Seçim mi? Referandum mu?
Ağustos 7, 2008
ABD eski dışişleri bakan yardımcısı Richard Holbrooke, 22 Temmuz (2007) seçim sonuçlarını, “Ilımlı Müslüman partinin, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten alan ünlü ulusalcı /milliyetçi partileri mağlup etmiş olmakla” niteledi ve bir “İslam cumhuriyeti “ olan ve şeriat yasalarıyla yönetilen Malezya ile Türkiye’yi iki ılımlı İslam ülkesi olarak takdim etti.
Holbrooke’un seçim sonuçlarını değerlendirmesinin kişisel görüşü olduğu düşünülemeyeceği gibi, bu görüşlerin seçim sonuçlarıyla sınırlı olmadığını da bilmek gerekir.
ABD işgali altındaki Irak’ta yeni bir anayasa yapılması gündeme geldiğinde, ABD Dışişleri Bakanı olarak Powell, “Irak’ta da bir İslam cumhuriyeti olacağını” ve bu İslam cumhuriyetinin “anayasal çerçevesini” “Türkiye ve Pakistan’daki İslam cumhuriyetleri” gibi, “şeriat hukukunun, Kuran hukukunun belirleyeceğini” söylediği, yani Türkiye’yi anayasal anlamda ılımlı İslam ülkesi olarak nitelediği belleklerde olmalı.
NATO işgali altında Afganistan’da, ve ABD işgali altında Irak’ta, “şeriat hukukuna, Kuran hukukuna” dayalı anayasalar konmasının ardından, Büyük Ortadoğu Projesine endeksli ılımlı islama direncin temel dayanağı olan laiklik top ateşine tutulmaya başlandı. Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendjik, 23 Temmuz’da, Zaman’da yayınlanan demecinde, seçim sonuçlarını, “Türk ordusunun yüzüne atılan tokat” olarak niteledi, “Türk halkının Sezer, Ordu ve Anayasa Mahkemesine karşı, AK partiyi ödüllendirdiğini” söyleyecek denli ileri gitti. Seçim sonuçlarını Financial Times (23 Temmuz), “laikler ve ordunun dişlerine atılmış bir yumruk”; Le Soir (23 Temmuz), “Türkiye’de laikler yenildi.”; New York Times: “Türk halkı oylarıyla laikleri azarladı.” başlıklarıyla verdi.
Bir başka deyişle, Batı basınından Lagendjik’e ve Holbrooke’a değin, genel seçimler, siyasal partiler arasında demokratik bir seçim olarak değil, ideolojik sistemler arasında, laiklik ile ılımlı İslam arasında, bir referandum olarak değerlendirildi.
Anımsatalım ki, seçmenin oyu, Anayasanın kendisine verdiği siyasal yetkiyle sınırlanmıştır. Seçmen, oy’unda, dinini, mezhebini, tarikatını, etnisitesini değil, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti kavramıyla özdeşleşmiş iradesini kullanır. Bu iradeyi devralan milletvekili de, Anayasanın seçmene verdiği yetkiyle sınırlanmış yetkilere sahiptir. Devleti İslami kurallar üzerine kurma amacını içinde taşıyan bir partiye oy verildiği için, halk istiyor nakaratı altında şeriatı getirmek, hilafeti getirmek olanaklı olmadığı gibi, genel seçim sonuçlarından, Türkiye’nin sistem değiştirdiği sonucunu çıkarmak da olanaklı değildir. Aksi durumda, bu, Anayasanın ihlali anlamına gelir ve adresi Çankaya değil, Yüce Divandır.
ABD’nin “ılımlı İslam” kuşatması altında, AB’nin laiklik karşıtı politikaları desteklemesi karşısında, Arap krallık ve emirliklerinin dayattığı şeriat kıskacında, dolara, avroya, riyale teslim olmuş bir ekonominin güdülediği seçmenin, siyasal iradesini özgür olarak ifade edebildiği söylenemez.
Siyasal iradesi özellikle de tarikat ve cemaatlerin ipoteği altına alınmış bir halkın oylarından laiklik ve teokrasi arasında bir seçim yapıldığı sonucunu çıkarmış olanlar için belirtelim ki, “meşruiyetini Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten alan ulusalcı partiler”den Çankaya’ya değin laik cumhuriyetin direncini ve direnişini temsil eden kişi ve kurumların çökertilmek istenmiş olmasının nedenini, kendilerinde vehmettikleri doğaüstü güçlerde değil, önlerindeki masaya konmuş bulunan haritada arasınlar. Doğal ki, amaçları elverirse.
Muzaffer İlhan Erdost TİHAK/Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı
Cumhuriyet, 14 Ağustos 2007.
