullarını oluşturma çalışmalarına girişti.
Bu gelişmelerden endişe duyan İngiltere, Han’ı devirmek için harekete geçti. Yeni Delhi Elçiliği’ne danışman olarak atanan o ünlü T. E. Lawrence, Kerim Şah adı altında bir Arap din alimi kimliği ile Afgan kabile reislerini satın aldı. Kısa sürede dinci bir muhalefet oluşturdu. Bilinçli bir kadın hakları savunucusu olan Emanullah Han’ın eşi Prenses Süreyya’nın montajla değiştirdiği “çıplak” fotoğraflarını aşiretlere dağıttı. Aşiret reisleri ve din adamları Han’a karşı ayaklandılar. Ocak 1929′da Bakayi Sakao adındaki bir eşkıya Kabil’i ele geçirdi, kral devrildi ve İtalya’da sürgünde öldü. Bakka Kabil’i dokuz ay elinde tuttu ve Emanullah’ın kuzeni Muhammet Nadir Han tarafından Kabil’den kovuluncaya dek eşi görülmedik bir terör estirdi.
Bu olayın ardından ulusal meclis toplandı, Nadir Han, Nadir Şah olarak kral ilan dildi. Nadir Şah’ın ülkeyi derleyip toparlama çabaları 1933 Kasımda gerçekleştirilen bir suikastle sona erdirildi.
ABD’niın Afganistan’daki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslamcılara ilgisi 1950′li yıllara kadar uzanır. CIA’nın kurduğu Asya Vakfı Kabil Üniversitesinde ve İslamcı gruplar arasında çalışmalar yapmıştı. Ama ABD’nin siyasal İslama desteği 1973′te başladı. Afgan cihadının önderlerinden olan Abdul Resul Sayyaf, Burhanettin Rabbani ve Gülbettin Hikmetyar Müslüman Kardeşler ve Suudi Arabistan’la yakın ilişki içerisinde 1972′de Müslüman Gençlik örgütünü kurmuşlardı. Hikmetyar örgütün askeri kanadının yöneticisi idi. Hikmetyar örtünmesini beğenmediği kadınların yüzlerine kezzap atma hareketini başlatmıştı. Daha sonra Hizb-i İslami’nin (İslam Partisi) lideri olacak olan Hikmetyar, yakaladığı esirlerın diri diri derilerini yüzmekle ün kazanacaktı. İslamcıların ilk hedefleri üniversite oldu. Örgüt 1972 yılında ABD Elçiliğine çalışmaları konusunda bir rapor (raporda dört solcu liderini öldürdükleri de yer almıştı) hazırlayarak, bir matbaa kurmak için destek istedi.18
Muhammet Davut 1973 yılında kuzenı Kral Zakir Şah’ı bir darbe ile devirip cumhuriyet ilan edince, CIA, Pakistan yönetimi ve İran şahı işbirliği içerisinde Afgan İslamcılarını desteklediler. Özellikle bir darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Ziya-ul Hak, İslamın dünya egemenliği hayalini gerçekleştirmek için, yakınlarının bile “gerçek bir canavar” olarak nitelendirdikleri Hizb-ul İslam’ın lideri Gulbettin Hikmetyar’ı CIA ve Rabıta’yı da arkasına alarak destekledi.
Davut’a karşı 1973 Eylül ve Aralığında İslamcıların darbe girişimleri başarıya ulaşamadı. 1974 Haziranındaki darbe girişimi de başarısızlıkla sonuçlandı. 1975′te yeterince güçlendiğine inanan İslamcılar bir darbe girişiminde daha bulundular. Davut bunları da bastırdı. Aralarında Rabbani ve Hikmetyar’ın da bulunduğu darbe önderlerinden bir kesimi kaçarak Pakistan’a sığındılar.
İçeriden ve dışarıdan yoğunlaşan baskılar karşısında, sol ve laiklerden uzaklaşarak, sağcı askerleri ve sivil sağcıları kilit noktalarına getirdi. 1978′ye giderken hükümetin oluşturduğu ölüm mangaları solcu liderlere karşı cinayetlere girişti, solcular ve laikler devlet kadrolarından temizlendi. Toplumsal tabanını yitiren Davut, SAVAK’ın kolladığı Suudi Arabistan’ın Dünya İslam Birliği ve Müslüman Kardeşlerin eline düşmüştü. Ülkedeki bunalım 1978 Nisaninda Nur Muhammet Taraki’nin darbesine kadar sürdü. Ardından Taraki Sovyetler’le bir dostluk anlaşması imzaladı. Bu durum ülke ölçeğinde İslamcıların terör eylemlerine neden oldu. Yüzlerce öğretmen, resmi görevli, laik aydın öldürüldü. Haziran 1979 tarihli bir CIA raporu, Afganistan’ın “mücahit” ve “İhvan-ı Müslimin” adındaki isyancıların kontrolünde olduğunu bildirmiştir.
İslamcılarla başedemiyeceğini gören Afgan Hükümeti, aralarındaki anlaşma doğrultusunda Sovyetlerden müdahele isteğinde bulundu. 1980′de Sovyet askerleri Afaganistan’a girdi. Sovyet sisteminde sonun başlangıcı bu müdahale ile tetiklenmişti.
1998 yılında büyük bir petrol şirketinin başında bulunan bugünkü ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney “Hazar bölgesinin birden bire bu denli stratejik önem kazandığı bir dönem düşünemiyorum” diyordu. Önemli olanın bu gaz ve petrolü, gerekli olan yerlere ulaştırmak olduğunu da vurgulamıştı. Bu ulaşım yolunun da Afganistan olacağı amaçlanıyordu.
Bölgedeki gaz ve petrolün Rusya ya da Azerbaycan üzerinden geçirilmesi Rusya’nın Orta Asya cumhuriyetleri üzerindeki siyasal ve ekonomik denetimini güçlendirecekti.
İran üzerinden geçirilmesi ise İran rejimini güçlendirirdi. Oysa Afganistan üzerinden Pakistan ve Hindistan’a ulaştırıldığında, stratejik ve ekonomik olarak en verimli sonuç olacaktı. Pakistan’ın ABD’nin yanında Taliban’ı desteklemesinde bu projenin büyük payı vardı.
1995′te ABD şirketi Unocal, Türkmenistan’dan Afganistan üzerinden Pakistan’ın Umman Denizi limanlarına ulaşacak olan boru hattı için görüşmelere başladı. Şirket Afganistan’da istikrarlı bir yönetim istiyordu. 1996′da Taliban, yönetimi ele geçirince, hattın güvencesini sağladıklarını düşünüyorlardı. Şirket Taliban önderlerinden bazılarını Huston’a çağırarak, konuklarını orda “krallar gibi” ağırladı. Günlük bir milyon varil kapasiteli 1000 mil uzunluğundaki boru hattı için varil başına iyi sayılabilecek bir ücret ödemeyi de önerdiler. İlk yıl ABD’nin Taliban’a karşı politakalarını bu şirket belirledi.
Taliban iktidarı, Afagan tarihinin en acımasız, en kanlı iktidarı olmuştu. 1996 yılında Kabil’e girdiklerinde büyük bir katliam yapmışlardı. Devlet görevlilerini boğazlamıçlar, BM’e sığınan Devlet Başkanı Necubullah’ı alarak soyup boynuna geçirdikleri iple Kabil sokaklarında dolaştırmışlar, sonrada hayalarını kesip ağzına sokarak elektrik direğine asmışlardı. Erkeklerin sakal traşı olmaları yasaklanmış, sakallarının avuç içinden taşması zorunlu kılınmıştı. Televizyon, müzik, canlıların fotografını çekmek, resim yapmak, uçurtma uçurtmak (uçurtma ananız, çocuğunuza benzer, onları uçuramazsınız), satranç oynamak, gravat takmak kesinlikle yasaklanmışrı. Kız çocukların okula gitmeleri, burkalı da, olsa kadının tek başına sokağa çıkması, mühendis, doktor, avukat, öğretmen kadınların çalışmaları yasaklanmıştı. Oysa, ABD’nin açık desteği ile iktidara taşınan Taliban, Afganistan’ı kadınlar için bir hapishane haline dönüştürmeden önce, kadınlara, oy kullanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile verilmişti. Okullarda kız erkek aynı sınıflarda eğitim görüyorlardı. Kadınlara, oy kullanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile verilmişti. Öğretmenlerin yüzde 70′i, devlet memurlarının yüzde 50’si, sağlık çalışanlarının yüzde 40′ı kadınlardan oluşuyordu. Okullarda 106.256 kız, 148.223 erkek öğrenci vardı. 7.793 kadın bu okullarda öğretmendi.
Bugün her beş çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyor.
ABD 2001 Ekiminde Afganistan’a ilk bombayı atmadan önce, First Lady Laura Bush, haftalık radyo konuşmasında, Afgan kadınının Taliban yönetimi altında nasıl aşağılandığını anlatırken, “kadınların acımasızca ezilmesinin, teröristlerin temel politikaları” olduğunu vurguluyordu. Ardından Dışişleri Bakanlığının yayınladığı on sayfalık raporda, Taliban’ın binlerce yıllık tarihsel zenginlikleri, barbarca nasıl yokettikleri anlatıldıktan sonra, Afgan kadınlarına yapılanlar sıralanıyordu. Başkan Bush ise, “tarihin en terörist yönetimi Talibanın Afgan kadınlarına nasıl savaş açtıklarını” açıklıyor, “kahraman Afgan savaşçıları sayesinde”, Afgan kadınının kurtarılacağı müjdeleniyordu. Oysa Afgan kadını, o “kahraman Afgan savaşçıların” başlarına yağdırılan bombalar altında yağma ve tecavüz eylemleriyle, Talibana rahmet okutan olaylar yaşayacaktı. Halk bu yaşadıklarını Batılı gazetecilere “Taliban zamanında kapılarımızı kilitlemiyorduk.” Talibanlar “hiç olmazsa iyi müslümanlardı” diye açıklayacaklardı.
Afgan halkına demokratik haklarını yaşatan yönetimin lideri Necibullah, darbe sırasında sığındığı BM tarafından teslim edildiği, çoğunluğu Afganlı bile olmayan Taliban militanları tarafından çırılçıplak soyuluyor, sokaklarda dolaştırıldıktan sonra, hayaları kesilip ağzına tıkanarak, Kabil meydanında direğe asılıyordu.
Savaş döneminde Afganlı kadınlar erkek doktorlara gidemedikleri için ölüyor, mücahitler öteki dünyaya kolları bacakları kesik gitmemek için ameliyat olmuyorlardı.
1997′de bir ABD diplomatına Taliban rejimi konusunda fikri sorulduğunda, diplomat “Taliban Suudilerin rejimini benimseyebilir. Burada da Aramco [ABD'nin Suudi Arabistanla oluşturduğu petrol konsorsiyumu] boru hatları, yönetiminin başında bir emir, parlamentosuz bol şeriat yasaları geçerli olacaktır.” diyor bunun önemi olmadığını vurguluyordu. Bu proje doğu Afrika’da ABD elçiliğinin 1998′de bombalanmasından dört ay sonra “şimdilik” rafa kaldırılmış oldu.
2001 Ekiminde Afganistan bombalanıp, Taliban dağıtıldıktan sonra Unocal’ın danışmanı, Brzezinski”in yakın çalışma arkadaşı, Afgan kökenli, Zalmay Halil Zadi, ABD’nin özel temsilcisi olarak Afganistan’a atandı. Şirketin memurlarından Hamit Karzai kurulan hükümetin başına geçirildi. 27 Aralık 2001 de Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan arasında 5 milyar dolara malolacak boru hattı anlaşması yapıldı.
Taliban sonrası Afganistan’da değişen bir şey olmamış, ülke savaş ağaları arasında yeniden paylaşılmıştır. Kabil hükümetinin varlığı başkentin varoşlarıyla sınırlıdır. Kabile reisleriyle oluşturulan meclis (Loya Jirga) şeriata dayalı bir yönetim dışında, “demokratik” hiçbir değişikliğe hazır değil.
Dünya Petrol Kaynaklarının Yüzde 11′ine Sahip Irak İkinci Hedef Seçilmişti
Birinci Dünya Savaşı bitince İngilizler Irak’ı 1920′de mandası altına aldı. Ama halk bağımsızlık istiyordu ve İngilizlere başkaldırdı. İsyan Güneyden başladı, Kuzeye yayıldı. İngilizler Hindistan’dan getirdikleri askerlerle isyanı 1921′de bastırabildi. İsyan İngiltere’ye çoğu Hintli olmak üzere 400 can ve 20.000 sterline maloldu. Irak ise 8450 ölü vermişti, maddi zararı ise 4.000.000 sterlindi. Ülkede Mithat Paşa’nın Bağdat Valisi iken yaptırdığı demiryolları, yollar, kanallar yıkılmıştı.
1921′de sömürgeler bakanı Churchill, Kahire Konferansında Lawrance’in yakın adamı Faysal’ı Irak kıralı olarak atadı. Böylece Irak “anayasal, temsili ve demokratik” bir monarşi yönetimine kavuşmuş oluyordu. Kıralın üstünde bir İngiliz yüksek komiseri bulunuyordu. Komiser bütün iç ve dış ilişkileri denetliyor, onun “oluru” zorunlu kılınıyordu.
Faysal’ın İngiliz kuklası konumu, Iraktaki ulusalcı duyguları ateşlemişti. Daha önce Jön Türklerle birlikte çalışan Irak ulusalcıları, Kemalist hareketi yakından izliyor, Mustafa Kemal özellikle genç subaylar arasında örnek bir kahraman olarak görülüyordu.
Kral Bağdatta soğuk karşılandı. Tacını Bağdat’a geldiğinden ancak beş ay sonra giyebildi. Kıralı İngiliz Yüksek Komiseri yönlendiriyordu. 1922′de Bakanlar Kurulu 20 yıllık bir anlaşma ile hükümetin alacağı her türlü kararın önceden Yüksek Komiserin onayına sunulması koşulunu kabul etmişti.
1924′de Anayasa Meclisi oluşturuldu. İngilizler Irak’a monarşik bir demokrasi (!) getirmişlerdi. Gerçekten de parlamento göstermelik bir kurum olarak vardı. 1925-1958 dönemi arasında on beş hükümet değişmişti. Bunlardan yalnızca bir tanesi (1939-1943) dört yıllık normal süresini tamamlamıştı. Geri kalanların tümü, İngilizler veya Sarayın istekleri doğrultusunda başbakan tarafından azledilmişlerdi. Meclisin İngiliz Komiseri ve Kıralın başbakana verdikleri talimatları onamaktan öte bir işlevi yoktu.
1930 yılında Irak’ın bağımsız bir ülke olarak Milletler Cemiyetine katılması Yüksek Komiserin onayı ile gerçekleşti. Ardından İngiltere ile 25 yıllık yeni bir anlaşma ile, dış ilişkilerde İngiltere’nin oluru öngörülüyor, maliye, eğitim ve ekonomi konularında İngiltere’ye öncelikler veriliyordu.
1925 Yılında Irak Petrol Şirketi adındaki İngiliz şirketine petrol ayrıcalığı verilmişti. 1927 yılında Kerkükte arama yapan şirket çok büyük bir kuyu buldu. Basra’ya tankerle taşınmayacak kadar bol olan petrolü Akdenize ulaştırmak üzere bir boru hattı döşendi. Boru hattı Hayfa ve Bingazi limanlarına uzatılmıştı. Şirket Irak hükümetine ton başına 4 sterlin ödeyecekti.
1930′da İngiltere ile yapılan 25 yıllık anlaşmaya Irak halkı tepki göstermiş yer yer karışıklıklar olmuştu. Irak ordusu içerisindeki genç subaylar Türkiye’deki Kemalist rejime ve İran’daki Rıza Şah rejimine hayranlık duyuyorlardı. Ancak bu ulusal duyguları yönlendirecek, yığınlara yol gösterecek siyasi bir parti oluşturulmuş değildi.
Irak ordusu Arap dünyasında politikaya karışan ilk ordu olmuştu. Ordunun ilk komutanları Osmanlı ordusunda yetişmiş subaylardı. İngilizler tarafından eğitilmiş olmalarına karşın, İngiliz düşmanlığı ve ulusalcılık duygusu ordu kademelerinde hiç silinmemiştir.
1936′da Irak ordusu yönetime el koyduğunda yalnızca Irak halkı değil, bütün Arap dünyası darbeyi “Arap milliyetçiliğinin zaferi” olarak alkışladı. Irak tüm Arap dünyasında “Arap dünyasının Prusyası” olarak Arap kurtuluşunun önderi olarak algılanıyordu. 1937′de parlamento dağıtıldı. Yeni seçimlere gidildi. Ancak oluşan yeni meclis de gerici, tutucu unsurlardan oluşuyordu. Darbeyi destekleyen genç reformcu Ahali grubu ile askerler arasındaki anlaşmazlık, darbecileri güçsüzleştirdi. Aynı yıl darbe lideri Bekir Sıtkı karşı bir darbe ile öldürüldü. En örgütlü olan Irak Komünist Partisi yasaklandı, üyeleri özel bir yasa ile ağır biçimde cezalandırıldı.1941 yılına kadar darbeler birbirini izledi.
İngilizlere verilmiş sınırsız ödünlere karşı 1941′de yapılan darbe sonunda Kral ve Nuri Sait ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Ancak yeni rejim İngilizlerin Hindistan’dan getirdiği Hintli birlikler ve Emir Abdullah’ın paralı askerleri karşısında, halkın desteğine karşın dayanamamış, başkaldırı kanlı bir biçimde bastırılmıştı.
Irak’ta sarayın İngiliz kuklası olarak varlığı ulusal duyguları sürekli ateşlemiştir. Özellikle Nuri Sait Paşa önderliğindeki Irak yönetimi (1941-1958) ulusalcı eğilimleri ve hareketleri acımasızca bastırıyordu. Bu baskı ve yıldırma politikaları Araplarla Kürtleri, Sünnilerle Şiileri, ulusalcılarla komünistleri kaynaştırıyor, rejime karşı ortak bir kin ve nefret cephesi oluşturuyordu. Partiler yasaklanıyor, hapishaneler siyasi mahkumlarla dolduruluyordu.
1947′de İngilizlerin Irakta varlığını sürdürmeyi öngören yeni bir Irak-İngiliz anlaşması, ülke çapında gösteri ve karışıklıklara neden olmuş, hükümet düşmüş, anlaşma imzalanamamıştı. Ama sonuç gene kan ve zulüm oldu. Komünist Partisinin dört lideri 1949 yılında idam edildi. İngilizler bundan sonra ton başına verdikleri 4 sterlini yeni anlaşma ile 6 sterline çıkarmışlardı.
1951′de İran petrolü millileştirilince, tehlikeyi gören İngiltere 1952 başlarında bir başka anlaşma ile petrol gelirini yarı yarıya paylaşmayı kabul etti. Irak’ın petrol geliri yeni anlaşma ile üç kat artırmasına karşın, Irak’ın ulusal güçleri yeni anlaşmayı “emperyalist sömürgeye” teslim olmak olarak yorumlamış, halk yeniden başkaldırmıştı. Bu hareketler de şiddet ve kanla bastırıldı.
İngilizlerin kuklası Nuri Sait Paşa’nın, iç ayaklanmalara karşı 1947′de Türkiye ile kurduğu ittifakı 1955′te genişletilerek İran, Pakistan ve İngiltere’yi de kapsayan beşli bir anlaşmaya dönüştürmüştü. Bağdat Paktı olarak bilinen bu anlaşma tümüyle iç kargaşalara karşı kurulmuş bir ittifaktı.
14 Temmuz 1958 askeri darbesine kadar Irak otuz kırk aile ve aşiret reisi tarafından yönetiliyordu. Yeni yeni oluşmaya başlayan orta sınıfın toplumsal ve siyasal etkinliği yoktu. Bugün bile 24 milyon nüfuslu Irakın dörtte üçü 150 aşiretten birine aittir. 8 milyon insan şeyhinin buyruklarına kayıtsız şartsız bağlıdır.
Darbenin lideri Kasım Sünni bir anne ile Şii bir babadan geliyordu. Laik, ilerci bir Şii ortamında yetişmişti. 500 yıldan beri Sünni müslümanlar tarafından yönetilen Irak, ilk kez bir Şii tarafından yönetiliyordu. Ama sol eğilimli Kasım, Washington’u oldukça rahatsız etmişti.
58 darbesi kırk yıllık Haşimi yönetimine son vermişti. Bu yönetim Iraklıların gözünde, İngiltere boyunduruğu ve ulusal aşağılanma olarak algılanıyordu. Nuri Sait, Kral ve prens öldürüldü. Yönetimin önde gelenleri tutuklandı ve Cumhuriyet ilân edildi. Geçici bir anayasa kabul edildi. Devrime karşı Bağdat Paktı üyelerinden gelebilecek tehditlere karşı Sovyetlerden destek sağlandı. Tarafsızlık politikası benimsendi. Şiiler, Sünniler ve Kürtlerden oluşan bir konsey kuruldu. Toplantı, yayın, ifade ve örgütlenme özgürlüğü sınırsız olarak serbest bırakıldı. Siyasal mahkumlar salıverildi. Dışarıya sürgüne gidenler geri çağrıldı. Siyasal partilere izin verildi. Bireyin yasal ve anayasal hakları tanındı.
Ev kiraları düşürüldü, ücretler artırıldı. Yasal olmayan yollardan elde edilen servetlere, sarayın mallarına el konuldu. Kadınların yönetime katılması sağlandı. Kürtlere hakları verildi.
Devrimin hemen ardından Irak Bağdat Paktından çekildi. Eisenhover Doktrini ve Sterlin alanının dışına çıktı. Rusya ile anlaşma imzaladı ve bağlantısızlar grubuna katıldı. Kızıl Çin’i tanıdı.
Devrim sonrasında Irakta etkin hale gelen Baas Partisi, Birleşik Arap Cumhuriyeti (Mısır-Suriye birliği) ile hemen birleşmeyi savunuyordu. Darbenin ikinci adamı Abdul Salem Arif bu tezi savunanların başında geliyordu. Darbe lideri Abdul Kerim Kasım bu görüşlere karşı çıkıyordu. Nasırın önderlik ettiği Arap milliyetçiliği ağırlık kazanınca, Kasım’ın yardımcısı Arif’i Bon’a elçi atayarak yanından uzaklaştırdı. Kürtlere bütün hakları tanındı. Kürtlerle komünistler yükselen Arap milliyetçiliğine karşı birleşmişlerdi. Devrim sonrası yer altından legale çıkan Komünist Partisi en etkili kitle hareketi olarak devrime büyük destek sağlıyordu.
1961′de Molla Mustafa Barzani liderliğindeki Kürtler ayaklandı. Kasım komünistlere ve kürtlere karşı tavrını sertleştirdikçe, yalnızlaşmaya başlamıştı, iktidar tek kişilik diktatörlüğe dönüşmüştü.
1963 Şubatında ordunun aşırı milliyetçi unsurları ile Baasçılar ortaklaşa yaptıkları CIA destekli darbe ile Kasım’ı düşürdüler ve kurşuna dizdiler. Solcu bilinen yüzlerce aydın temizlenmişti. Bu temizlikte genç Saddamın etkili olduğu biliniyordu. Abdul Salem Arif lider oldu. 1968′de yapılan yeni bir darbe ile başbakan Hasan el Bakr başa geçti. Kurulan kabinede iki Kürt lider yerini aldı. Ancak bu da Kürtleri memnun etmemişti. 1966′da varılan ateşkes de yeniden ayaklanmaya dönüştü. Bu ayaklanma Irak’a çok pahalıya mal olmuştu.
1972′de Irak Petrol Şirketinin payları devletleştirildi. Bu dönemde Devrim Komite Konseyinin güçlü adamı Başkan yardımcısı Saddam Hüseyindi.
1974′de Kürtlere otonomi verildiği ilan edildi. Ancak Arap milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği derin bir çatışma ve çelişki içerisinde idi. Taraflar bu çatışmaları, şu ya da bu dış güçlerin desteğini alarak birbirlerini yoketme savaşına dönüştürmüştü.
Dünya Bankasının verilerine göre 1974′te Irak’ta kişi başına ulusal gelir 970 dolardı.
1979 yılında Saddam iktidarı tek başına ele geçiriyordu. Humeyni rejiminin “şeytan Amerikalılara” karşı tavrı belirginleşince, Irak nüfusunun yüzde 65′ini oluşturan Şiilerin hareketliliği Saddam’ı olduğu kadar ABD’yi de endişelendirmişti. ABD Saddam yönetiminin sırtını sıvazlıyordu. Yalnızca ABD değil, Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri de Şii tehlikesine karşı Saddam’ın arkasında birleşmişlerdi. Saddam’ın Şii temizlik hareketine karşı 1980′de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzeznski “Irakla aramızda temel sayılacak hiçbir çıkar çatışması yok” diyordu. Irak, İran’a saldırı hazırlığındaydı. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşında kullanılan kimyasal silahlar dahil, bütün silahlar ABD ve Batı kaynaklı idi. Batıdan bu silahların kullanılmasına karşı tek bir ses yükselmemişti. ADB, Saddam’ın 1988′de Halepçe’de yaptıklarını ancak on dört yıl sonra anımsayabilecekti.
2 milyon Iraklı ve İranlının canına malolan savaşta ABD, Basra Körfezine gönderdiği uçak gemileri ile İran’ı denizden ablukaya alarak Saddam’a doğrudan destek sağlamıştı.
Saddam 1990 Ağustosunda Kuveyt’i işgal ettiği gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplandı ve oy birliği ile Saddam’ın geri çekilmesi kararını aldı. Ertesi gün Kahire’de toplanan Arap Birliği Güvenlik Konseyi de benzer bir karar aldı. Saddam bu kararları dinlemiyordu.
Ocak 1991′de ABD’nin önderliğinde Avrupa ve Arapların oluşturduğu 700 bin kişilik askeri bir güç Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine konuşlandırıldı. 16 Ocakta Çöl Fırtınası Harekâtı Bağdat’ın bombalanmasıyla başladı. 91 bin hava saldırısından sonra 23 Şubatta kara orduları harekete geçti. Beş gün içerisinde Irak orduları dağıldı. Kuveyt “özgürlüğüne” kavuşturuldu.
Körfez savaşından önce, 8 yıllık İran savaşına, iç karışıklıklara karşın, Irak’ta kişi başına ulusal gelir 3000 doların üstüne çıkmıştı. Irak boydan boya bir şantiyeye dönüşmüştü. Arap dünyasında en hızlı gelişen, sanayileşen bir ülke konumundaydı. Üstelik Filistinlileri en etkin bir biçimde destekleyen Arap ülkesi Iraktı. Irak öteki Arap ülkelerine göre laik, kadınların toplumsal yaşama en çok katkıda bulunduğu ülke idi. Bu bağlamda Orta Doğu’da İsrail için, ABD ve İngiliz çıkarları için gelecekte en büyük bir tehdit oluşturuyordu. Saddam’ın ve rejiminin bir türlü yokedilmesi, yerine ABD, İngiliz çıkarlarını koruyacak, İsrail için tehdit oluşturmayacak bir yönetimin getirilmesi gerekiyordu. Saddam’ın kimliği değiştirildi. O artık eli kanlı, acımasız, faşist bir diktatördü. Tıpkı Süveyş Bunalımında Nasır gibi.
Körfez Savaşı’nın ardından Irak’ın dörtte üçü ABD ve İngiltere’nin fiili denetimine alınmış, Kuzeyde Kürtler desteklenerek, adeta bağımsız bir devlet oluşturulmuştu. Uygulanan ambargo ile petrol gelirlerini BM denetimi altında yalnızca gıda ve ilâç gibi sınırlı gereksinmeler karşılığı kullanılabiliyordu.BM Irak yardım kurumu sorumlusu, Denis Dalliday bu durumu “soykırım ambargosu” olarak nitelemişti. İlaçsızlıktan ve gıdasızlıktan her gün 200 çocuk ölüyordu. Savaş öncesi 1 Irak dinarı 3 dolardı. 2000 yılında 1700 Irak Dinarı 1 dolara eşitlendi.
BM’lerde otuz yıldır çalışan, BM Irak İnsani İşler koordinatörü, Alman Hans von Spaneck Bağdat’yaki görevinden çekildi. Gerekçesini şöyel açıklamıştı: “Ambargonun yanlışlığının Irak halkına verdiği acı o kadar ağırdı ki, bu sorumluluğu daha fazla taşıyamazdım.”
1989′da 3100 dolar olan ulusal gelire karşı, BM yılda 2.9 milyar dolarlık gıda gönderiyordu. Bu da yılda 252 dolara, günde 70 cente denk geliyordu.
BM verilerine göre, ambargo öncesi Irak’ta okur yaazar oranı yüzde 90′dı, ambargo sonrası bu oran yüzde 60′ düştü. BM verilerine göre açlıktan ve ilaçsızlıktan her gün 200 çocuk ölüyordu. UNICEF’in verilerine göre ambargodan ötürü 1.5 milyon insan ölmüştü. 1989′da kişi başına düşen ulusal gelir 3100 dolar iken ambargodan sonra 250 dolara düşmüştü. Aynı yıllarda okullaşma oranı yüzde 95, sağlık hizmetlerinden yararlanma oranı yüzde 93 idi. Ambargo bu oranı yüzde 10-15′e düşürmüştü. Irak’a kurşun kalem ithali bile içerisinde grafit var gerekçesiyle yasaklanmıştı.
Okullar kapatılmış, Irak sanayii adeta yok edilmişti. İlâçsızlıktan her yıl onbinlerce çocuk ölüyordu.
Saddam yenilmişti. Ama Saddam’ı Irak’ın yönetiminden uzaklaştırmak kimsenin aklına gelmemişti. Nedeni çok açıktı. Güneyde Şiiler, kuzeyde Kürtler ayaklanmıştı. Ayaklananların başarıya ulaşması halinde, bölgede halkın kendi iradeleriyle kuracakları yönetimler, ABD ve Batının çıkarlarına aykırı politikalar izleyebilirlerdi. “Yenilmiş Saddam”ın Şiiler ve Kürtler üzerine yürümesine ses çıkarılmadı. Saddam Batının kimyasal silahlarını da kullanarak bu isyanları bastırdı.
Savaş Irak’a bir milyon insana malolmuştu. Müttefiklerin kaybı ise Amerikan kaynaklarına göre yalnızca 145 ölüydü.
Saddam 36-38 paralel daireleri arasına sıkışıp kalmıştı. BM kanalıyla uygulanan sıkı ambargo sonucu, açlık, yoksulluk, hastalık Irak halkını kasıp kavuruyordu.
Körfez Savaşı sırasında Cheney Savunma Bakanı, Powell ise Genel Kurmay Başkanı idi. Savaş hazırlıkları sırasında Cheney, Powell’a bölgede küçük ölçekli nükleer silahlar kullanılması için hazırlıklar yapması talimatını vermişti. Nükleer silah kullanılmamıştı ama seyreltilmiş uranyumlu bombalardan tonlarcası Irak üzerine yağdırılmıştı. Öldürücü etkisini daha çok çocuklar üzerinde gösteren bu silahlar, 500 bin Iraklı çocuğun lösemiden ölmesine neden oldu.
Birinci Körfez savaşı Büyük Orta Doğu politikalarının temel taşlarını döşemişti. Bundan sonra adım adım bu politikaların yaşama geçirilmesi gerçekleştirilecektir.
1992′de Savunma Bakanı Cheney, yardımcısı Paul Wolfowitz ve Zelnay Halil Zadi’ye Savunma Planlaması Rehberi adında bir çalışma yaptırmıştı. Bu çalışma Clinton yönetimiyle ertelenmişti. Ama gelecekte oğul Bush’un politikalarının ana hatlarını oluşturacaktı.
Çalışmaya göre, dünyanın hiçbir yerinde rakip olabilecek bir süper gücün oluşmasına izin verilmeyecekti. Gerektiğinde ABD her türlü olanağı kullanarak bu tehlikeyi önlemeliydi. Bu amacı, ABD kendisinin oluşturacağı bir uluslar koalisyonu ile gerçekleştirecekti. Bu da sağlanamadığında, ABD tek başına davranacaktı. Burda BM’lerin yeri yoktu. BM tarihsel işlevini tamamlamıştı. Avrupa yaşlanmış, etkinliğini yitirmişti. ABD politikalarının ardından gitmek zorundaydı.
Komünizme karşı kurulmuş olan NATO, artık ABD güdümünde irili ufaklı bir sürü devletin katılmasıyla bu projenin en kapsamlı gücü olabilirdi.
Bugün hedef ve kapsamı yeniden belirlenen NATO, ABD’nin uluslararası polisgücü haline getirilmektedir. Bu bağlamda ABD, AB’nin de içinde oynayarak, onun gücünü zayıflatmaktadır. BM ise ABD’nin Güvenlik Konseyindeki veto hakkıyla işlevsiz hale getirilmiştir.
Clinton’un 1992 de seçilmesiyle bu ekip, enerji şirketlerinin önemli yerlerinde bol paralı görevler almışlardı. Clinton döneminin sona ermesini bekliyorlardı. Clinton’un ikinci kez seçilmesi bu ekibi harekete geçirdi. Başını Wolwofitz ve Halil Zadi’nin çektiği ekip, Clinton’un Irak politikasını “yıkıcı” buluyorlardı. Aralarında Rumsfeld’in de bulunduğu 18 kişi 1998′de açık bir mektup yazarak Irak’a derhal müdahele edilmesi gerektiğini savunuyorlardı.
ABD bu arada Orta Doğu’da yeni oluşumları da planlamada geri durmadı. Kuzey Irak’ta bir “Kürt Devleti”nin kuruluşunu hazırlıyordu. Körfez Savaşı’nın ardından 600 bin Kürt Guam adasına götürülüyor, oradan Kaliforniya’ya aktarılarak eğitiliyordu.
Irak’a saldırının Arapların tepkisini çekeceğini söyleyenlere karşı Richard Perle, “Araplar dünyanın öteki pek çok halkları gibidir. Kazananları severler, hep kazananlarla birlikte yürürler” diye yanıt veriyordu.
Amerikan tarihinin en tartışmalı seçimi sonucu yüksek mahkemenin çoğunluk kararı oyuyla Başkan seçilen oğul Bush, bu ünlü ekibi yönetime yerleştirdi. * Planın gerçekleşme süreci yeniden ivme kazanmış oluyordu. Orta Doğu’nun siyasal coğrafyası yeniden düzenlenecek, bölgenin bütün yerleşik yapıları “yeni dünya düzenine” göre yeniden kurulacaktı. Bu “yeni dünya düzeni” “Küreselleşme gerçekte Amerikalılaştırmayı anlatmak için kullanılan bir deyim mi?” sorusuna “Evet öyle düşünüyorum” diyen Francis Fukayama’nın yanıtında anlamını kazanıyor.
Büyük Orta Doğu Projesinin hayata geçirilmesi ile birlikte insan hakları ihlalleri nerdeyse İkinci Dünya Savaşı boyutlarına ulaşmış bulunmaktadır. Afganistan’a çocuk, kadın, genç, ihtiyar demeden kişi başına 40 kg bomba yağdırılmıştır.
Birinci Körfez savaşında Irak halkının yüzde 5′i öldürülmüştür. Bu sayı ABD nüfusu ile kıyaslandığında 15 milyon insana denk gelmektedir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin sahibi BM’lerin Irak’a uyguladığı ambargonun boyutlarını Irak’taki BM yardım sorumlusu Denis Dalliday “soykırım yaptırımı” olarak nitelemiştir.
Irak’ta ABD işgal askerlerinin yapageldiklerine BM, Avrupa ve bütün dünya, ibret ve dehşet verici bir umursamazlıkla seyirci kalıyor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalnıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!
Sonuç ve talep:
Birinci Körfez Savaşından beri üç milyon cana mal olan, Irak halkına karşı sürdürülen bu “soykırım”ı dünya halklarına ve Türkiye halkına şikayet ediyoruz.
Failleri cezalandıracak maddi bir güce sahip olamamanın acısıyla, tarih önünde ve insanlığın vicdanında mahküm etmek için, kurulacak bir halk mahkemesinde yargılanmalarını arz ve talep ediyoruz.
