Şiir ve İnsancılık

Ağustos 18, 2008

Bu ne durgunluk Senatoda,

neden yasamaz olmuş senatörler?

Barbarlar geliyormuş bugün.

Yasamanın gereği var mı?

Barbarlar yasa koyarlar gelince.

Konstantin Kavafis-Barbarları Beklerken

 

Bir kadın-bir kadın heykeli.

Bir elinde Özgürlük dedikleri kağıt parçasını

Tarih dediğimiz kağıt tomarını tutmaktadır,

Adı dünya olan bir çocuğu boğmaktadır öteki eliyle.

Adonis-Newyork’a Mezar

Şiirin insan yanı önemli olduğu kadar, ihmal edilmiş, savsaklanmış bir konudur. Hemen bütün incelemeler, soruşturmalar şiirin biçimsel yanı üzerinde dururlar. Hem de bu tür yazılardaki anlayış şiirin bilgi işi olmadığı vurgusunu da yapar. Buna karşın, şiirin insan yanı üzerinde pek durulmaz. On dört yaşındaki kızıma da şiir ve insan sözcükleri sana ne çağrıştırıyor diye sorduğumda, zaten şiirin insansız olamayacağını, insan tarafından, insan için yazıldığını söyledi.

Önyargısızca söylendiği için önemli olan bu sözler şiir insan ilişkisindeki gerçeğin abecesini ortaya koyuyor. Sanatın her dalındaki gibi, şiirde de insan başat unsurdur. Değerli düşünür Nermi Uygur şöyle yazar: “İnsan olmasaydı edebiyat da olmayacaktı. Diliyle, çalışmasıyla, biçimlendirme gücüyle insandır edebiyat yaratıcısı. Edebiyat yapıtının yöneldiği ortam da insan ortamıdır: insan içindir edebiyat; insandır edebiyat yapıtını okuyan, anlayan, verimlendiren; insana sunulmuştur edebiyat, insandır edebiyatı değerlendiren. Bu da kimsenin gözünden kaçmayan bir olgu. Nitekim insancı (hümanist) edebiyat öğretileri, edebiyat yaratılarının hem neden hem de etki yönünden insanı koşul tutmasında pekiştirirler kanıtlarını. (…)Şiire gelince, şiirden içeri ne girmişse insan yorumudur, insan bilincinin işleyip yoğurmadığı hiçbir şey yer alamaz şiirde. İnsansız evrenin, taşı toprağı, göğü yıldızıyla insansız doğanın, insandan bağımsız kurulu düzeniyle nesnelerin yansıdığı dizelerde bile, insana özgü bir yönelişin sarıp sarmaladığı, bu yönelişle belli bir biçim kazanmış olan evren, doğa, nesne çıkar karşımıza”(Uygur 1985:14, 22, 23)

İnsanın alçaltılması, yoksullaştırılması, eğitimsizleştirilmesi, kültürsüzleştirilmesi, her yolla sömürülmesi tarihte de hiç eksik olmadı Elbette bile isteye oluşturulan bu kötülüklere başkaldırı da Spartacus’tan bu yana, tarihin en doğal ve gerekli olgusudur, yalın gerçeğidir. Bu insanın yanında yer almaktır, insancılıktır (hümanizm). İnsanlığın acılar içinde kıvrandığı, emperyalizmin oluk oluk çocuk kanı akıttığı, parlamentoları baskı altına alıp kendi çıkarı için kanı akıtılacak, canı alınacak asker istediği günlerdeyiz yine.

İnsancılık, Ortaçağ kilise baskısıyla yok edilemeye çalışılan antik çağ kültürünü yeniden kurmuştur. Varlık bulmasını sağlamıştır. Antik kültürü hareket noktası olarak belirlemiştir. Demek ki, insancılık Kilise’yle simgelenen baskıcı, bireyin düşmanı cemaat yapılanmasına karşı başkaldırıdır. İnsancılık anlayışında birey ve bu dünya temel değerdir, öznedir. Tekil olarak insan, tüm insanlıktan sorumludur. Rönesans’la girilen yeni evrede ise, genelde insan bilimleri olarak nitelenebilecek alanlardaki incelemelerin, yalnızca nesnel değil, yaşamla bağları olan, soluk alıp veren nitelikte olmaları amaçlanmıştır. 1450’den sonra, insancılık anlayışı değişime uğramış, Hıristiyanlığın temel ilkelerine dönüş savunulmaya başlanmıştır. Diğer deyişle insancılığın altın çağı sona erdirilmiştir.

İnsancılığın kaynakları 14. yüzyılın başlarına uzanır. Dante’nin İlahi Komedya’sı, bazı hoşgörüsüz yanlarına, Müslümanlara, putataparlara, paganlara neredeyse kılıç çeker bir yaklaşımı taşımasına, oryantalizme kanıt oluşturabilecek ayrıntılarına karşın (Said 1998:100-104):, içerdiği dilsel varsıllık nedeniyle Avrupa kültürünün, giderek de evrensel kültürün çok seçkin bir yapıtıdır. Boccaccio’nun Decameron’u, Ortaçağ’ın din baskısına başkaldırıdır; yazarının sevmediği yapıtı da olsa, yeni insanı en iyi ortaya koyan belgedir. İtalyan Rönesansı’nın edebiyat alanındaki başyapıtıdır Decameron.

Petrarca İç Dünyam adlı yapıtında Latin yazarlarının sağladığı birikimle şiirde yeni bireyi işlemiştir. Matbaanın bulunmasının ardından; Rabelais’in Gargantua’sı, Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü, Thomas More’un  Ütopya’sı Montaigne’nin Denemeler’i, Shakespeare’in eşsiz şiirleri ve oyunları, günümüzün özgür bilincine de ışık tutan büyük yapıtlardır.

Genel anlamda edebiyat, özelde ise, en eski tür olan şiir insanlık acılarının (acı sözcüğü ne kadar karşılayabilir ki?) en yakın tanığı olmuştur. Bu ise rastlantı olmasa gerek. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı, çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo ünlü yapıtı Sefiller’in başında, bu dünyada bunca yoksulluk, eşitsizlik, zulüm oldukça Sefiller gibi yapıtların hep olacağını söyler. Şöyledir bu bölüm:“Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu, insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” Bu kanıtlar daha da çoğaltılabilir. Erich Marie Remarque, Arthur Koestler, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu …

Thomas Stearns Eliot’un insancılığa bakışına, bir yere kadar nesnel olmaya çalışsa da, dinsel tutuculuğu damgasını vuruyor. Ona göre iyi bir Hıristiyan olmak insancılıktan da önemlidir, önde gelir: “Bana göre, bu insanca değerler, insan iman seviyesine erişmedikçe, yerlerini kolayca hayvanca olanlara bırakabilirler.” Eliot, cehennem korkusu, cennet vaadi olmadan iyi, doğru, güzel, merhametli olmanın asıl erdemi oluşturacağı gerçeğini düşünemiyor. Ve sürdürüyor yazısını: “(H)erhangi bir hümanist geleneğin Hıristiyanlık geleneğine eşit olabileceğini düşünmek mümkün değildir. (…)Hümanizm, varlığını kendisinden önce var olan başka bir felsefeye veya değer sistemine borçludur. Çünkü hümanizm esasta sadece yaşanan geleneğe eleştirici bir tavır almaktır. Hatta ona geleneği istismar eden, sömüren parazit bir dünya görüşü de denilebilir. Hümanizmin gelenek içindeki yerini ve değerini inkar etmek mümkün değildir. Bu böyle olmaya da devam edecektir. Ancak hümanizm, geleneksiz, yani dine dayalı bir gelenek olmaksızın yaşayamaz.” (Eliot 1990:58-59) İnsan, o gerçekten mükemmel şiirlerin şairinin bu düşüncelerini okudukça, bozuk bir mantığın iyi şiirler yazabileceğine ilişkin ikna edici kanıtlara ulaşmış oluyor!

Dilin yeniden kurulması, geliştirilmesi, var olan biçiminin reddi yönünde üst düzeyde bir dil işçiliği olan şiir,  aynı zamanda çağının insanlık durumlarını da izlek edinir, edinebilir.  Bu durum şiirin ilk örneklerinden bu yana gözlenen bir gerçektir. Bu gerçeklik şiirin güzelduyusal (estetik) değerine ilişkin arayışlara engel değildir. Şiirin toplumsal sorumluluğu biçimsel değerini azaltmaz. Toplumların yabancılaşma sürecini, paranın egemenliğini, sınıfların sömürü ilişkilerini, bu ilişki üzerinden gelişen dönüşümleri; şiirin ana işlevi olamasa da, şiirin serüveninden, şiirin dilinden gözleyebilmek olanaklıdır. (Thomson 1987)

Şiir yanlıdır; onun yeri özgürlüğün, insanın yanıdır. Şiir insancıdır. Çünkü insancılık bireyi yüceltir, özgürleştirir. Ona altın çağın mutluluğunu getirir. Sevgisiz olmaz şiir. Yıktığı çirkinliktir, sevgisizliktir; yeniden kurduğu güzelliktir. Dille yapar soylu işini. Anaların ak sütü olan dille.

Binyıllardır bunun birçok kanıtının olması rastlantı değildir, “yanlışlık”la açıklanamaz. Bir anlamda sınanmış bir gerçekliktir. İlyada’da Homeros, kral Priamos’un, kahraman oğlu Hektor’un ölüsünü alışını, Priamos’un Akhilleus’a sözlerini şöyle söyler, şöyle anlatır: “’Biri gözümün bebeğiydi, korurdu kentimi, halkımı,/ yurdunu savunurken geçen gün sen öldürdün onu da,/ onun için geldim Akha gemilerine, Hektor için,/ değer biçilmez kurtulmalıklar getirdim sana./ Saygı göster tanrılara, Akhileus, bana da acı,/ ne olur, kendi babanı getir aklına,/ ben daha acınacak durumdayım ondan,/ yeryüzünde hiçbir ölümlü katlanmadı benim katlandığıma:/ Oğlumu öldürenin ağzına uzatıyorum yalvaran elimi.’” Bu acılı an, insanlığın vicdanını o kadar etkilemiştir ki, pek çok kabartmada, lahitte konu edilmiş, günümüze kadar ulaşmıştır. Hatta, Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar.

Şairlerin ölüm karşısındaki tutumlarında da görülür insancılığın etkisi. Ölüm yokluktur. Korkunçtur. Yaşam da azar azar ölümdür. Şiir yaşamın çilesini, illa da ölümü katlanılır, dayanılır kılar. Joubert buna “ölümü evcilleştirmek” diyor bu olguya: “… ama şairleri dikkatle dinleyince ölümü anlatma amacının ötesinde bir şey belirir; ölümü evcilleştirmektir söz konusu olan, onu yenmek, yıkmak. (…)Öyleyse şairler ölüm üzerine değil, ölüme karşı yazarlar.” (Joubert 1993:32-35)

 

Şiir ve Kötülük

Konunun bir yönü de edebiyatta, şiirde kötülük izleğinin işleviyle ilgili olabilir. Yakın dönemlerden örneklerden baktığımızda;; adları kötülüğün şairlerine çıkan Oscar Wilde’ın, Comte de Lautréamont’un, Charles Baudelaire’in, hatta öyküleriyle ve romanlarıyla Marquis de Sade’ın yapmaya çalıştıklarını, ilk bakışta salt dil işçiliği gibi görülse de insancılık amacına yönelik saymak olanaklıdır. Estetik, güzelliğin, güzelduyunun bilimi olduğuna göre, sanatta kötülüğün, çirkinliğin işlevi ne olabilir? Bu etkin yazınsal yaklaşımla; kötülük, çirkinlik kaynaklı imgeler kullanılarak diyalektik bir yöntemle, güzel olanın etkisi arttırılmak; güzele dair vurgu güçlendirilmek, bir bütün olarak insan duyarlılığının iyiyi olduğu kadar kötüyü de barındırdığı noktasından hareketle kapsamlı ve derinlikli bir konuma ulaşabilmek amaçlanır. (Türk edebiyatında, bu bakış bir yana, “Yaşasın Kötülük” başlıklı dizi yazıların yazıldığını, “şöyle eli yüzü düzgün bir kötülük izleği yazılmıyor”, “dünyada kötülük bol ama edebiyatta kötülük az” türünden sızlanmaların dile getirildiğini biliyoruz.) Andığımız bu üç yazar da dönemlerinde toplumların gırtlaklarına kadar gömüldükleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, yükselen kapitalizmin neden olduğu bunalımlara, mutsuzluklara, yabancılaşmaya, acımasızlıklara, merhametsizliğe ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna, duyarsızlığa tepkilerini ölümsüz yapıtlarıyla somutlaştırmışlardır. En etkili, en tiksinti uyandıracak şiddet metinlerini yazarak okuru yeniden tepkili kılmaya çalışmışlardır.

Elbette ki meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır yapılan. Kurulması istenen özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir.

Tolstoy sanatın ereği üzerine düşüncelerini belirtirken, sanatın iyilikle olan ilişkisini vurgular: “Sanat dünyasının en büyük meselesi, sanatçının yalandan ve kötülükten uzaklaşamaması, insanın kötü duygularının ve şeytanın ortak hareket etmeleridir. (…)Gerçek bir sanat eseri hem entelektüel, hem de anlaşılabilir olmalıdır. Gerçek sanatın sanatçısının görevi, dünyanın maddi güzelliklerini, ahlaksızlığı anlatmak değil, çirkinlikleri eleştirip, gerçekleri, aydınlatılmış bir biçimde aktarmaktır.”(Tolstoy 1996: 55, 62)

 

Türk Şiirinde İnsancılık

Türk düşüncesi, içerdiği büyük birikimle insanlık düşüncesi içinde önemli bir alanı oluşturur.  Bilimin, felsefenin, sanatın öncüsü pek çok düşünürün Anadolu kökenli olduğu gerçeği bilinçlerden gizlenmeye çalışılır. Dünyanın ilk filozofu olan Thales Anadoluludur. Ve diğer Anadolulular: Anaksimandros, Anaksimenes, Heraklitus… İlyada ve Odysseia’nın âma şairi, şairlerin atası, Troya’nın destancısı Homeros da Anadoluludur.

İdealist – materyalist bileşimi düşüncenin tasavvufi temellerini oluşturan Simavnalı Şeyh Bedrettin, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana’yla birlikte, Orta Asya mitolojik kaynaklı Türk felsefesi, koca bir çınar benzeri,  Anadolu’da kökleşmiştir.

Türk kültürü çok derin bir şiir geleneğine dayanmaktadır. Ve bu geleneğin en önemli unsurunu insancı öz oluşturur. Cumhuriyet’le başlayan Anadolu Aydınlanması, insancı geleneği de güçlü bir yapıya kavuşturmuştur. Şiir alanında, Osmanlı’yla, Divan Şiiri’yle kökeninden, özünden koparılmış olan dilimiz, sözgelimi, Yunus Emre’deki yalınlığıyla yeniden buluşturulmuştur. Şu evrensel güçteki insancı dizeleri bugün de hayranlıkla okuruz: “Şu dünyada bir nesneye/ Yanar içim, göynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Göğ ekini biçmiş gibi”

Cumhuriyet’in yarattığı görece özgürleşmiş birey/yurttaş ilişkisi insancı koşulları da oluşturmuştur. Ve bu yeni durum Türk şiirine yansımakta gecikmemiştir. Büyük ölçüde, Tevfik Fikret’in uzun soluklu, güçlü önderliğinden; serbest dizeyle, insanlık adına, evrensel bir söyleyiş, çok yeni izlekler taşıyan şiirinden beslenen Cumhuriyet sonrası insancı şiirimizin en büyük yapıtlarını Nâzım Hikmet yaratır. Birer senfonik bütünlük içindeki hiçbir yapıtı yoktur ki, “büyük insanlık” korosunun güçlü sesini haykırmasın. Açların Gözbebekleri’nde şöyle yazar açların ağrısını: “Değil birkaç /değil beş on /otuz milyon                                            aç /bizim! /Onlar /bizim! /Biz /onların! /Dalgalar /denizin! /Deniz /dalgaların! /Değil birkaç /            değil be on /30.000.000 /30.000.000! /Açlar dizilmiş açlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /sıska cılız /eğri büğrü dallarıyla /eğri büğrü ağaçlar! /Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız /açlar dizilmiş açlar!(…)” Aynı sesi sürdüren Kırk Kuşağı şairleri de, sosyalizm ülküsü etrafında, insancı bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Garip Şiiri yine konuşma diline yaslanan kurgusuyla Orhan Veli’nin, Melih Cevdet Anday’ın ve Oktay Rifat’ın insan sevgisiyle örülmüş şiirlerini duyurdu. Orhan Veli’nin kaybından sonra M.C. Anday ve Oktay Rifat Garip’ten farklı ve olağanüstü özgün, insanı hayran eden güzellikte şiir anlayışları geliştirerek Türk şiir tarihine kök saldılar. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın büyük veriminin ve büyük başarısının ana ekseni insancılıktır. Tepeden tırnağa özgür bir birey var şiirinde. Ölümünü düzenleyen; kendini baskılayan, istemediği ne varsa reddeden bir birey: “Hangi mahallede imam yok,/ Ben orada öleceğim./ Kimse görmesin ne kadar güzel,/ Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.// Ölüler namına, azade ve temiz,/ Meçhul denizlerde balık;/ Müslüman değil miyim, haşa,/ Fakat istemiyorum, kalabalık.// Beyaz kefenler giydirmesinler,/ Sızlamasın karanlığım havada./ Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,/ Ki bütün azalarım hülyada.// Hiçbir dua yerine getiremez,/ Benim kainatlardan uzaklığımı./ Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,/ Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…” Türk şiirinde bu soylu duruşun sözcüsü olan adlar; şiirimizin Puşkin, Rilke, Aragon, Lorca, Neruda, Mayakovski, Yesenin gibi dünya şairleriyle akrabalık kurmasını da sağlamışlardır.

Türkiye’de, 1990’dan önceki, ırkçı ve İslamcı referanslı kesim dışındaki hemen her şiir anlayışı insancılığı içerirken, söz konusu dönemle birlikte belirginleşen şiir anlayışında insancılık dışlanmıştır. 

 

Küresel koşullarda insancılık tasfiye ediliyor

Türk İnsancılığı gelenek anlamında Batı İnsancılığından farklıdır. Batı kültürünün çöküşüne tanık olduğumuz günümüzde, Türk kültüründeki insancı öz, Batı’ya da, insanlığın geleceğine de eklenen yepyeni bir halkayı oluşturabilir.(Sinanoğlu 1988:109) Açıkça görülmektedir ki, Batı merkezli değerler yine Batı’nın kendi elleriyle yok edilmiştir. Küreselleşmenin ve yeni dünya düzeninin sözde kültür programı olan postmodernizmin; her toplumun, her durumun, her coğrafyanın, kimliğin kendi doğruları, kendi değerleri safsatası, bütün gerilik biçimlerini meşrulaştırarak insanlığın evrensel değerlerini tahrip etmektedir.

Tıpkı tarihte olduğu gibi, insanlığı yaşanmakta olan bu karanlıktan çekip çıkaracak güç, yine edebiyattır, yine şiirdir.

 

KAYNAKLAR

Eliot, Thomas Stearns 1990 “Edebiyat Üzerine Düşünceler”, (Çev. S. Kantarcıoğlu), Kültür Bak. Yay.
Joubert, Jean Louis 1993 “Şiir Nedir?”, Öteki Yay. 
Said, Edward    1998 “Oryantalizm”, İrfan Yay.
Sinanoğlu, Suat 1988 “Türk Hümanizmi”, TTK Yay.
Thomson, George 1987 “Marksizm ve Şiir”, V Yay. 
Tolstoy, Lev Nikolayeviç 1996 “Sanat Nedir?”, (Çev. B. Dural), Şule Yay.
Uygur, Nermi 1985 “İnsan Açısından Edebiyat”, Remzi Kit.Yay.

 

Günay Güner

TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi