Sanık George Walker Bush’un İddianamesi

Ağustos 8, 2008

 

Davacı : Irak Halkı adına, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK)

Sanıklar : 1. George Walker Bush, ABD Başkanı
2. Dick Cheney, ABD Başkan Yardımcısı
3. Donald Rumsfield, ABD eski Savunma Bakanı
4. John Powell, ABD eski Genel Kurmay Başkanı, eski Dışişleri Bakanı
5. Condeeliza Rice, ABD dış İşleri Başkanı
6. Tony Blair, İngiltere eski Başbakanı
7. CIA ve Pentagon yetkilileri
8. Irak’taki işbirlikçiler, Celal Talabani, Mesut Barzani, Ayetullah Sistani..

Suç : İnsanlık suçu.
a) Bağımsız ve özgür Irak Devletinin istila edilerek Büyük Ortadoğu Projesi doğrultsunda meşru yönetimin devrilmesi,
b) Toplu katliam,
c) İnsanlık dışı toplu işkence,
d) Irak’ın aşiret ve mezhepler arasında parçalanarak, toprak zenginliklerinin yağmalanması, yokedilmesi,
e) Irak’ın meşru yöneticilerinin uluslarası hukuk kuralları. ve gelenek ve moral değerleri çiğnenerek düzmece mahkemelerde yargılandıktan sonra, utanç verici bir biçimde öldürülmeleri,
f) 2 milyon Irak’lının öldürülmesi, 3 milyon Irak’lının göçe zorlanması
g) Irza tecavüz, sivil halka baskı ve zorbalık.

Suç Tarihi : Ekim 2001 tarihinden buyana sürmektedir.

“Savaşmak çok eğlenceli bir iş. Dövüşmeyi çok severim. Şu Afganistan’daki herifler, örtünmedikleri için karılarını yıllardır dövüyorlar.Bu gibi heriflerin zaten erkekliği yoktur. Bu yüzden onları öldürmek müthiş eğlencelidir.”

Irak’ta ve Afgaistan’da görev yapan Korgeneral James Mattis, ABD’de San Diego’da katıldığı bir konferansta, dinleyicelerinden büyük alkış aldığı konuşma.

Irak’ın Suriye sınırına yakın bir bölgede bir aşiret düğününe yapılan füze saldırısında gelin, damat, saz heyetiyle birlikte kırk kişi öldü.
Gazeteler

Irak’ta bulunan Blackwater şirketinin paralı askerleri, 18 sivili öldürdü. Uzun zamandan beri bölgede faaliytte bulunan şirketin sorumlularını kimse yargılayamıyor.
Gazeteler

Irzına geçtiği 14 yaşındakı kız çocuğunu, anasını ve babasını öldüren ABD’li er suçunu itiraf etti. Gazeteler

İnsanlar biri için ağlar. Ya ben hangisine ağlayayım!”

Gebe anasını, babasını, 3, 6, 10 yaşındaki üç kız kardeşini, 12 yaşındaki erkek kardeşini ve amcasını yitiren iki kolu kopmuş Ali İsmail Abbas’ın, yanık gödesini kucaklayan halası Aliye. (Guardian Gazetesi)

“Niçin savaş var?”
“Bush nasıl bir şey?”
“Bush bize kızdı mı?”
“Bush’un uçakları silahları var mı?”

4 yaşındaki Amr’ın annesi Mıyase Abdul Hamid’e soruları. (Guardian Gazetesi)

Les­ley Stahl: “Irak’ta ya­rım mil­yon ço­cu­ğun öl­dü­ğü­nü duy­duk. Ya­ni Hi­ro­şi­ma’da ölen ço­cuk­la­rın sa­yı sın­dan da­ha çok. Bun­la­rı bi­li­yor­su­nuz. Değ­di mi bu­na?”

Ma­de­lin Alb­right (ABD Dı­şiş­le­ri Ba­ka­nı): “Bi­li­yo­rum bu çok zor bir se­çim. Ama biz doğ­ru ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­ruz.”
(CBS Ha­ber­ler, 1996)

“Eğer bir ülkenin uygarlığı yağmalanırsa, tarihi biter.”
Irak’lı arkeolog Raid Abdul Ridar Muhammed

11 Eylülün ertesinde Bush, “yap­tıklarımızdan değil, kimliğimizden ötürü bize saldırıyorlar” diyordu. Kongrede “Bize niçin saldırıyorlar?” sorusunu yine kendisi “özgürlük düş­manlarının” “uygarlığı” tehdit ettiğini söylüyor, “çünkü biz ilerlemeye, ço­ğulculuğa ve hoşgörüye inanıyoruz” diye yanıtlıyordu. BM’de de yaptığı konuşmada “uygarlığı savunmak için, savaşmak gerektiğini” vurguluyor, “yürüttüğümüz poli­tikalardan değil, varlığımızdan, hoşgörüye açık oluşu­muzdan ve yaratıcı kültürümüzden nefret eden bir düşmanla karşı karşıyayız” diyordu.

“Ya onları adaletin önüne getireceğiz, ya adaleti onlara götüreceğiz.” sloganı ile işe başlıyordu Bush.

Bush elindeki “akıllı bombalarla” “ada­let” dağıtmaya kararlıydı.

Başkan Bush, Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal savaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.

Böyle diyordu da, ne böbrek has­tası Usame bin Ladin’i adalet önüne getirebildi, ne de adaleti Afgan mağa­ralarına taşıyabildi. Oysa, bin La­din adalet önüne getirilmiş olsaydı, kimbilir, Bush ve ekibinin hangi kirli çamaşırları ortaya dökülecekti!

Bush “adaletini”, dev B-52 uçakla­rıyla, ya da binlerce kilometre uzaktaki füzelerle çocuk, kadın, yaşlı hasta gö­zetmeksizin Afgan halkının üzerine gökten yağdıracaktı.

Afganistan’ı savaş ağalarına, büyük petrol şirketleri temsilcilerine teslim ettikten sonra, sokaklardan topladığı 600 kişi Kübadaki Guantanamo üs­süne kapatılarak dünya ile ilişkileri kesilmişti. O günden bu yana işkence­den geçirilen bu insanlar, aileleri ile görüştürülmedi, yargı önüne çıkarıl­madılar.

Guantanamo kampında uygu­lamalı eğitimini tamamlayan işkence­ciler Irak’ta görevlendirildi. Pentagon ar­şivlerinde ortaya dökülen o tiksinç fotoğraflar, filmler, Pentagondaki iş­kence uzmanlarınca hazırlanmış yön­tem ve yönergelerin uygulanmasından başka bir şey değildi.

Birinci Körfez Savaşı’nda tes­lim olan 150 bin Irak askerini havadan bombalayarak, diri diri çöl topra­ğına gömmüşlerdi. (Ziauddin Sardar-Merrly Wyn Davies, Whay Do People Hate America?, s. 113.

Irak’a saldırısını haklı göster­mek için Bush, Eylül 2002′de BM’de Irak’ın “çok tehlikeli kitle imha si­lah­ları olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunduğu” yalanını söylüyordu. Bu­nunla da kalmıyor, Usame bin Ladin’in nefret ettiği laik Saddam’la işbirliği içerisinde olduğunu öne sürüyordu. Bunu kanıtlamak için, 11 Eylül saldırı­sının lideri olduğu söylenen Muham­met Atta’nın saldırı öncesi Prag’da yüksek düzeyli Iraklı bir istihbarat yetkilisi ile görüştüğü öne sürüldü. CIA ve FBI haberin doğru olmadığını saptamalarına kar­şın, bu yalan büyük gürültü ile açıklandı.

Aslında Bush ve ekibi, bu sa­vaşın hazırlıklarını yaparken dünya kamuo­yunu aldatmak için, emekli su­baylar, emekli elçiler, dış politika uz­manların­dan oluşan büyük bir propa­ganda or­dusu oluşturmuştu. Medyayı, özellikle de görsel medyayı kullanarak sürekli bir beyin yıkama, yanlış bilgi­lendirme kampanyası yürütüldü. Saddam, Hitler’e rahmet okutan, tari­hin kay­dettiği en acımasız diktatör olarak tanıtıldı. Muha­liflerinin diri diri asit kazanlarına atıldığı, karanlık ölüm hücrelerine kapatılan insanların ke­miklerinin yıllar sonra toplandığı ve gizlice toprağa gömüldüğü yazılıyor ve söyleniyordu. Saddam’ın oğlu Uday ise, öfke­lendiği insanları aslanla­rın önüne atıyor, parçalanmalarını zevkle seyrediyordu! Irak halkı, ken­dini bu kanlı diktatörlerden kurtaracak “kurtarıcılarını” bekliyordu.

Bush savaşa başlama emrini verir­ken, Irak halkına olduğu ka­dar, Irak’ın “büyük uyğarlığına” da saygılı ola­caklarını vadetmişti. Oysa daha sava­şın ilk gününde, tarihin en eski kentle­rinden biri olan Bağdat acıma­sızca bombalandı. Elektrik, su ve kanalizas­yon sistemleri yokedildi.

Irak halkı, ABD askerlerini hiç de gülle karşılamamıştı, Abrams tankla­rına karşı tankerlerle, Bradly zırhlı araçlarına karşı Toyoto pikapla­rına monte edilmiş makineli tüfeklerle karşı koyuyordu. ABD asker­leri Bağ­dat havaalanına ulaştıklarında üç bin Irak askeri öldürülmüştü. ABD’nin kaybı ise, iki asker olarak açıklanı­yordu.

Bağdat işgal edildiği gün, Saddam’ın sarayına giren askerler, sarayda yağmaladıkları puroları tüttü­rür­ken, hamile annesini, babasını, er­kek kardeşini, 3, 6, 10 yaşlarında üç kız kardeşini ve amcasını kaybeden 12 yaşındaki Ali İsmail Abbas, kopmuş iki kolu ve yanık gövdesiyle dehşet içerisinde TV kameralarına bakı­yordu. Ali İsmail’in halası ise, öldürü­len yakınlarının cesetlerine kapanarak, “Herkes birine ağlıyor, ya ben hangi­sine ağlayayım!” diye ağıt yakacaktı.

Hastahaneler ölü ve yaralılarla dolmuştu. Doktorlar çaresizlik içeri­sindeydi. Dr. Hüseyin, çaresizliğini, öfkesini, “Bunları yapan Amerikan askerlerini görmek istiyorum. Bunlar­dan birini kendi ellerimle öldür­mek istiyorum.” diye ifade ediyordu. (The War We Could Not Stop, s.107.)

Ülke, yağmacıların, hırsızların, iş­birlikçilerin ellerine bırakılmıştı. İşgal­ciler halkı yağmaya teşvik edi­yordu. Her şey talan ediliyordu. Ulusal müze, ulusal kütüphane tiyatro, mer­kez ban­kası, bakanlıklar, resmi daire­ler, hasta­neler yağmalandı. Yağmacıla­rın yakı­nına bile yaklaşamadıkları bir tek yer vardı; Irak Petrol Bakanlığı. Bağdat’ın merkezindeki Al-Kundi hastanesinin elektrik ampulleri, kablo­ları, tıbbi ci­hazları, ya­takları, karyola­ları bile yağ­malandı. Bağdat müzesin­den 7 bin yıllık eserler dahil, 50 bin tarihi eser çalındı. Sümerler’den kalan beş bin beş yüz yıllık altın heykel, Uruk’tan kalma kadın başı heykeli, pek çok al­tın, bilezik, küpe koleksi­yonları yağ­malandı. Bağdat işgalinin üçüncü günü, Musul müzesi yokedildi. Kral Saknotrok II’nin 2000 yıllık hey­keli de dahil, pek çok eser birkaç da­kika içeri­sinde yokoldu. Iraklı arkeo­log Raid Abdul Ridar Muhammed bu talanı şöyle yorumlayacaktı: “Bir ül­kenin kimliği, değeri ve uygarlığı tari­hinde saklıdır. Eğer bir ülkenin uygar­lığı yağmalanıyorsa tarihi biter. Bizde olan budur.

Bu barbarlığın amacı da Irak’ın ta­rihini bitirmekti. Olanları İngiliz Savunma Ba­kanı “halkın rejimden mallarını kur­tarması” olarak yorumluyor, Rumsfeld ise sırı­tarak “Iraklılar zenginliği yeni­den paylaşıyor” diyordu. Iraklı Rassan Hasan ise, Guardian muhabi­rine “Saddam bizi uçaklarla vurmadı. Ço­cuklarımızı bombalarla katletmedi. Okullarımızın kapılarını ka­pamadı.” diyecekti.

Bütün bu olup bitenler, dünya­nın gözünden saklanmaya çalışıldı. Ha­berler işgal komutanlığının sansü­rün­den geçiyordu. Penta­gon’un tescilli gazetecilerinin dışında kalan gazeteciler ise her an işgalcilerin ateşiyle öldürülmek paha­sına, yürek dağlayan görünümleri güç­lükle mer­kezlerine iletebiliyorlardı.

Tarafsızlığı ve güvenirliği ile ünlü El Cezire televizyonunu sustur­mak için Katar hükümetine büyük baskılar yapıldı. Baskılar sonuç ver­meyince, yoğun bir karalama kampan­yası başla­tıldı. Bu da sökmeyince, Ka­bil’deki büroları havaya uçuruldu. Bağdat’taki otel odaları dünyanın gözleri önünde bombalandı. Bir mu­habirle bir fotoğ­rafçı öldürüldü. Bun­ların en büyük günahları, esir düşen iki ABD askerinin görüntüle­rini yayınla­maktı. Bu esirle­rin korkulu görünüm­lerini yayınlamak “insan haklarının ihlali” idi. İşgal güçle­rinin kayıplarının cesetleri büyük bir gizlilik içinde ül­kelerine gönderili­yordu.

Bir evde kıstırılan Saddam’ın oğulları ile 15 yaşındaki torunu, sağ olarak ele geçirilmeleri olanaklı iken, param parça edilmiş, Uday ve Kusay’ın cesetleri biraya getirilip di­kilerek, günlerce ABDgücünün ifadesi olarak dünya medyasında gösteril­mişti. İnsan onurunu aşağılayan dav­ranışlarla Saddam’ın sakalında, sa­çında tiksintiyle bit arayan askerlerin görüntüleri, zafer sevinçleriyle TV ekranlarında defalarca gösterile­cekti.

Bu nedenle, sıradan Amerikan yurttaşı, dış dünyada olup bitenlerden haberdar değildir. Irak işgalinden dört ay sonra, 18-24 yaş arasındaki yedi Amerikalıdan biri, Irak’ın haritadaki yerini bilebiliyordu. (Newsweek, 25 Ağustos 2003.)

Ama Irak’ta olanlar, insanın kanını donduracak kadar çarpıcı sah­nelerle doluydu. Medyada çok az bir bölümü gösterilen o tiksinç resim ve kasetlerin binlercesi saldırı yöntemleri­nin somut belgeleri olarak Pentagon mahzenle­rinde arşivleniyordu. Bu ar­şivlerde ırzına geçilen kadınların, bir­birleriyle zorla ilişkiye sokulan çocuk­ların gö­rüntüleri, domuz eti yedirilen, islama küfür etmeye zorlanan resimler, ka­setler vardı. Bu kin ve nefretle Afga­nistan’da, Irak’ta sivil halk üze­rine herbiri 700-800 bombadan oluşan “misket bombalar” atılıyor, kadın ço­cuk demeden binlerce masumun kav­rulmuş, parçalanmış cesetleri arasında 12 yaşındaki Iraklı çocuğun, kopan kolunu bulmaları için yalvarışına Batılı haberciler tanık oluyordu.

Bu barbarlıkları dünya ka­muoyunun gözlerinden giz­lemeyi ba­şaramadılar. Abu Garip ha­pishane­sinde yapılanlar, orada görevli as­kerler tarafından basına sızdırıldı. Bush yö­netiminin “utanç verici”, “tik­sindirici” dediği bu sahneler, hiç de yeni değildi. Bu uygulamalar, ABD’de 11 Eylül sonrası tutuklananlara, Guantanomo üssüne kapatılanlara, Afganistan ha­pishanelerindekilere de uygulanıyordu. Onları öfkelendiren, olanlar değil, olanların dışarıya sızdı­rılmasıydı. Çünkü uygulamalar Penta­gonun bilgisi ve belirlenmiş olan yön­temler doğrul­tusunda yapı­lıyordu. O nedenle altında imzası olduğu halde, 1949 Cenevre sözleşmesi açıkça çiğ­neniyordu. Rumsfeld, Cenevre söz­leşmesinin es­kidiğini, geçerliliğinin kalmadığını söylüyordu. Bush “terö­rizme karşı savaşın yeni bir tür savaş” olduğunu öne sürüyordu. Bush’un hukuk danış­manı “yeni savaşın niteliği gereği” ya­kalanan teröristler ve onla­rın destek­çilerinden acil bilgi almak için Cenevre sözleşmesinin katı kural­larının eskimiş olduğu görüşünü Bush’a bildirmişti. (Newsweek May 24, 2004.)

Bu nedenle ABD, Amerikalıların uluslararası mahkemelerde yargılan­masını kabul etmemişti. Bu ne­denle, ABD askerlerinin “savaş suçlusu” sayılmayacağını dayatmışlardı. Ulusla­rarası hukuk, insan hakları, ABD için geçerli değildi: “Biz” ve “ötekiler” vardı. “Bizler”, yani Ameri­kalılar için hukuk ayrıdır, “öteki­ler”, yani Ameri­kalı olmayanlar için ayrı hukuk geçer­lidir. “Ötekiler” için, Baş­kan’ın, baştaki komutanın emirleriyle seçilen subay­lardan oluşan bir Askeri Komisyon, hiçbir uluslararası hukuk kuralı tanı­madan, suçlunun “çabucak” yargılana­rak cezalandırılmasını öngö­rülmüştür. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, Avrupa Sözleşmesinin, 1949 Cenevre sözleşmesinin öngör­düğü adil yargı­lama kurallarının hiçbiri geçerli değil­dir.

Bush ve ekibi için işgalicilere karşı direnen, yurtlarını savunan Irak­lılar, birer “lağım sıçanıdırlar”. Bu “sı­çanlar deliklerinden çıkarılacak”, yokedileceklerdir.

Şubat 2002 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında Bush, şunları söylemiş­tir: “Silahlı güçlerimiz ABD’nin düş­manlarının artık açıkca anlamış ol­dukları şu mesajı vermiştir: 7000 mil uzakta da olsanız, okyanus­lar öte­sinde, kıtalar ötesinde de olsa­nız, dağların tepelerinde, mağaralarda bile olsanız, bu ulusun adaletinden kaça­mayacaksınız.

Pentagon bu adalet anlayışıyla Af­ganistan’ı bombalama harekatına islam inancındaki “Tanrının sonsuz adaleti” kavramına nazire yaparak “Sonsuz Adalet Harekatı” adını ver­mişti. (WDPHA? s. 106).

Pentagon müslüman Irak hal­kına “hıristiyan” adaletini dağıtırken, eş zamanlı olarak Filistin halkına soykı­rım uygulayan Şaron da “yahudi” adaletini dağıtıyordu.

İnsanlığın bu utanç verici vah­şeti karşısında bütün değerleri ayaklar al­tında çiğnenmiş bir halk ne yapa­bilirdi! Yapabileceği, yokedilmek iste­nen ru­hunu kurtarabilmek için bede­nini ateşe sarıp yok etmek. Bu­nun adına da “te­rör” diyorlardı.

Bü­yük Or­tado­ğu Pro­je­si­nin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si ile bir­lik­te, in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri, ner­dey­se İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı bo­yut­la­rı­na ulaş­mış bu­lun­mak­ta­dır. Af­ga­nis­tan’a ço­cuk, ka­dın, genç, ih­ti­yar de­me­den ki­şi ba­şı­na 40 kg bom­ba yağ­dı­rıl­mış­tı.

İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Bil­di­ri­si­nin sa­hi­bi BM’le­rin Irak’a uy­gu­la­dı­ğı am­bar­go­nun bo­yut­la­rı­nı Irak’ta­ki BM yar­dım so­rum­lu­su De­nis Dal­li­day “soy­kı­rım yap­tı­rı­mı” ola­rak ni­te­le­miş­ti.

Irak’ta ABD iş­gal as­ker­le­ri­nin ya­pa­gel­dik­le­ri­ne BM, Av­ru­pa ve bü­tün dün­ya, ib­ret ve dehşet verici bir umursa­maz­lıkla se­yir­ci ka­lı­yor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalanıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şın­da Irak hal­kı­nın yüz­de 5′i öl­dü­rül­müş­tü. Bu sa­yı ABD nü­fu­su ile kı­yas­lan­dı­ğın­da, 15 mil­yon in­sa­na denk gel­mek­te­dir. Bugün, dünyanın gözü önünde, Irak bir kan gölüne dönüştürülmüştür. Bu gölde her gün 500 can boğulmaktadır.

Aynı umursamazlıkla, Bush’un baş müt­te­fi­ki İsrail’in Fi­lis­tin’de uy­gu­la­mak­ta ol­du­ğu soy­kı­rım kar­şı­sın­da “in­san hak­la­rı sa­vu­nu­cu­la­rı”, “de­mok­ra­tik”, “öz­gür­lük­çü” Ba­tı, sus­kun!

Dünya Irak halkının acılarını sessizce seyrederken, Hıris­ti­yan “Ba­tı” ile Ya­hu­di İs­ra­il, İs­la­mi­ye­t’i ye­ni­den ya­pı­lan­dır­ma­nın gay­re­ti için­de­ler.

Irak, iş­gal son­ra­sı gün­lük 270 bin va­ri­le dü­şen petrol üre­timi (Irak’ın iç tü­ke­ti­mi­nin ya­rı­sı) gün­de 3.5 mil­yon va­ri­le çı­ka­rı­la­rak Su­udi Ara­bis­tan’ın ar­dın­dan ikin­ci bü­yük pet­rol ih­raç eden ül­ke ko­nu­mu­na ge­ti­re­le­cek­ti. Pet­rolü Ker­kük’­ten Su­ri­ye’­nin Tar­tus ve Ban­yas li­man­la­rı­na da ulaş­tır­mak için Irak’tan hemen sonra Su­ri­ye’nin de “de­mok­ra­tik­leş­ti­ril­me­si” ge­re­ki­yor­du.

Irak’ın gü­ney böl­ge­sin­de­ki pet­rol ya­tak­la­rı ise Bas­ra’ya yer­le­şen İn­gil­te­re’­nin gö­ze­ti­mi­ne ve­ril­miş­ti.

Irak’ta­ki pet­rol üre­ti­mi­ni ola­bil­di­ği­n­ce ar­tır­ma­yı da amaç­la­yan bu stra­te­ji­de Rus­ya, Al­man­ya, Fran­sa gi­bi bü­yük dev­let­le­rin ye­ri yok­tu. ABD’nin İş­gal güç­le­ri ko­alis­yo­nu­nu oluş­tu­ran­lar ise yağ­ma sof­ra­sı­nın kı­rın­tı­la­rı ile ödül­len­di­ri­le­cek­ler­di.

Öte yandan dün­ya nü­fus yo­ğun­lu­ğu­nun en yük­sek ol­du­ğu Uzak Do­ğu ül­ke­le­ri­nin do­ğal ener­ji kay­nak­la­rı­na olan ge­rek­si­nim­le­ri ve ba­ğım­lı­lık­la­rı gi­de­rek art­mak­ta­dır. Dün­ya­nın en hız­lı ge­li­şen ül­ke­le­ri­nin ba­şın­da ge­len Çin’de ki­şi ba­şı­na dü­şen ara­ba sa­yı­sı ba­tı öl­çü­le­ri­ne ula­şa­cak ol­sa, yer­kü­re­nin bi­li­nen ener­ji kay­nak­la­rı­nın beş yıl içe­ri­sin­de tü­ke­ti­le­ce­ği he­sap­lan­mak­ta­dır.

Bu­gün Kör­fez ül­ke­le­rin­de üre­ti­len pet­ro­lün yüz­de 90′ı As­ya’ya gi­di­yor. ABD’nin petrol it­ha­la­tı­nın böl­ge­de­ki pa­yı yüz­de 18′dir. 2050′ler­de pay yüz­de 70′e çı­ka­cak­tır.

Suçun İdo­lo­jik ve Si­ya­sal Ge­rek­çe­le­ri

Kuş­ku­suz Bü­yük Or­ta Do­ğu Pro­je­si­nin an­la­mı­nı kav­ra­ya­bil­mek için, pro­je­nin ide­olo­jik ve si­ya­sal içe­ri­ği­ni de açım­la­mak ge­re­ki­yor.

Pro­je­nin ide­olo­jik içe­ri­ği Pen­ta­gon ve ABD dı­şiş­le­ri uz­man­la­rın­ca Vi­et­nam ye­nil­gi­si­nin ar­dın­dan, 1970′ler­de, özel­lik­le de 1973 pet­rol bu­na­lı­mın­dan son­ra oluş­tu­rul­ma­ya baş­lan­mış­tı. Bu­gün bu pro­je­nin uy­gu­la­ma­sın­da ad­la­rı­nı sık sık duy­du­ğu­muz, Baş­kan Yar­dım­cı­sı Dick Che­ney, Ford yö­ne­ti­mi­nin Kur­may Baş­kan­lı­ğı­nı, Rums­feld Sa­vun­ma Ba­kan­lı­ğı yap­mış­tı. CIA’nın ba­şın­da ise Ba­ba Bush bu­lu­nu­yor­du. Wol­fo­witz ve Ric­hard Per­le genç de­mok­rat­lar ola­rak etkindiler. Da­ha son­ra cum­hu­ri­yet­çi­le­rin saf­la­rı­na ka­tıl­dı­lar. Gru­bun mer­ke­zin­de ise Kis­sin­ger bu­lu­nu­yor­du. Ço­ğun­lu­ğu ya­hu­di kö­ken­li olan bu grup, Or­ta Do­ğu’da Arap­la­ra kar­şı İs­ra­il’i des­tek­le­yen ABD’de­ki Ya­hu­di lo­bi­le­ri­nin de en et­ki­li ele­man­la­rıy­dı.

Bu ya­hu­di lo­bi­le­rin­den en et­ki­li ku­rum­la­rın­dan bi­ri 1985 yı­lın­da ku­ru­lan Wa­şing­ton Ya­kın Do­ğu Po­li­ti­ka­la­rı Ens­ti­tü­sü (The Was­hing­ton Ins­ti­tu­te for Ne­ar East Po­li­cy [WI­NEP]) idi. Ku­ru­mun al­tı üye­si Ba­ba Bush’un üst yö­ne­ti­min­de yer al­mış­lar­dı.

1990′lar­da so­ğuk sa­va­şın so­na er­me­si­nin ar­dın­dan ABD-İs­ra­il bağ­la­şık­lı­ğı­nın stra­te­jik de­ğe­ri aza­lı­yor gi­biy­di. Bu bağ­lam­da WI­NEP ve o doğrultudaki ku­ru­luş­lar, ABD’nin ye­ni Or­ta Do­ğu po­li­ti­ka­la­rın­da İs­ra­il’in be­lir­le­yi­ci rol üst­len­me­si ge­rek­li­li­ği­ni te­mel he­def seç­miş­ler­di. Tel-aviv’­le or­tak ça­lış­ma­lar so­nun­da Clin­ton yö­ne­ti­mi­nin ilk gün­le­rin­de bu stra­te­ji be­nim­se­til­miş­ti. Bu­na gö­re ABD’nin İs­ra­il, Su­udi Ara­bis­tan ve Mı­sır gi­bi üç­lü bir müt­te­fi­ki var­dı. Böl­ge­nin ge­ri ka­lan ül­ke­le­ri­nin din­sel ve la­ik ra­di­kal re­jim­le­ri, ABD’nin böl­ge­sel çı­kar­la­rı­nın kar­şı­sın­da idi­ler.

Baş­ta İran ve Irak ol­mak üze­re (Su­ri­ye üçün­cü sı­ra­day­dı) öte­ki ulu­sal­cı ve radikal re­jim­le­rin böl­ge­den arın­dı­rıl­ma­sı ve “de­mok­ra­tik­leş­ti­ril­me­le­ri” ge­re­ki­yor­du. Bu üç­lü it­ti­fak ye­ni “müs­lü­man cum­hu­ri­yet­le­rin” or­ta­ya çı­kı­şıy­la (ör­ne­ğin Tür­ki­ye­’nin) güç­len­di­ril­me­liy­di.

WI­NEP Tür­ki­ye ile de ya­kın­dan il­gi­le­ni­yor­du. Was­hing­ton’u zi­ya­ret eden her Türk yet­ki­li­si bu ku­ru­mu zi­ya­ret edi­yor­du. Özel­lik­le de Tur­gut Özal bu ör­gü­tün her yıl say­gıy­la an­dı­ğı “bü­yük­ler­den” bi­ri­dir. Bir baş­ka “bü­yük” de Fe­thul­lah Efen­di­dir. John Hop­kins Üni­ver­si­te­si Ulus­la­ra­ra­sı İle­ri Ça­lış­ma­lar Oku­lun­da ya­pı­lan Abant sem­poz­yu­mu­nun ger­çek­leş­me­sin­de bu ku­rum önem­li kat­kı­lar­da bu­lun­du.

Ku­ru­mun “Kür­dis­tan” ça­lış­ma­la­rı da önem­li­dir. Bu ça­lış­ma­la­rın so­nu­cun­da Bar­za­ni ile Şa­ron’un am­ca­oğul­la­rı ol­duk­la­rı ne­re­dey­se ka­nıt­la­na­cak­tı!

Ye­ni Or­ta Do­ğu Pro­je­si­nin olu­şu­mun­da en be­lir­le­yi­ci po­li­ta­ka­lar neo-com (ye­ni mu­ ha­fa­za­kar) adı ve­ri­len ve ço­ğun­lu­ğu ya­hu­di kö­ken­li olan ekip ta­ra­fın­dan üre­til­miş­tir.

1989′da, es­ki bir dı­şiş­le­ri ba­kan­lı­ğı ça­lı­şa­nı olan Fran­cis Fu­ka­ya­ma “Ta­ri­hin So­nu” baş­lı­ğı al­tın­da bir ma­ka­le ya­yın­la­dı. Fu­ka­ya­ma, İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı’nda fa­şiz­min ye­nil­gi­ye uğ­ra­tıl­ma­sı ve on­dan 45 yıl son­ra Sov­yet­ler Bir­li­ği­nin da­ğıl­ma­sı­nın ar­dın­dan, bunun li­be­ral de­mok­ra­si­nin za­fe­ri ve in­san­lı­ğın ide­olo­jik ev­ri­mi­nin so­nu an­la­mı­na gel­di­ği­ni sa­vu­nu­yor­du. Ona gö­re bu bir son­dur, çün­kü bun­dan son­ra baş­ka gi­de­cek yer yok­tur. Ulu­sal­cı­lık ve fan­dı­man­ta­lizm ölü geç­mi­şin ar­tık­la­rı­dır. Bu ma­ka­le ye­ni dün­ya dü­ze­ni­nin kı­la­vu­zu ha­li­ne gel­di.

1993 ya­zın­da ise, John­son yö­ne­ti­mi­nin Vi­et­nam’da kar­şı ayak­lan­ma uz­ma­nı Sa­mu­el Hung­ting­ton, “Uy­gar­lık­lar Ça­tış­ma­sı” adı al­tın­da bir ma­ka­le ya­yın­la­dı. Hun­ting­ton, ko­mu­niz­min yok ol­ma­sı, bü­tün ide­olo­jik tar­tış­ma­la­rın son­la­rı­nın gel­di­ği an­la­mı­nı ta­şı­sa da, ta­ri­hin so­nu­nun gel­me­di­ği­ni sa­vu­nu­yor­du. Ar­tık dün­ya­ya eko­no­mi ve po­li­ti­ka de­ğil, kül­tür ege­men ola­cak ve dün­ya bu kül­tür te­me­li­ne gö­re bö­lü­ne­cek­ti. Ona gö­re uy­gar­lık­lar “in­san­la­rı gü­dü­le­yen ve ha­re­ke­te ge­çi­ren güç” olan di­nin sim­ge­le­di­ği fark­lı de­ğer sis­tem­le­ri­ne da­ya­nı­yor­du. O ne­den­le asıl ça­tış­ma “Ba­tı” ve “Öte­ki­ler” ara­sın­da so­mut­la­şı­yor­du. “Ba­tı” bi­rey­sel­lik, li­be­ra­lizm, ana­ya­sa­cı­lık, in­san hak­la­rı, eşit­lik, öz­gür­lük, hu­kuk dü­ze­ni, de­mok­ra­si ve ser­best pa­zar de­ğer­le­ri­ne da­ya­nı­yor­du. Tam da bu ne­den­le “Ba­tı” bu dü­ze­ni teh­dit eden “öte­ki­le­re” kar­şı as­ke­ri mü­da­ha­le­ye ka­pı­la­rı açık tut­ma­lıy­dı.

Hun­ting­ton’a gö­re “Ba­tı Uy­gar­lı­ğı­na” kar­şı en teh­li­ke­li iki kar­şı-uy­gar­lık, İs­la­mi­yet ve Kon­fiç­yüs­cü­lük­tü. En bü­yük ve en ya­kın teh­li­ke ise İs­lam­cı­lık­tı. Çün­kü dün­ya pet­rol kay­nak­la­rı­nın bü­yük bö­lü­mü­nü İs­lam dün­ya­sı elin­de tu­tu­yor­du.

Huntington için sorun islam köktendinciliği değildir. Bu konuda şöyle diyor: “Batı için esas sorun İs­lam köktendinciliği değildir. Kültürlerinin üstünlüğüne inanan ve güçlerinin yetersizliğine takılıp kalmış olan in­sanların farklı bir uygarlığıdır, İslamın kendisidir esas olan.”16

Gö­rül­dü­ğü gi­bi, BOP’un ide­olog­la­rı İs­la­mın “ba­tı­lı­laş­ma­ya” kar­şı, an­ti-la­ik bir an­la­yış içe­ri­sin­de ol­du­ğu­nu, bu ne­den­le de Ba­tı­nın la­ik-de­mok­ra­tik sis­te­mi­ne kar­şı ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır­lar. On­la­ra gö­re de­mok­ra­si, İs­lâm dün­ya­sı­nın pek de ya­ban­cı ol­ma­dığı bir kav­ram­dır, asıl kar­şıt­lık la­isizm­den kay­nak­lan­mak­ta­dır. De­mok­ra­si­yi is­lam­la bağ­daş­tı­ra­rak ka­bul et­mek müm­kün­dür. De­mok­ra­si­den uzak bir is­lam, “ci­had“in için­de­dir ve “te­ro­rizm”in kay­na­ğı ol­ma ni­te­li­ği­ni korumaktadır.

1992′de ABD Ba­rış Ens­ti­tü­sü ta­ra­fın­dan dü­zen­le­nen “Ye­ni Sen­tez­ler” ko­nu­lu kon­fe­rans­ta “İs­lam ve de­mok­ra­si ara­sın­da­ki fi­kir ça­tış­ma­sı­na is­lam­cı an­la­yış­la­rın kat­kı­la­rıy­la, iki an­la­yı­şın da güç­len­di­ri­le­ce­ği ve ba­tı an­la­yı­şın­da­ki bu­gün­kü de­mok­ra­tik gö­rüş­le­re ye­ni an­lam­lar ka­zan­dı­ra­ca­ğı” vur­gu­lan­mış­tı.

11 Eylül saldırısını gerçekleştirnler arasında tek bir Afganlı yoktu. Başakan Bush hedef olarak Afgan dağlarını gösteriyordu. Koca ABD, tek bir kişiye, bin Ladin’e savaş açıyordu.

Başkan Afgan dağlarında Ladin’in peşine düşmeden hemen önce, ülkenin önde gelen yirmi yedi din adamını Beyaz Saraydaki Rooswelt Salonuna topladı. Bush’la birlikte yuvarlak masa etrafında elele tutuşarak yapılan ayinden sonra, Bush’a kutsal avaşında yardım etmesi için Tanrıya dua edildi.

İlk Hedef Af­ga­nis­tan­ Ol­du

Af­ga­nis­tan, em­per­ya­liz­min As­ya ege­men­li­ği için en ki­lit coğ­raf­ya­nın üze­rin­de yer al­mak­ta­dır. 19. Yüzyılın başından beri Afganistan Çarlık Rusya ile İngiltere rasındada bir çekişme alanı olmuştu. İn­gi­liz­le­rin, Hin­dis­tan ve Uzak Do­ğu ege­men­li­ği için Af­ga­nis­tan’ın sarp ge­çit­le­rin­de ne zor­lu sa­vaş­lar ver­di­ği­ni ta­rih­ler yaz­mak­ta­dır. Ama İngilizlerin Afganistan’daki egemenliklernin başarısı, geleneksel ingiliz politikasına dayanıyordu. Rüşvet en etkili araç olarak yüz yıllar boyu bu bölgede başarı ile kullanıldı.

Afaganistan değişik halkların bulunduğu, çok değişik dillerin konuşulduğu bir Babil kulesi idi. Aşiretleri satın almak, aşiretleri biribirlerine karşı kışkırtmak zor olmuyordu. Aşiretlerin büyük bölümü Afganistan sınırlarının dışına taşıyordu. Türkmen, Tacik, Özbek, Kırgız aşiretlerinin büyük bölümü Çarlık Rusyası topraklarında, Peştun kabilelerinin bir bölümü şimdiki Pakistan’da, Beluciler İran ve Pakistana kadar uzanıyordu. Kabile bağları, Afganistan’a bağlılığın çok önünde geliyordu. Bir Afgan ulusundan söz edilemezddi. Ne bir dil bütünlüğü, ne bir kültür birliği, ne de bir toprak birliğinden vardı. Aslında Afganistan sınırlarını da Hindistan’daki İngiliz yönetimi ile Çar Rusyası çizmişti. İki büyük güç arasında, kabile reislerinin bağımsız birer yönetim birimi oluşturduğu, tampon bir bölge olarak tasarlanmıştı.

Daha da önemlisi, Anadolu’da gerçekleştirilmekte olan Ke­ma­list Devrim, Emanullah Han’ın ilgisini çekiyordu. Ülkesini çıkarcı aşiret liderleri ve çıkarcı din sömürgenlerine dayanarak yöneteniyeceğini gören Emanullah Han, bir Afgan Ulusu yaratabilmenin koşullarını oluşturma çalışmalarına girişti.

Bu ge­liş­me­ler­den en­di­şe du­yan İn­gil­te­re, Han’ı de­vir­mek için ha­re­ke­te geç­ti. Ye­ni Del­hi El­çi­li­ği’ne da­nış­man ola­rak ata­nan o ün­lü T. E. Law­ren­ce, Ke­rim Şah adı al­tın­da bir Arap din ali­mi kim­li­ği ile Af­gan ka­bi­le re­is­le­ri­ni sa­tın al­dı. Kı­sa sü­re­de din­ci bir mu­ha­le­fet oluş­tur­du. Bi­linç­li bir ka­dın hak­la­rı sa­vu­nu­cu­su olan Ema­nul­lah Han’ın eşi Pren­ses Sü­rey­ya’nın mon­taj­la de­ğiş­tir­di­ği “çıp­lak” fo­toğ­raf­la­rı­nı aşi­ret­le­re da­ğıt­tı. Aşiret reisleri ve din adamları Han’a karşı ayaklandılar. Ocak 1929′da Bakayi Sakao adındaki bir eşkıya Kabil’i ele geçirdi, kral dev­ril­di ve İtalya’da sürgünde öldü. Bakka Kabil’i dokuz ay elinde tuttu ve Emanullah’ın kuzeni Muhammet Nadir Han tarafından Kabil’den kovuluncaya dek eşi görülmedik bir terör estirdi.

Bu olayın ardından ulusal meclis toplandı, Nadir Han, Nadir Şah olarak kral ilan dildi. Nadir Şah’ın ülkeyi derleyip toparlama çabaları 1933 Kasımda gerçekleştirilen bir suikastle sona erdirildi.

ABD’niın Afganistan’daki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslamcılara ilgisi 1950′li yıllara kadar uzanır. CIA’nın kurduğu Asya Vakfı Kabil Üniversitesinde ve İslamcı gruplar arasında çalışmalar yapmıştı. Ama ABD’nin siyasal İslama desteği 1973′te başladı. Afgan cihadının önderlerinden olan Abdul Resul Sayyaf, Burhanettin Rabbani ve Gülbettin Hikmetyar Müslüman Kardeşler ve Suudi Arabistan’la yakın ilişki içerisinde 1972′de Müslüman Gençlik örgütünü kurmuşlardı. Hikmetyar örgütün askeri kanadının yöneticisi idi. Hikmetyar örtünmesini beğenmediği kadınların yüzlerine kezzap atma hareketini başlatmıştı. Daha sonra Hizb-i İslami’nin (İslam Partisi) lideri olacak olan Hikmetyar, yakaladığı esirlerın diri diri derilerini yüzmekle ün kazanacaktı. İslamcıların ilk hedefleri üniversite oldu. Örgüt 1972 yılında ABD Elçiliğine çalışmaları konusunda bir rapor (raporda dört solcu liderini öldürdükleri de yer almıştı) hazırlayarak, bir matbaa kurmak için destek istedi.18

Muhammet Davut 1973 yılında kuzenı Kral Zakir Şah’ı bir darbe ile devirip cumhuriyet ilan edince, CIA, Pakistan yönetimi ve İran şahı işbirliği içerisinde Afgan İslamcılarını desteklediler. Özellikle bir darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Ziya-ul Hak, İslamın dünya egemenliği hayalini gerçekleştirmek için, yakınlarının bile “gerçek bir canavar” olarak nitelendirdikleri Hizb-ul İslam’ın lideri Gulbettin Hikmetyar’ı CIA ve Rabıta’yı da arkasına alarak destekledi.

Davut’a karşı 1973 Eylül ve Aralığında İslamcıların darbe girişimleri başarıya ulaşamadı. 1974 Haziranındaki darbe girişimi de başarısızlıkla sonuçlandı. 1975′te yeterince güçlendiğine inanan İslamcılar bir darbe girişiminde daha bulundular. Davut bunları da bastırdı. Aralarında Rabbani ve Hikmetyar’ın da bulunduğu darbe önderlerinden bir kesimi kaçarak Pakistan’a sığındılar.

İçeriden ve dışarıdan yoğunlaşan baskılar karşısında, sol ve laiklerden uzaklaşarak, sağcı askerleri ve sivil sağcıları kilit noktalarına getirdi. 1978′ye giderken hükümetin oluşturduğu ölüm mangaları solcu liderlere karşı cinayetlere girişti, solcular ve laikler devlet kadrolarından temizlendi. Toplumsal tabanını yitiren Davut, SAVAK’ın kolladığı Suudi Arabistan’ın Dünya İslam Birliği ve Müslüman Kardeşlerin eline düşmüştü. Ülkedeki bunalım 1978 Nisaninda Nur Muhammet Taraki’nin darbesine kadar sürdü. Ardından Taraki Sovyetler’le bir dostluk anlaşması imzaladı. Bu durum ülke ölçeğinde İslamcıların terör eylemlerine neden oldu. Yüzlerce öğretmen, resmi görevli, laik aydın öldürüldü. Haziran 1979 tarihli bir CIA raporu, Afganistan’ın “mücahit” ve “İhvan-ı Müslimin” adındaki isyancıların kontrolünde olduğunu bildirmiştir.

İslamcılarla başedemiyeceğini gören Afgan Hükümeti, aralarındaki anlaşma doğrultusunda Sovyetlerden müdahele isteğinde bulundu. 1980′de Sovyet askerleri Afaganistan’a girdi. Sov­yet sis­te­min­de so­nun baş­lan­gı­cı bu mü­da­ha­le­ ile tetiklenmişti.

1998 yı­lın­da bü­yük bir pet­rol şir­ke­ti­nin ba­şın­da bu­lu­nan bu­gün­kü ABD Baş­kan Yar­dım­cı­sı Dick Che­ney “Ha­zar böl­ge­si­nin bir­den bi­re bu den­li stra­te­jik önem ka­zan­dı­ğı bir dö­nem dü­şü­ne­mi­yo­rum” di­yor­du. Önem­li ola­nın bu gaz ve pet­ro­lü, ge­rek­li olan yer­le­re ulaş­tır­mak ol­du­ğu­nu da vur­gu­lam­ış­tı. Bu ula­şım yo­lu­nun da Af­ga­nis­tan ola­ca­ğı amaçlanıyordu.

Böl­ge­de­ki gaz ve pet­ro­lün Rus­ya ya da Azer­bay­can üze­rin­den ge­çi­ril­me­si Rus­ya’nın Or­ta As­ya cum­hu­ri­yet­le­ri üze­rin­de­ki si­ya­sal ve eko­no­mik de­ne­ti­mi­ni güç­len­di­re­cek­ti.

İran üze­rin­den ge­çi­ril­me­si ise İran re­ji­mi­ni güç­len­di­rir­di. Oysa Af­ga­nis­tan üze­rin­den Pa­kis­tan ve Hin­dis­tan’a ulaş­tı­rıl­dı­ğın­da, stra­te­jik ve eko­no­mik ola­rak en ve­rim­li so­nuç ola­cak­tı. Pa­kis­tan’ın ABD’nin ya­nın­da Ta­li­ban’ı des­tek­le­mesin­de bu pro­je­nin bü­yük pa­yı var­dı.

1995′te ABD şir­ke­ti Uno­cal, Türk­me­nis­tan’dan Af­ga­nis­tan üze­rin­den Pa­kis­tan’ın Um­man De­ni­zi li­man­la­rı­na ula­şa­cak olan bo­ru hat­tı için gö­rüş­me­le­re baş­la­dı. Şir­ket Af­ga­nis­tan’da is­tik­rar­lı bir yö­ne­tim is­ti­yor­du. 1996′da Ta­li­ban, yö­ne­ti­mi ele ge­çi­rin­ce, hat­tın gü­ven­ce­si­ni sağ­la­dık­la­rı­nı dü­şü­nü­yor­lar­dı. Şir­ket Ta­li­ban ön­der­le­rin­den ba­zı­la­rı­nı Hus­ton’a ça­ğı­ra­rak, ko­nuk­la­rı­nı or­da “kral­lar gi­bi” ağır­la­dı. Gün­lük bir mil­yon va­ril ka­pa­si­te­li 1000 mil uzun­lu­ğun­da­ki bo­ru hat­tı için va­ril ba­şı­na iyi sa­yı­la­bi­le­cek bir üc­ret öde­me­yi de öner­di­ler. İlk yıl ABD’nin Ta­li­ban’a kar­şı po­li­ta­ka­la­rı­nı bu şir­ket be­lir­le­di.

Taliban iktidarı, Afagan tarihinin en acımasız, en kanlı iktidarı olmuştu. 1996 yılında Kabil’e girdiklerinde büyük bir katliam yapmışlardı. Devlet görevlilerini boğazlamıçlar, BM’e sığınan Devlet Başkanı Necubullah’ı alarak soyup boynuna geçirdikleri iple Kabil sokaklarında dolaştırmışlar, sonrada hayalarını kesip ağzına sokarak elektrik direğine asmışlardı. Erkeklerin sakal traşı olmaları yasaklanmış, sakallarının avuç içinden taşması zorunlu kılınmıştı. Televizyon, müzik, canlıların fotografını çekmek, resim yapmak, uçurtma uçurtmak (uçurtma ananız, çocuğunuza benzer, onları uçuramazsınız), satranç oynamak, gravat takmak kesinlikle yasaklanmışrı. Kız çocukların okula gitmeleri, burkalı da, olsa kadının tek başına sokağa çıkması, mühendis, doktor, avukat, öğretmen kadınların çalışmaları yasaklanmıştı. Oysa, ABD’nin açık desteği ile ikti­dara taşınan Taliban, Afganistan’ı ka­dınlar için bir hapishane haline dö­nüştürme­den önce, kadınlara, oy kul­lanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile ve­rilmişti. Okul­larda kız erkek aynı sınıflarda eğitim görüyorlardı. Kadınlara, oy kul­lanmak dahil, erkeklere verilen tüm haklar Anayasa ile ve­rilmişti. Öğretmenlerin yüzde 70′i, devlet memurlarının yüzde 50’si, sağ­lık çalışanlarının yüzde 40′ı kadınlar­dan oluşuyordu. Okullarda 106.256 kız, 148.223 erkek öğrenci vardı. 7.793 kadın bu okullarda öğretmendi.

Bugün her beş çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyor.

ABD 2001 Eki­minde Afganistan’a ilk bombayı atma­dan önce, First Lady Laura Bush, haf­talık radyo konuşmasında, Afgan ka­dınının Taliban yönetimi altında nasıl aşağı­landığını anlatırken, “ka­dınların acıma­sızca ezilmesinin, teröristlerin temel politikaları” olduğunu vurgulu­yordu. Ardından Dışişleri Bakanlığının ya­yınladığı on sayfalık raporda, Taliban’ın binlerce yıllık tarihsel zen­ginlikleri, barbarca nasıl yokettikleri anlatıldıktan sonra, Afgan kadınlarına yapılanlar sıralanıyordu. Başkan Bush ise, “tarihin en terörist yönetimi Talibanın Afgan kadınlarına nasıl savaş açtıklarını” açıklıyor, “kahraman Af­gan savaşçı­ları sayesinde”, Afgan kadı­nının kurtarılacağı müjdeleniyordu. Oysa Afgan kadını, o “kahraman Af­gan savaşçıların” başlarına yağdırılan bombalar altında yağma ve tecavüz eylemleriyle, Talibana rahmet okutan olaylar yaşayacaktı. Halk bu yaşadık­larını Batılı gazetecilere “Taliban za­manında kapılarımızı kilitlemiyor­duk.” Talibanlar “hiç olmazsa iyi müslümanlardı” diye açıklayacaklardı.

Afgan halkına demokratik haklarını yaşatan yönetimin lideri Necibullah, darbe sırasında sığındığı BM tarafın­dan teslim edildiği, çoğun­luğu Afganlı bile olmayan Taliban militanları tara­fından çırılçıplak soyulu­yor, sokak­larda dolaştırıldıktan sonra, hayaları kesilip ağzına tıkanarak, Kabil meyda­nında direğe asılı­yordu.

Savaş döneminde Afganlı kadınlar erkek doktor­lara gidemedikleri için ölüyor, mücahitler öteki dünyaya kolları bacakları kesik gitmemek için ameliyat olmuyor­lardı.

1997′de bir ABD dip­lo­ma­tı­na Taliban rejimi ko­nu­sun­da fik­ri so­rul­du­ğun­da, dip­lo­mat “Ta­li­ban Su­udi­le­rin re­ji­mi­ni be­nim­se­ye­bi­lir. Bur­ada da Aram­co [ABD'nin Su­udi Ara­bis­tan­la oluş­tur­du­ğu pet­rol kon­sor­si­yu­mu] bo­ru hat­la­rı, yönetiminin başında bir emir, par­la­men­to­suz bol şe­ri­at ya­sa­la­rı ge­çer­li ola­cak­tır.” di­yor bu­nun öne­mi ol­ma­dı­ğı­nı vur­gu­lu­yor­du. Bu pro­je do­ğu Af­ri­ka’da ABD el­çi­li­ği­nin 1998′de bom­ba­lan­ma­sın­dan dört ay son­ra “şim­di­lik” ra­fa kal­dı­rıl­mış ol­du.

2001 Eki­min­de Af­ga­nis­tan bom­ba­la­nıp, Ta­li­ban da­ğı­tıl­dık­tan son­ra Uno­cal’ın da­nış­ma­nı, Brzezinski”in yakın çalışma arkadaşı, Afgan kökenli, Zal­may Ha­lil Za­di, ABD’nin özel tem­sil­ci­si ola­rak Af­ga­nis­tan’a atan­dı. Şir­ke­tin me­mur­la­rın­dan Ha­mit Kar­zai ku­ru­lan hü­kü­me­tin ba­şı­na ge­çi­ril­di. 27 Ara­lık 2001 de Türk­me­nis­tan, Af­ga­nis­tan ve Pa­kis­tan ara­sın­da 5 mil­yar do­la­ra ma­lo­la­cak bo­ru hat­tı an­laş­ma­sı ya­pıl­dı.

Taliban sonrası Afganistan’da değişen bir şey olmamış, ülke savaş ağaları arasında yeniden paylaşılmıştır. Kabil hükümetinin varlığı başkentin varoşlarıyla sınırlıdır. Kabile reisleriyle oluşturulan meclis (Loya Jirga) şeriata dayalı bir yönetim dışında, “demokratik” hiçbir değişikliğe hazır değil.

Dün­ya Pet­rol Kay­nak­la­rı­nın Yüz­de 11′ine Sa­hip Irak İkinci He­def Se­çil­miş­ti

Birinci Dünya Sa­vaşı bi­tin­ce İn­gi­liz­ler Irak’ı 1920′de man­da­sı al­tı­na al­dı. Ama halk ba­ğım­sız­lık is­ti­yor­du ve İn­gi­liz­le­re baş­kal­dır­dı. İs­yan Gü­ney­den baş­la­dı, Ku­ze­ye ya­yıl­dı. İn­gi­liz­ler Hin­dis­tan’dan ge­tir­dik­le­ri as­ker­ler­le is­ya­nı 1921′de bas­tı­ra­bil­di. İs­yan İn­gil­te­re’­ye ço­ğu Hint­li ol­mak üze­re 400 can ve 20.000 ster­li­ne ma­lol­du. Irak ise 8450 ölü ver­miş­ti, mad­di za­ra­rı ise 4.000.000 ster­li­ndi. Ül­ke­de Mit­hat Pa­şa’nın Bağ­dat Va­li­si iken yap­tır­dı­ğı de­mir­yol­la­rı, yol­lar, ka­nal­lar yı­kıl­mış­tı.

1921′de sö­mür­ge­ler ba­ka­nı Churc­hill, Ka­hi­re Kon­fe­ran­sın­da Law­ran­ce’in ya­kın ada­mı Fay­sal’ı Irak kı­ra­lı ola­rak ata­dı. Böy­le­ce Irak “ana­ya­sal, tem­si­li ve de­mok­ra­tik” bir mo­nar­şi yö­ne­ti­mi­ne ka­vuş­muş olu­yor­du. Kı­ra­lın üs­tün­de bir İn­gi­liz yük­sek ko­mi­se­ri bu­lu­nu­yor­du. Ko­mi­ser bü­tün iç ve dış iliş­ki­le­ri de­net­li­yor, onun “olu­ru” zo­run­lu kı­lı­nı­yor­du.

Fay­sal’ın İn­gi­liz kuk­la­sı ko­nu­mu, Irak­ta­ki ulu­sal­cı duy­gu­la­rı ateş­le­miş­ti. Da­ha ön­ce Jön Türk­ler­le bir­lik­te ça­lı­şan Irak ulu­sal­cı­la­rı, Ke­ma­list ha­re­ke­ti ya­kın­dan iz­li­yor, Mus­ta­fa Ke­mal özel­lik­le genç su­bay­lar ara­sın­da ör­nek bir kah­ra­man ola­rak gö­rü­lü­yor­du.

K­ral Bağ­dat­ta so­ğuk kar­şı­lan­dı. Ta­cı­nı Bağ­dat’a gel­di­ğin­den an­cak beş ay son­ra gi­ye­bil­di. Kı­ra­lı İn­gi­liz Yük­sek Ko­mi­se­ri yön­le­ndir­iyor­du. 1922′de Ba­kan­lar Ku­ru­lu 20 yıl­lık bir an­laş­ma ile hü­kü­me­tin ala­ca­ğı her tür­lü ka­ra­rın ön­ce­den Yük­sek Ko­mi­se­rin ona­yı­na su­nul­ma­sı­ ko­şu­lu­nu ka­bul et­miş­ti.

1924′de Ana­ya­sa Mec­li­si oluş­tu­rul­du. İn­gi­liz­ler Irak’a mo­nar­şik bir de­mok­ra­si (!) ge­tir­miş­ler­di. Ger­çek­ten de par­la­men­to gös­ter­me­lik bir ku­rum ola­rak var­dı. 1925-1958 dö­ne­mi ara­sın­da on beş hü­kü­met de­ğiş­miş­ti. Bun­lar­dan yal­nız­ca bir ta­ne­si (1939-1943) dört yıl­lık nor­mal sü­re­si­ni ta­mam­la­mış­tı. Ge­ri ka­lan­la­rın tü­mü, İn­gi­liz­ler ve­ya Sa­ra­yın is­tek­le­ri doğ­rul­tu­sun­da baş­ba­kan ta­ra­fın­dan az­le­dil­miş­ler­di. Mec­li­sin İn­gi­liz Ko­mi­se­ri ve Kı­ra­lın baş­ba­ka­na ver­dik­le­ri ta­li­mat­la­rı ona­mak­tan öte bir iş­le­vi yok­tu.

1930 yı­lın­da Irak’ın ba­ğım­sız bir ül­ke ola­rak Mil­let­ler Ce­mi­ye­ti­ne ka­tıl­ma­sı Yük­sek Ko­mi­se­rin ona­yı ile ger­çek­leş­ti. Ar­dın­dan İn­gil­te­re ile 25 yıl­lık ye­ni bir an­laş­ma ile, dış iliş­ki­ler­de İn­gil­te­re­’nin olu­ru ön­gö­rü­lü­yor, ma­liye, eği­tim ve eko­no­mi ko­nu­la­rın­da İn­gil­te­re’­ye ön­ce­lik­ler ve­ri­li­yor­du.

1925 Yı­lın­da Irak Pet­rol Şir­ke­ti adın­da­ki İn­gi­liz şir­ke­ti­ne pet­rol ay­rı­ca­lı­ğı ve­ril­miş­ti. 1927 yı­lın­da Ker­kük­te ara­ma ya­pan şir­ket çok bü­yük bir ku­yu bul­du. Bas­ra’ya tan­ker­le ta­şın­ma­ya­cak ka­dar bol olan pet­ro­lü Ak­de­ni­ze ulaş­tı­rmak üze­re bir bo­ru hat­tı dö­şen­di. Bo­ru hat­tı Hay­fa ve Bin­ga­zi li­man­la­rı­na uza­tıl­mış­tı. Şir­ket Irak hü­kü­me­ti­ne ton ba­şı­na 4 ster­lin öde­ye­cek­ti.

1930′da İn­gil­te­re i­le ya­pı­lan 25 yıl­lık an­laş­ma­ya Irak hal­kı tep­ki gös­ter­miş yer yer ka­rı­şık­lık­lar ol­muş­tu. Irak or­du­su içe­ri­sin­de­ki genç su­bay­lar Tür­ki­ye’de­ki Ke­ma­list re­jime ve İran’da­ki Rı­za Şah re­ji­mi­ne hay­ran­lık du­yu­yor­lar­dı. An­cak bu ulu­sal du­ygu­la­rı yön­len­di­re­cek, yı­ğın­la­ra yol gös­te­re­cek si­ya­si bir par­ti oluş­tu­rul­muş de­ğil­di.

Irak or­du­su Arap dün­ya­sın­da po­li­ti­ka­ya ka­rı­şan ilk or­du ol­muş­tu. Or­du­nun ilk ko­mu­tan­la­rı Os­man­lı or­du­sun­da ye­tiş­miş su­bay­lar­dı. İn­gi­liz­ler ta­ra­fın­dan eği­til­miş olmala­rına kar­şın, İn­gi­liz düş­man­lı­ğı ve ulu­sal­cı­lık duy­gu­su or­du ka­de­me­le­rin­de hiç si­lin­me­miş­tir.

1936′da Irak or­du­su yö­ne­ti­me el koy­du­ğun­da yal­nız­ca Irak hal­kı de­ğil, bü­tün Arap dün­ya­sı dar­be­yi “Arap mil­li­yet­çi­li­ği­nin za­fe­ri” ola­rak al­kış­la­dı. Irak tüm Arap dün­ya­sın­da “Arap dün­ya­sı­nın Prus­ya­sı” ola­rak Arap kur­tu­lu­şu­nun ön­de­ri ola­rak al­gı­la­nı­yor­du. 1937′de par­la­men­to da­ğı­tıl­dı. Ye­ni se­çim­le­re gi­dil­di. An­cak olu­şan ye­ni mec­lis­ de ge­ri­ci, tu­tu­cu un­sur­lar­dan olu­şu­yor­du. Dar­be­yi des­tek­le­yen genç re­form­cu Aha­li gru­bu ile as­ker­ler ara­sın­da­ki an­laş­maz­lık, dar­be­ci­le­ri güç­süz­leş­tir­di. Ay­nı yıl dar­be li­de­ri Be­kir Sıt­kı kar­şı bir dar­be ile öl­dü­rül­dü. En ör­güt­lü olan Irak Ko­mü­nist Par­ti­si ya­sak­lan­dı, üye­le­ri özel bir ya­sa ile ağır bi­çim­de ce­za­lan­dı­rıl­dı.1941 yı­lı­na ka­dar dar­be­ler bir­bi­ri­ni iz­le­di.

İn­gi­liz­le­re ve­ril­miş sı­nır­sız ödün­le­re kar­şı 1941′de ya­pı­lan dar­be so­nun­da K­ral ve Nu­ri Sa­it ül­ke­den kaç­mak zo­run­da kal­dı. An­cak ye­ni re­jim İn­gi­liz­le­rin Hin­dis­tan’dan ge­ti­rdi­ği Hint­li bir­lik­ler ve Emir Ab­dul­lah’ın pa­ra­lı as­ker­le­ri kar­şı­sın­da, hal­kın des­te­ği­ne kar­şın da­ya­na­ma­mış, baş­kal­dı­rı kan­lı bir bi­çim­de bas­tı­rıl­mış­tı.

Irak’ta sa­ra­yın İn­gi­liz kuk­la­sı ola­rak var­lı­ğı ulu­sal duy­gu­la­rı sü­re­kli ateş­le­miş­tir. Özel­lik­le Nu­ri Sa­it Pa­şa ön­der­li­ğin­de­ki Irak yö­ne­ti­mi (1941-1958) ulu­sal­cı eği­lim­le­ri ve ha­re­ket­le­ri acı­ma­sız­ca bas­tı­rı­yor­du. Bu bas­kı ve yıl­dır­ma po­li­ti­ka­la­rı Arap­lar­la Kürt­le­ri, Sün­ni­ler­le Şi­ile­ri, ulu­sal­cı­lar­la ko­mü­nist­le­ri kay­naş­tı­rı­yor, re­ji­me kar­şı or­tak bir kin ve nef­ret cep­he­si oluş­tu­ru­yor­du. Par­ti­ler ya­sak­la­nı­yor, ha­pis­ha­ne­ler si­ya­si mah­kum­lar­la dol­du­ru­lu­yor­du.

1947′de İn­gi­liz­le­rin Irak­ta var­lı­ğı­nı sür­dür­me­yi ön­gö­ren ye­ni bir Irak-İn­gi­liz an­laş­ma­sı, ül­ke ça­pın­da gös­te­ri ve ka­rı­şık­lık­la­ra ne­den ol­muş, hü­kü­met düş­müş, an­laş­ma im­za­la­na­ma­mış­tı. Ama so­nuç ge­ne kan ve zu­lüm­ oldu. Ko­mü­nist Par­ti­si­nin dört li­de­ri 1949 yı­lın­da idam edil­di. İn­gi­liz­ler bun­dan son­ra ton ba­şı­na ver­dik­le­ri 4 ster­li­ni ye­ni an­laş­ma ile 6 ster­li­ne çı­kar­mış­lar­dı.

1951′de İran pet­ro­lü mil­li­leş­ti­ri­lin­ce, teh­li­ke­yi gö­ren İn­gil­te­re 1952 baş­la­rın­da bir baş­ka an­laş­ma ile pet­rol ge­li­ri­ni ya­rı ya­rı­ya pay­laş­ma­yı ka­bul etti. Irak’ın pet­rol ge­li­ri ye­ni an­laş­ma ile üç kat ar­tır­ma­sı­na kar­şın, Irak’ın ulu­sal güç­le­ri ye­ni an­laş­ma­yı “em­per­ya­list sö­mür­ge­ye” tes­lim ol­mak ola­rak yo­rum­la­mış, halk ye­ni­den baş­kal­dır­mış­tı. Bu ha­re­ket­ler de şid­det ve kan­la bas­tı­rıl­dı.

İn­gi­liz­le­rin kuk­la­sı Nu­ri Sa­it Pa­şa’nın, iç ayak­lan­ma­la­ra kar­şı 1947′de Tür­ki­ye ile kur­du­ğu it­ti­fa­kı 1955′te ge­niş­le­tile­rek İran, Pa­kis­tan ve İn­gil­te­re’yi de kap­sa­yan beş­li bir an­laş­ma­ya dö­nüş­tür­müş­tü. Bağ­dat Pak­tı ola­rak bi­li­nen bu an­laş­ma tü­müy­le iç kar­ga­şa­la­ra kar­şı ku­rul­muş bir it­ti­fak­tı.

14 Tem­muz 1958 as­ke­ri dar­be­si­ne ka­dar Irak otuz kırk ai­le ve aşi­ret re­isi ta­ra­fın­dan yö­ne­ti­li­yor­du. Ye­ni ye­ni oluş­ma­ya baş­la­yan or­ta sı­nı­fın top­lum­sal ve si­ya­sal et­kin­li­ği yok­tu. Bu­gün bi­le 24 mil­yon nü­fus­lu Ira­kın dört­te üçü 150 aşi­ret­ten bi­ri­ne ait­tir. 8 mil­yon in­san şey­hi­nin buy­ruk­la­rı­na ka­yıt­sız şart­sız bağ­lı­dır.

Darbenin lideri Kasım Sünni bir anne ile Şii bir babadan geliyordu. Laik, ilerci bir Şii ortamında yetişmişti. 500 yıldan beri Sünni müslümanlar tarafından yönetilen Irak, ilk kez bir Şii tarafından yönetiliyordu. Ama sol eğilimli Kasım, Washington’u oldukça rahatsız etmişti.

58 darbesi kırk yıl­lık Ha­şi­mi yö­ne­ti­mi­ne son ver­miş­ti. Bu yö­ne­tim Irak­lı­la­rın gö­zün­de, İn­gil­te­re bo­yun­du­ru­ğu ve ulu­sal aşa­ğı­lan­ma ola­rak al­gı­la­nı­yor­du. Nu­ri Sa­it, K­ral ve prens öl­dü­rül­dü. Yö­ne­ti­min ön­de ge­len­le­ri tu­tuk­lan­dı ve Cum­hu­ri­yet ilân edil­di. Ge­çi­ci bir ana­ya­sa ka­bul edil­di. Dev­ri­me kar­şı Bağ­dat Pak­tı üye­le­rin­den ge­le­bi­le­cek teh­dit­le­re kar­şı Sov­yet­ler­den des­tek sağ­lan­dı. Ta­raf­sız­lık po­li­ti­ka­sı be­nim­sen­di. Şi­iler, Sün­ni­ler ve Kürt­ler­den olu­şan bir kon­sey ku­rul­du. Top­lan­tı, ya­yın, ifa­de ve ör­güt­len­me öz­gür­lü­ğü sı­nır­sız ola­rak ser­best bı­ra­kıl­dı. Si­ya­sal mah­kum­lar sa­lı­ve­ril­di. Dı­şa­rı­ya sür­gü­ne gi­den­ler ge­ri çağ­rıl­dı. Si­ya­sal par­ti­le­re izin ve­ril­di. Bi­re­yin ya­sal ve ana­ya­sal hak­la­rı ta­nın­dı.

Ev ki­ra­la­rı dü­şü­rül­dü, üc­ret­ler ar­tı­rıl­dı. Ya­sal ol­ma­yan yol­lar­dan el­de edi­len ser­vet­le­re, sa­ra­yın mal­la­rı­na el ko­nul­du. Ka­dın­la­rın yö­ne­ti­me ka­tıl­ma­sı sağ­lan­dı. Kürt­le­re hak­la­rı ve­ril­di.

Dev­ri­min he­men ar­dın­dan Irak Bağ­dat Pak­tın­dan çe­kil­di. Ei­sen­ho­ver Dokt­ri­ni ve Ster­lin ala­nı­nın dı­şı­na çık­tı. Rus­ya ile an­laş­ma im­za­la­dı ve bağ­lan­tı­sız­lar gru­bu­na ka­tıl­dı. Kı­zıl Çin’i ta­nı­dı.

Dev­rim son­ra­sın­da Irak­ta et­kin ha­le ge­len Ba­as Par­ti­si, Bir­le­şik Arap Cum­hu­ri­ye­ti (Mısır-Suriye birliği) ile he­men bir­leş­me­yi sa­vu­nu­yor­du. Dar­be­nin ikin­ci ada­mı Ab­dul Sa­lem Arif bu te­zi sa­vu­nan­la­rın ba­şın­da ge­li­yor­du. Dar­be li­de­ri Ab­dul Ke­rim Ka­sım bu gö­rüş­le­re kar­şı çı­kı­yor­du. Na­sı­rın ön­der­lik et­ti­ği Arap mil­li­yet­çi­li­ği ağır­lık ka­za­nın­ca, Ka­sım’ın yar­dım­cı­sı Arif’i Bon’a el­çi ata­ya­rak ya­nın­dan uzak­laş­tır­dı. Kürt­le­re bü­tün hak­la­rı ta­nın­dı. Kürt­ler­le ko­mü­nist­ler yük­se­len Arap mil­li­yet­çi­li­ği­ne kar­şı bir­leş­miş­ler­di. Dev­rim son­ra­sı yer al­tın­dan legale çı­kan Ko­mü­nist Par­ti­si en et­ki­li kit­le ha­re­ke­ti ola­rak dev­ri­me bü­yük des­tek sağ­lı­yor­du.

1961′de Molla Mus­ta­fa Bar­za­ni li­der­li­ğin­de­ki Kürt­ler ayak­lan­dı. Ka­sım ko­mü­nist­le­re ve kürt­le­re kar­şı tav­rı­nı sert­leş­tir­dik­çe, yal­nız­laş­ma­ya baş­la­mış­tı, ik­ti­dar tek ki­şi­lik dik­ta­tör­lü­ğe dö­nüş­müş­tü.

1963 Şu­ba­tın­da or­du­nun aşı­rı mil­li­yet­çi un­sur­la­rı ile Ba­as­çı­lar or­tak­la­şa yap­tık­la­rı CIA destekli darbe ile Ka­sım’ı dü­şür­dü­ler ve kur­şu­na diz­di­ler. Solcu bilinen yüz­lerce ay­dın temizlenmişti. Bu temizlikte genç Saddamın etkili ol­duğu biliniyordu. Ab­dul Sa­lem Arif li­der ol­du. 1968′de ya­pı­lan ye­ni bir dar­be ile baş­ba­kan Ha­san el Bakr ba­şa geç­ti. Ku­ru­lan ka­bi­ne­de iki Kürt li­der ye­ri­ni al­dı. An­cak bu da Kürt­le­ri mem­nun et­me­miş­ti. 1966′da va­rı­lan ateş­kes de ye­ni­den ayak­lan­ma­ya dö­nüş­tü. Bu ayak­lan­ma Irak’a çok pa­ha­lı­ya mal ol­muş­tu.

1972′de Irak Pet­rol Şir­ke­ti­nin pay­la­rı dev­let­leş­ti­ril­di. Bu dö­nem­de Dev­rim Ko­mi­te Kon­se­yi­nin güç­lü ada­mı Baş­kan yar­dım­cı­sı Sad­dam Hü­se­yin­di.

1974′de Kürt­le­re oto­no­mi ve­ril­di­ği ilan edil­di. An­cak Arap mil­li­yet­çi­li­ği ile Kürt mil­li­yet­çi­li­ği de­rin bir­ ça­tış­ma ve çe­liş­ki içe­ri­sin­de idi. Ta­raf­lar bu ça­tış­ma­la­rı, şu ya da bu dış güç­le­rin des­te­ği­ni ala­rak bir­bir­le­ri­ni yo­ket­me sa­va­şı­na dö­nüş­tür­müş­tü.

Dün­ya Ban­ka­sı­nın ve­ri­le­ri­ne gö­re 1974′te Irak’ta ki­şi ba­şı­na ulu­sal ge­lir 970 do­lar­dı.

1979 yı­lın­da Saddam iktidarı tek başına ele geçiriyordu. Hu­mey­ni re­ji­mi­nin “şey­tan Ame­ri­ka­lı­la­ra” kar­şı tav­rı be­lir­gin­le­şin­ce, Irak nü­fu­su­nun yüz­de 65′ini oluş­tu­ran Şi­ile­rin ha­re­ket­li­li­ği Sad­dam’ı ol­du­ğu ka­dar ABD’yi de en­di­şe­len­dir­miş­ti. ABD Sad­dam yö­ne­ti­mi­nin sır­tı­nı sı­vaz­lı­yor­du. Yal­nız­ca ABD de­ğil, Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez şeyh­lik­le­ri de Şii teh­li­ke­si­ne kar­şı Sad­dam’ın ar­ka­sın­da bir­leş­miş­ler­di. Saddam’ın Şii temizlik hareketine karşı 1980′de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzeznski “Irakla aramızda temel sayılacak hiçbir çıkar çatışması yok” diyordu. Irak, İran’a saldırı hazırlığındaydı. Se­kiz yıl sü­ren İran-Irak sa­va­şın­da kulla­nılan kim­ya­sal si­lah­lar da­hil, bü­tün si­lah­lar ABD ve Ba­tı kay­nak­lı idi. Ba­tı­dan bu si­lah­la­rın kul­la­nıl­ma­sı­na kar­şı tek bir ses yük­sel­me­miş­ti. ADB, Saddam’ın 1988′de Halepçe’de yaptıklarını ancak on dört yıl sonra anımsaya­bilecekti.

2 mil­yon Irak­lı ve İran­lı­nın ca­nı­na ma­lo­lan sa­vaş­ta ABD, Bas­ra Kör­fe­zi­ne gön­der­di­ği uçak ge­mi­le­ri ile İran’ı de­niz­den ab­lu­ka­ya ala­rak Sad­dam’a doğ­ru­dan des­tek sağ­la­mış­tı.

Sad­dam 1990 Ağus­to­sun­da Ku­veyt’i iş­gal et­ti­ği gün Bir­leş­miş Mil­let­ler Gü­ven­lik Kon­se­yi top­lan­dı ve oy bir­li­ği ile Sad­da­m’ın ge­ri çe­kil­me­si ka­ra­rı­nı al­dı. Er­te­si gün Ka­hi­re’de top­la­nan Arap Bir­li­ği Gü­ven­lik Kon­se­yi de ben­zer bir ka­rar al­dı. Sad­dam bu ka­rar­la­rı din­le­mi­yor­du.

Ocak 1991′de ABD’nin ön­der­li­ğin­de Av­ru­pa ve Arap­la­rın oluş­tur­du­ğu 700 bin ki­şi­lik as­ke­ri bir güç Su­udi Ara­bis­tan ve Kör­fez ül­ke­le­ri­ne ko­nuş­lan­dı­rıl­dı. 16 Ocak­ta Çöl Fır­tı­na­sı Ha­re­kâ­tı Bağ­dat’ın bom­ba­lan­ma­sıy­la baş­la­dı. 91 bin ha­va sal­dı­rı­sın­dan son­ra 23 Şu­bat­ta ka­ra or­du­la­rı ha­re­ke­te geç­ti. Beş gün içe­ri­sin­de Irak or­du­la­rı da­ğıl­dı. Ku­veyt “öz­gür­lü­ğü­ne” ka­vuş­tu­rul­du.

Kör­fez sa­va­şın­dan ön­ce, 8 yıl­lık İran sa­va­şı­na, iç ka­rı­şık­lık­la­ra karşın, Irak’­ta ki­şi ba­şı­na ulu­sal ge­lir 3000 do­la­rın üs­tü­ne çık­mış­tı. Irak boy­dan bo­ya bir şan­ti­ye­ye dö­nüş­müş­tü. Arap dün­ya­sın­da en hız­lı ge­li­şen, sa­na­yi­le­şen bir ül­ke ko­nu­mun­day­dı. Üs­te­lik Fi­lis­tin­li­le­ri en et­kin bir bi­çim­de des­tek­le­yen Arap ül­ke­si Irak­tı. Irak öte­ki Arap ül­ke­le­rine gö­re la­ik, ka­dın­la­rın top­lum­sal ya­şa­ma en çok kat­kı­da bu­lun­du­ğu ül­ke idi. Bu bağ­lam­da Or­ta Do­ğu’da İs­ra­il için, ABD ve İn­gi­liz çı­kar­la­rı için ge­le­cek­te en bü­yük bir teh­dit oluş­tu­ru­yor­du. Sad­da­m’ın ve re­ji­mi­nin bir tür­lü yo­ke­dil­me­si, ye­ri­ne ABD, İn­gi­liz çı­kar­la­rı­nı ko­ru­ya­cak, İs­ra­il için teh­dit oluş­tur­ma­ya­cak bir yö­ne­ti­min ge­ti­ril­me­si ge­re­ki­yor­du. Sad­dam’ın kim­li­ği de­ğiş­ti­ril­di. O artık eli kan­lı, acı­ma­sız, fa­şist bir dik­ta­tör­dü. Tıp­kı Sü­veyş Bu­na­lı­mın­da Na­sır gi­bi.

Kör­fez Sa­va­şı’nın ar­dın­dan Irak’ın dört­te üçü ABD ve İn­gil­te­re’nin fi­ili de­ne­ti­mi­ne alın­mış, Ku­zey­de Kürt­ler des­tek­le­ne­rek, ade­ta ba­ğım­sız bir dev­let oluş­tu­rul­muş­tu. Uy­gu­la­nan am­bar­go ile pet­rol ge­lir­le­ri­ni BM de­ne­ti­mi al­tın­da yal­nız­ca gı­da ve ilâç gi­bi sı­nır­lı ge­rek­sin­me­ler kar­şı­lı­ğı kul­la­nı­la­bi­li­yor­du.BM Irak yardım kurumu sorumlusu, Denis Dalliday bu durumu “soykırım ambargosu” olarak nitelemişti. İlaçsızlıktan ve gıdasızlıktan her gün 200 çocuk ölüyordu. Savaş öncesi 1 Irak dinarı 3 dolardı. 2000 yılında 1700 Irak Dinarı 1 dolara eşitlendi.

BM’lerde otuz yıldır çalışan, BM Irak İnsani İşler koordinatörü, Alman Hans von Spaneck Bağdat’yaki görevinden çekildi. Gerekçesini şöyel açıklamıştı: “Ambargonun yanlışlığının Irak halkına verdiği acı o kadar ağırdı ki, bu sorumluluğu daha fazla taşıyamazdım.”

1989′da 3100 dolar olan ulusal gelire karşı, BM yılda 2.9 milyar dolarlık gıda gönderiyordu. Bu da yılda 252 dolara, günde 70 cente denk geliyordu.

BM verilerine göre, ambargo öncesi Irak’ta okur yaazar oranı yüzde 90′dı, ambargo sonrası bu oran yüzde 60′ düştü. BM ve­ri­le­ri­ne gö­re aç­lık­tan ve ilaç­sız­lık­tan her gün 200 ço­cuk ölü­yor­du. UNI­CEF’in ve­ri­le­ri­ne gö­re am­bar­go­dan ötü­rü 1.5 mil­yon in­san öl­müş­tü. 1989′da ki­şi ba­şı­na dü­şen ulu­sal ge­lir 3100 do­lar iken am­bar­go­dan son­ra 250 do­la­ra düş­müş­tü. Ay­nı yıl­lar­da okul­laş­ma ora­nı yüz­de 95, sağ­lık hiz­met­le­rin­den ya­rar­lan­ma ora­nı yüz­de 93 idi. Am­bar­go bu ora­nı yüz­de 10-15′e dü­şür­müş­tü. Irak’a kur­şun ka­lem it­ha­li bi­le içe­ri­sin­de gra­fit var ge­rek­çe­siy­le ya­sak­lan­mış­tı.

Okul­lar ka­pa­tıl­mış, Irak sa­na­yii ade­ta yok edil­miş­ti. İlâç­sız­lık­tan her yıl on­bin­ler­ce ço­cuk ölü­yor­du.

Sad­dam ye­nil­miş­ti. Ama Sad­dam’ı Irak’ın yö­ne­ti­min­den uzak­laş­tır­mak kim­se­nin ak­lı­na gel­me­miş­ti. Ne­de­ni çok açık­tı. Gü­ney­de Şi­iler, ku­zey­de Kürt­ler ayak­lan­mış­tı. Ayak­la­nan­la­rın ba­şa­rı­ya ulaş­ma­sı ha­lin­de, böl­ge­de hal­kın ken­di ira­de­le­riy­le ku­ra­cak­la­rı yö­ne­tim­ler, ABD ve Ba­tı­nın çı­kar­la­rı­na ay­kı­rı po­li­ti­ka­lar iz­le­ye­bi­lir­ler­di. “Ye­nil­miş Sad­dam”ın Şi­iler ve Kürt­ler üze­ri­ne yü­rü­me­si­ne ses çı­ka­rıl­ma­dı. Sad­dam Batının kim­ya­sal si­lah­larını da kul­la­na­rak bu is­yan­la­rı bas­tır­dı.

Sa­vaş Irak’a bir mil­yon in­sa­na ma­lol­muş­tu. Müt­te­fik­le­rin kay­bı ise Amerikan kaynaklarına göre yal­nız­ca 145 ölüy­dü.

Sad­dam 36-38 pa­ra­lel da­ire­le­ri ara­sı­na sıkışıp kalmıştı. BM ka­na­lıy­la uygulanan sı­kı am­bar­go sonucu, açlık, yok­sul­luk, has­ta­lık Irak hal­kı­nı ka­sıp ka­vu­ru­yor­du.

Kör­fez Sa­va­şı sı­ra­sın­da Che­ney Sa­vun­ma Ba­ka­nı, Po­well ise Ge­nel Kur­may Baş­ka­nı idi. Sa­vaş ha­zır­lık­la­rı sı­ra­sın­da Che­ney, Po­well’a böl­ge­de kü­çük öl­çek­li nük­le­er si­lah­lar kul­la­nıl­ma­sı için ha­zır­lık­lar yap­ma­sı ta­li­ma­tı­nı ver­miş­ti. Nük­le­er si­lah kul­la­nıl­ma­mış­tı ama sey­rel­til­miş uran­yum­lu bom­ba­lar­dan ton­lar­ca­sı Irak üze­ri­ne yağ­dı­rıl­mış­tı. Öl­dü­rü­cü et­ki­si­ni da­ha çok ço­cuk­lar üze­rin­de gös­te­ren bu si­lah­lar, 500 bin Irak­lı ço­cu­ğun lö­se­mi­den öl­me­si­ne ne­den ol­du.

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şı Bü­yük Or­ta Do­ğu po­li­ti­ka­la­rı­nın te­mel taş­la­rı­nı dö­şe­miş­ti. Bun­dan son­ra adım adım bu po­li­ti­ka­la­rın yaş­ama ge­çi­ril­me­si ger­çek­leş­ti­ri­le­cek­tir.

1992′de Sa­vun­ma Ba­ka­nı Che­ney, yar­dım­cı­sı Pa­ul Wol­fo­witz ve Zel­nay Ha­lil Za­di’ye Sa­vun­ma Plan­la­ma­sı Reh­be­ri adın­da bir ça­lış­ma yap­tır­mış­tı. Bu ça­lış­ma Clin­ton yö­ne­ti­miy­le er­te­len­miş­ti. Ama ge­le­cek­te oğul Bush’un po­li­ti­ka­la­rı­nın ana hat­la­rı­nı oluş­tu­ra­cak­tı.

Ça­lış­ma­ya gö­re, dün­ya­nın hiç­bir ye­rin­de ra­kip ola­bi­le­cek bir sü­per gü­cün oluş­ma­sı­na izin ve­ril­me­ye­cek­ti. Ge­rek­ti­ğin­de ABD her tür­lü ola­na­ğı kul­la­na­rak bu teh­li­ke­yi ön­le­me­liy­di. Bu ama­cı, ABD ken­di­si­nin oluş­tu­ra­ca­ğı bir ulus­lar ko­alis­yo­nu ile ger­çek­leş­ti­re­cek­ti. Bu da sağ­la­na­ma­dı­ğın­da, ABD tek ba­şı­na dav­ra­na­cak­tı. Bur­da BM’le­rin ye­ri yok­tu. BM ta­rih­sel iş­le­vi­ni ta­mam­la­mış­tı. Av­ru­pa yaş­lan­mış, et­kin­li­ği­ni yi­tir­miş­ti. ABD po­li­ti­ka­la­rı­nın ar­dın­dan git­mek zo­run­day­dı.

Ko­mü­niz­me kar­şı ku­rul­muş olan NA­TO, ar­tık ABD gü­dü­mün­de iri­li ufak­lı bir sü­rü dev­le­tin ka­tıl­ma­sıy­la bu pro­je­nin en kap­sam­lı gü­cü ola­bi­lir­di.

Bugün hedef ve kapsamı yeniden belirlenen NATO, ABD’nin uluslararası polisgücü haline getiril­mektedir. Bu bağlamda ABD, AB’nin de içinde oynayarak, onun gücünü zayıflatmaktadır. BM ise ABD’nin Güvenlik Konseyin­deki veto hakkıyla işlevsiz hale getirilmiştir.

Clin­ton’un 1992 de se­çil­me­siy­le bu ekip, ener­ji şir­ket­le­ri­nin önem­li yer­le­rin­de bol pa­ra­lı gö­rev­ler al­mış­lar­dı. Clin­ton dö­ne­mi­nin so­na er­me­si­ni bek­li­yor­lar­dı. Clin­ton’un ikin­ci kez se­çil­me­si bu eki­bi ha­re­ke­te ge­çir­di. Ba­şı­nı Wol­wo­fitz ve Ha­lil Za­di’nin çek­ti­ği ekip, Clin­ton’un Irak po­li­ti­ka­sı­nı “yı­kı­cı” bu­lu­yor­lar­dı. Ara­la­rın­da Rums­feld’in de bu­lun­du­ğu 18 ki­şi 1998′de açık bir mek­tup ya­za­rak Irak’a der­hal mü­da­he­le edil­me­si ge­rek­ti­ği­ni sa­vu­nu­yor­lar­dı.

ABD bu ara­da Or­ta Do­ğu’da ye­ni olu­şum­la­rı da plan­la­ma­da ge­ri dur­ma­dı. Ku­zey Irak­’ta bir “Kürt Dev­le­ti”nin ku­ru­lu­şu­nu ha­zır­lı­yor­du. Kör­fez Sa­va­şı’nın ar­dın­dan 600 bin Kürt Gu­am ada­sı­na gö­tü­rü­lü­yor, ora­dan Ka­li­for­ni­ya’ya ak­ta­rı­la­rak eği­ti­li­yor­du.

Irak’a sal­dırının Arap­ların tep­kisini çekeceğini söy­le­yen­lere kar­şı Ric­hard Per­le, “Arap­lar dün­yanın öteki pek çok halk­ları gibidir. Kazanan­ları sever­ler, hep kaza­nan­lar­la bir­lik­te yürür­ler” diye yanıt veriyor­du.

Ame­ri­kan ta­ri­hi­nin en tar­tış­ma­lı se­çi­mi so­nu­cu yük­sek mah­ke­me­nin ço­ğun­luk ka­ra­rı oyuy­la Baş­kan se­çi­len oğul Bush, bu ün­lü eki­bi yönetime yer­leş­tir­di. * Pla­nın ger­çek­leş­me sü­re­ci ye­ni­den iv­me ka­zan­mış olu­yor­du. Or­ta Do­ğu’nun si­ya­sal coğ­raf­ya­sı ye­nid­en dü­zen­le­ne­cek, böl­ge­nin bü­tün yer­le­şik ya­pı­la­rı “ye­ni dün­ya dü­ze­ni­ne” gö­re ye­ni­den ku­ru­la­cak­tı. Bu “ye­ni dün­ya dü­ze­ni” “Kü­re­se­lleş­me ger­çek­te Ame­ri­ka­lı­laş­tır­ma­yı an­lat­mak için kul­la­nı­lan bir de­yim mi?” so­ru­su­na “Evet öy­le dü­şü­nü­yo­rum” di­yen Francis Fukayama’nın ya­nı­tın­da an­la­mı­nı ka­za­nı­yor.

Bü­yük Or­ta Do­ğu Pro­je­si­nin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si ile bir­lik­te in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri ner­dey­se İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı bo­yut­la­rı­na ulaş­mış bu­lun­mak­ta­dır. Af­ga­nis­tan’a ço­cuk, ka­dın, genç, ih­ti­yar de­me­den ki­şi ba­şı­na 40 kg bom­ba yağ­dı­rıl­mış­tır.

Bi­rin­ci Kör­fez sa­va­şın­da Irak hal­kı­nın yüz­de 5′i öl­dü­rül­müş­tür. Bu sa­yı ABD nü­fu­su ile kı­yas­lan­dı­ğın­da 15 mil­yon in­sa­na denk gel­mek­te­dir.

İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Bil­di­ri­si­nin sa­hi­bi BM’le­rin Irak’a uy­gu­la­dı­ğı am­bar­go­nun bo­yut­la­rı­nı Irak’ta­ki BM yar­dım so­rum­lu­su De­nis Dal­li­day “soy­kı­rım yap­tı­rı­mı” ola­rak ni­te­le­miş­tir.

Irak’ta ABD iş­gal as­ker­le­ri­nin ya­pa­gel­dik­le­ri­ne BM, Av­ru­pa ve bü­tün dün­ya, ib­ret ve dehşet verici bir umursa­maz­lıkla se­yir­ci ka­lı­yor. Irak’ın ulusal bütünlüğü yokedilerek, ülke Kürt aşiret reisleriyle, tarikat madrabazlarının ellerine teslim ediliyor. Ardından da “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacağı” aldatmacası ile Arap dünyası oyalnıyor. Ulusal bütünlüğü yoket, toprak bütünlüğünü sağla!

Sonuç ve talep:

Birinci Körfez Savaşından beri üç milyon cana mal olan, Irak halkına karşı sürdürülen bu “soykırım”ı dünya halklarına ve Türkiye halkına şikayet ediyoruz.

Failleri cezalandıracak maddi bir güce sahip olamamanın acısıyla, tarih önünde ve insanlığın vicdanında mahküm etmek için, kurulacak bir halk mahkemesinde yargılanmalarını arz ve talep ediyoruz.