Yazın ve Felsefe Bağlamında İnsan Hakları Sorunu

Ağustos 18, 2008

 

 

“Telli turnam gökyüzünün gülüdür
Esip konducağın Bağdat elidir
Gözüm yaşı mahramalar çürütür
Varamazsan telli de turnam dön geri”
(Aşık Musa Aslan-Muzaffer Sarısözen)


Felsefe ve Yazın

Antik dönem düşününde sanatçı, mimesis kavramının da etkisiyle, “zanaatçı” olarak görülmüş, Platon’dan kaynaklanan bu yaklaşım yerini, aydınlanma hareketi koşullarında kişinin ve sanatçının yüceltilmesine bırakmıştır. Günümüzde felsefenin sanatçıyı, yazın insanını algılayışı ne yöndedir? Kapitalizmin gitgide vahşileşen koşullarında yazın da, yazın insanı da tecimsel nesne durumuna dönüştürülmüştür. Yazar (sanatçı), yapıt, okuyucu (izleyici), yayıncı ilişkileri kapitalist mantığa göre düzenlenmektedir artık. Söz konusu piyasa koşularının oluşmasında yazarın da rolü büyüktür. Çoğu zaman konumunu gönül rahatlığıyla benimsemekte, birtakım erdem dışı hesaplar için piyasanın gereklerini yerine getirmektedir. Elbette ki, bu durumda felsefenin gözünde yazın insanının yeri pek de saygın olmamaktadır.

Oysa yazın ve felsefe tarihte oldukça yoğun bir ilişki içinde olmuşlardır. Lucretius, Dante, Nietszche, Goethe, Hölderlin, Trakl, Dostoyevski, Camus, Sartre bu buluşmayı sağlamış yaratıcı kişiliklerin ilk akla gelenleridir. Bu gerçeklik nasıl bir gereksinimin sonucudur? Bu etkileşimin niteliği ve sonuçları bizi hangi olası sonuçlara ulaştırabilir? Bilinen bir doğrudur: Yazın düşünceyle yapılmaz! Sözcüklerin, tümcelerin imgeler, çağrışımlar yaratan gücüyle yapılır. Güzel olana ulaşma yollarından biri olarak İşin içinde sezgi vardır, yetenek vardır. Hatta kimileri yadsısa da, düşünce vardır.

Usun, düşüncenin yön vermediği bir eylemden olumlu ne sonuç çıkabilir ki, yazın gibi önemli bir alanda böyle bir şey olabilsin… Düşüncenin dışında kalan bir yazın çabası olsa olsa bir hezeyanın, bir sayıklamanın, bir esriklik durumunun sonucudur. Bu süreç ise hiçbir zaman sağlıklı bir yaratım eylemini barındırmaz. Böylesi bir yolla ortaya çıkan yapıtlar bir süre için dikkat çekse de, şaşırtıcı bulunsa da kalıcı olmaları zordur. 

Düşüncenin etkili olduğu bir yaratım süreci, sanat yapıtına insan-insan ilişkisini/çelişkisini de katacaktır. Çünkü düşünce etkinliği kişiyi bütünsel bir bakışa yöneltir. Düşünce aşamaları arasında ilişki kurar, bir dizge oluşturur. Tutarlı olmaya götürür. Kozmosu her yönüyle ve bütüncül bir bakışla algılama sorunu, sanat yapıtını da toplumsal bir dokuyla yaratmaya yöneltir.

Günümüz dünyası büyük bir sarsıntı yaşıyor. Kavramlar tarihsel bağlarından ve gerçek içeriklerinden koparıldılar. “Küreselleşen” yeryüzü kan ve ateş yumağı oldu. Artık hiçbir kıyımın, haksızlığın, vahşetin hesabı sorulamıyor. Emperyalizmin, hegemonyasını en uç noktaya kadar yayma yönündeki pervasız saldırılarının önüne bir türlü geçilemiyor. İnsanlık duyarlılıklarını, anlam bütünlüğünü, anlam sağlığını yitirdi. İnsanlık artık hiçbir şeye derinlikli bir tepki duymuyor; acımıyor, irkilmiyor, haykırmıyor, şaşırmıyor… Yeni dünya düzeniyle, onun medyasıyla, her tür beyin yıkama araçlarıyla, sonunda bunu da başardılar. Belki de imparatorluklarını büyütmenin koşullarını sağlamak içindi bütün bunlar: Engelsiz, muhalefetsiz, pürüzsüz… Önce beyinler büyük kötülüğe uygun duruma getirilmeliydi, getirildi. Yakın geçmişte Balkanlar’da, Afganistan’da, Filistin’de, Lübnan’da; bugün ise Irak’ta emperyalist katliamların sıradanlaşması, hiçbir tepkiyle karşılaşmadan sürdürülmesi başka nasıl açıklanabilir?

Bu bilinç tahribatının etkilerinin azaltılmasında en önemli görev sanata, yazına düşüyor gene. Güzelduyusal kaygıyı göz ardı etmeyecek, düşünsel ve toplumsal yanı ağır basacak, bunca kötülüğe karşın insanlığa özünü anımsatacak; yeniden irkilmesini, dehşet duymasını, ‘yeter artık’ diye haykırmasını, başkaları için endişelenmesini sağlayacak bir yazın.

Tarihte de benzer çöküş dönemleri yaşanmıştır. Örneğin, toprak düzeninin yerini kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerine bırakmaya başladığı dönem böyledir. Makineleşmeyle işsiz kalan kitleler kentlere akın etmiş; kadınıyla, çocuğuyla ucuz işgücü olmuş; yoksulluktan, besinsizlikten, kötü koşullarda sürekli çalışmaktan bitkin düşen bu yığınlar benzersiz acıların içine düşmüşlerdir. Kırsal ortamdaki dayanışma koşulları çözülmüş, insanlar bireyleşirken korkunç yalnızlaşmış, güven duygularını yitirmişlerdir. Tekil insan tedirginleşirken, çizdiği sınırlarla uluslaşan sermaye emperyalist paylaşım savaşlarına girişmiş, olan gene cephelere sürülen çaresiz yığınlara olmuştur. Ancak söz konusu süreç aynı zamanda insan hakları (İH) bilincinin; eşitsizliğe, baskıya, zorbalığa, sömürüye başkaldırı tininin doğup gelişmesine de yol açmıştır. Nietzsche’nin felsefesi de, şiir dilini kullandığı “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı başyapıtı da bu koşulların sonucudur.

Yazının evrensel insanlık durumlarına sahip çıkışı oldukça eskidir. Homeros’tan, Aristophanes’ten başlayarak; savaşın kötülüklerini, hangi sınıfların çıkarına olduğunu, yarattığı sonsuz acıları yazmak görevini üstlenmiştir. Puşkin, Lev Tolstoy, Thomas Mann, Hermann Hesse, D. H. Lawrence, E. M. Remarque, Andre Malraux, Şolohov, Boris Pasternak, Ernest Heningway, Gunter Grass, J. P. Sartre, Saul Bellow, Jerzy Kosinski, N. Mailer, İ. Andriç, İsmail Kadare, Nikos Kazancakis, Dido Sotiriyu  gibi erdemli, soylu yazın insanları, insanlığın belleğini oluşturan yapıtlarla savaşı işlemiş, toplumları bekleyen tehlikelere karşı duyarlılığı geliştirmeye çalışmışlardır. Azra Erhat, A. Kadir’le yaptıkları İlyada çevirisinin önsözünde, Homeros’un Agamennon’un saldırgan ordusuna karşı direnen, yurdunu koruyan Troyalıların yanında olduğunun duyumsandığını yazar. Dostoyevski’nin Budala’sında idam cezasına karşı çok etkileyici bir bölüm vardır. Victor Hugo Sefiller’in başında: “Yasalar ve töreler uygarlık adına bir cehennem yaratarak Tanrısal yazgıya uğursuz damgasını vurduğu; insanlık erkeğin emeğinin sömürülmesini, kadının fuhuşla, çocuğun cehaletle ve sefaletle aşağılanmasını engelleyemediği; bilgisizlik ve yoksulluğun giderilmesi gerçekleşmediği sürece, bu tür kitapların yararlı ve zorunlu olduğu inancımı belirtmek istiyorum.” diye yazar.

Kötülüğü izlek seçen Comte de Lautréamont, Charles Baudelaire, Marquis de Sade gibi yazarlar, dönemlerinde toplumların, içine çekildikleri savaşlara, kıyımlara, sefalete, yalnızlığa, acımasızlıklara ilişkin olarak oluşan kanıksama durumuna tepkilerini yapıtlarıyla kalıcılaştırmışlardır. Tiksinti uyandıran şiddet metinlerini yazmalarındaki başat amaç budur.

Elbette ki yapılmak istenen şey, meşru, ikiyüzlü ahlak anlayışının yıkılarak, yeni bir ahlakın kurulmasıdır. Yazın özgürlükçüdür, eşitlikçidir, insanın özüne ilişkindir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin yarattığı korkunç tablonun açığa çıkmasıyla İH düşüncesi büyük güç kazandı. Avrupa’da; ABD’nin Marshall Planı’yla ve gizli yollarla uyguladığı engelleme yöntemlerine karşın toplumcu olmasa bile sosyal demokrat partiler iktidar oldular. ABD, özellikle bu dönemden başlayarak, CIA merkezli operasyonlarla, diğer ülkelerdeki kültürel yaşamı kendi kapitalist dünyasının gereklerine göre düzenleme planlarını yoğunlaştırmış; belirtilen amaca yönelik olarak, doğrudan ya da dolaylı yollarla kitaplar bastırmış, konferanslar düzenletmiş, toplumcu sanat anlayışını dışlatmaya çalışmıştır. (Saunders, 2004) Yeni yönetimler Batı’ya yeniden entelektüel ve ekonomik özgüven kazandırmış; toparlanan entelektüel birikim ve SSCB’nin moral etkisinde gelişen savaş karşıtı, sınıfsal ve antiemperyalist değerler 1968 hareketiyle ve 1970’li yıllardaki mücadelelerle önemli bir deneyim oluşturmuştur.

Belirtilen süreçte etkili olan varoluşçuluk akımı doğrultusunda başarılı yazın yapıtlarının ortaya çıkması rastlantı değildir. Örneğin J. P. Sartre’in “Hürriyetin Yolları”, Camus’nun “Yabancı”si, “Başkaldıran İnsan”ı düşüncenin yazını ulaştırdığı doruk durumlardandır. 

 

Küreselleşme ve İnsan Hakları

 

Küreselleşmeyle insan haklarının birbirine ne kadar zıt kavramlar olduğu somut biçimde yaşananlarla ortaya çıkmıştır.

1990’lardan başlayarak Doğu Bloğu’nun çökmesi, yeryüzünde, küreselleşme (globalizm) diye bilinen büyük savruluşa yol açtı. Artık dengelerin ortadan kalktığı, tek kutuplu dünyanın tek gücü ABD’nin imparatorluk emellerini gerçekleştirmek için enerji bölgelerinde kurmaya çalıştığı hegemonya belirleyici oldu.

Son yirmi yıldan bu yana insanlığın, başta bilinç yapısı olmak üzere, bütünlüğünü oluşturan değerler dizisi, küreselleşme (globalizm) olgusuyla birlikte büyük bir etki ve yönlendirme altında bulunmaktadır Küreselleşme dünyayı, uzaydan bakıyormuşçasına bir bütün olarak algılamayı ifade ettiği kadar, o bütüne egemen olmayı da ifade etmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılışı, denge durumunu ortadan kaldırmasıyla son küreselleşme atağını da kolaylaştırmıştır. Tarihte başka küreselleşme dalgaları belirlemek de olanaklı. Tarım Devrimi, Endüstri Devrimi, Bilişim Devrimi dönemlerinin belirgin kırılma dönemleri olduğu söylenebilir.

Günümüzde küreselleşme bilgi toplumu, iletişim-bilişim devrimi gibi kavramlarla birlikte düşünülmektedir. Gerçekten de teknolojik ilerleme olağanüstü bir ivme kazanmış, bilgisayar yaygınlaşmış, yerküre bilişim ağıyla birbirine bağlanmıştır. Ancak açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, sağlık gibi insanlığın “küresel” ve yaşamsal sorunlarında, tanık olunan teknolojik gelişmeyle orantılı bir iyileşme sağlanamamıştır. Aksine üretim faktörlerinden emek serbest dolaşım yeteneğinden yoksunken, sermayenin tam bir serbestlik içinde ve bilişim ortamındaki büyük hızla hareket ediyor olması spekülatif amaçlı sermaye işlemlerini de etkinleştirmiş, bu durum ise belirtilen evrensel sorunların çözümü önünde yeni engeller oluşturmuştur.

Tarihteki küreselleşme dönemlerini tasniflendirme hangi yönde yapılırsa yapılsın, beliren ortak nokta makro ölçekteki söz konusu yönlendirmelerin emperyalist ve dolayısıyla hegemonya amaçlı olmalarıdır. Ekonomik, Jeopolitik, teknolojik yönleriyle bir bütün olan küreselleşme programının başlıca özelliği, ulus-devletleri ve parlamenter yapılarının karar alma yeteneklerini zayıflatması, yurttaşların refahına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanır duruma sokmasıdır. Nalan Yetim’e göre: “özellikle kültürel boyuttaki çözümlemelerde modern/geleneksel ayrımına dayanan ulus ölçekli toplumsal yapılanma anlayışı terkedilmekte, ulus-ötesi aktörlerle, mikro ölçekli yerel oluşumlar arasındaki ilişkilenmeyi güçlendiren yeni örgütlenmeler, insani gelişme anlayışları hâkim olmaya başlamaktadır.” (Yetim, 2002:132)

2. Dünya Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansıyla oluşturulan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) (sonradan Dünya Ticaret Örgütü olarak değişti) başlıca ulus-ötesi ekonomik aktörlerdir. 1980’lerden başlayarak liberal söylemlerini küresel ölçekte etkinleştiren bu kurumların temel argümanları, özellikle ilişkide oldukları gelişmekte olan ülkelere yönelik olarak; piyasanın tam serbestîsi ilkesine dayanır. Buna göre, gelişmekte olan ekonomilerin en önemli sorunlarından olan enflasyonun başlıca nedeni, kamu harcamalarından kaynaklanan ve sürekli hale gelen bütçe açıklarıdır. Dolayısıyla talep tamamen baskı altına alınmalı, ücretler, sosyal harcamalar sınırlandırılmalı, piyasalara müdahale edilmemeli, destekler kaldırılmalı, kamu yatırımları durdurulmalıdır.

Bu ekonomik yaklaşım özelikle 1990’lı yıllarda, kamu girişimciliğinin tasfiyesi ve özelleştirme programına dönüşmüştür. İşletmelerin mülkiyet biçimi ile o işletmelerin etkinlikleri, verimlilikleri arasında ilişki olduğu iddia edilmiştir. Diğer deyişle, bir işletme, sahibi devlet ise verimsiz, özel kesim ise verimli olur biçimindeki anlayış, tüm medya olanakları da kullanılarak, tartışılmaz ve seçeneksiz bir doğru biçiminde sunulmuştur. (Oysa böyle bir iddiayı haklı çıkaracak hiçbir bilimsel dayanak, nesnel ilişki saptanamamıştır.)

Küreselleşmenin azgelişmiş ülkeler üzerindeki en belirgin sonuçlarından biri yönlendirilmemiş sermaye hareketlerinin, finans piyasaların, kontrol dışı piyasa güçlerinin etkin olmasıdır. Sermaye hareketlerinin tamamıyla reel ekonomiden kopmaktadır. Bu ortamda Merkez Bankası bağımsız bir politika (para, faiz ve döviz kuru) izleyememekte, bu şekildeki dönemsel büyüme cari işlemler ve dış ticaret açığını artırmakta, bir yandan da yurt içi faizlerin yüksek olmasına yol açmaktadır.   Bu koşullara giren ulusal ekonomi çok kırılgan, çok savunmasız bir yapıya dönüşmektedir. Ulusal ekonomiler ucuz döviz kuru, yani reel olarak aşırı değerli ulusal para ve yüksek faiz cenderesine tıkanıp kalmış durumda oluyorlar. Çünkü faizlerdeki olası bir indirim yurt dışına sermaye kaçışına yol açmaktadır. Bu da krizin bir ön koşulunu yaratıyor. Öbür yanda, sıcak para girişleri, ithalatı, ithalata dayalı lüks tüketimi, dolayısıyla dış ticaret açığını yükseltmektedir. Dış ticaret açığının büyümesiyle beraber ortaya çıkan güvensizlik ortamı sermaye hareketlerinin yeniden eksi yöne dönmesine neden olmaktadır.

Küreselleşme süreci aynı zamanda, merkez ülkelerde birçok sektörde önemli düzeyde yaşanan fazla üretim sorunuyla da örtüşmektedir. Başta teknolojik gelişmelerin ve içyapılardaki desteklerin yarattığı aşırı üretim sorunu çokuluslu sermayeyi yeni coğrafyalara, yeni pazarlara engelsiz olarak girmeye yöneltmektedir. Bu zorunluluk ise hedef ülke pazarlarındaki üretimin tasfiyesi sonucunu doğurmaktadır.

Küreselleşme yine dünya ölçeğinde çevre sorunlarına, genlerine müdahale edilmiş, insan sağlığına zararlı tarımsal ürünlerin yaygınlaşmasına, gen teknolojili tohumların ve biyoteknolojik hayvan yemlerinin üretimine ve satışına (ki burada “deli dana “ hastalığı akla geliyor), tarım alanında tekelleşmeye yol açmaktadır.

Ulus-devletler üzerindeki yeni dünya düzeni kaynaklı baskılar bu devletlerin sosyal harcamalarını engelleyerek; gıda, sağlık, eğitim gibi en temel İH’nın ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Bugün tahıl üretimindeki artışa karşın, açlık hala büyük sorundur. Sağlığın ve eğitimin paralı duruma getirilmesiyle, bu alanlar kar olgusuyla ilişkilendirilmiş; yoksulların bu hizmetlere ulaşması güçleşmiştir. Sendikal haklar ve iş koşulları ise 1970’li yılların çok gerisine düşürülmüştür.

Oysa küreselleşme ideologları ulus-devletlere bakışlarını insan haklarına (İH) dayandırmaktadırlar. Buna göre söz konusu devletler tekilci yapılarıyla, nüfuz alanları içindeki (etnik, dinsel, mezhepsel, tarikatsal) alt kültürler / kimlikler üzerinde totaliter baskılar kurmuş, bunlara kendilerini ifade etme olanağı tanımamışlardır. Modernizmin pozitivist yapısı, sahip olduğu ilerleme düşüncesiyle böyle bir değerler dizisinin (paradigma) kurulmasına neden olmuştur. Dolayısıyla alt kültürlerin/kimliklerin özgürleştirilmeleri gerekmektedir ki, aynı zamanda bu bir İH sorunudur. Artık dünya üzerinde “İH” sorunları ulusal sınırlar içinde kalamaz. İH’nın herhangi bir şekilde ihlali hangi bölgede olursa olsun müdahale nedenidir. Ulus-devletler bu kurallara uymakla yükümlüdürler, bağlıdırlar.

İlk bakışta olumluymuş gibi görünen bu anlayışın jeopolitik olarak da art anlamlar içerdiği ve (moda değişle) farklı okumalar gerektirdiği çok sürmeden anlaşılmıştır. Azgelişmiş ülkelerdeki demokrasi ve İH sorunlarının kökeninde soğuk savaş dönemindeki müdahalelerin olması bir yana, tek kutuplu dönemde de doğrudan yönlendirmeler belirtilen sorunların temel nedenini oluşturmuştur. ABD’nin hegemonya stratejileri önünde ana engel sayılan ulus-devletlerin uniter yapıları çok kültürlülük/kimliklilik, özgürlük, demokrasi, insan hakları, sivil toplumculuk maskesi altında dağıtılarak, özellikle jeopolitik politikaların uygulanmasına tamamen elverişli güçsüz bölgeler yaratılmak istenmiştir. (Yoksa emperyalizmin büyük bir görev aşkıyla dünyanın her yerine demokrasi, özgürlük, İH götürmek isteyeceğine hangi sağduyulu ve dürüst düşünce sahibi inanır, böyle bir şey nerede görülmüş!) İstençleri ellerinden alınmış devletler yayılma stratejileri yönünde çatışmalara da sürülebileceklerdir.

Uniter yapıları çözülme sürecine sokulan devletler aynı zamanda neo-liberal politikalarında uygulanmasıyla, sosyal niteliklerini de yitirmiş; hoşnutsuzlukları ve istikrarsızlaştırma çabalarını önlemek için içeride daha baskıcı rejimlere dönüşmüş, İH açısından da varolan olumsuz koşullar daha da ağırlaşmıştır.  (Kuçuradi, 2004)

Öte yandan ulus-devletlerin dayandığı bireyin yurttaş kimliği tahrip edilerek, bunun yerine cemaat kimliğinin konmasıyla; hiçbir şekilde demokrasi ve hoşgörü geleneğine, dolayısıyla İH bilincine sahip olmayan tarikat, etnik yapı, aşiret, kabile gibi tanımlamalar yapay bir biçimde geçerli kılınmaya çalışılmış, sanayi toplumu öncesi geri ilişki biçimleri beslenip, güçlendirilmiştir. Bu sürecin en önemli sonucu ise parlamentoların gericileşmesidir.

İH’na verilen yeni içerikle bireylerin değil, cemaatlerin haklarından söz edilmekte, özgürlükler “kimlik“ ifadesine indirgenmektedir.

Bu yaklaşımda grup (cemaat) değerlerinin bireye (kişiye) karşı oluşu, birey özgürlüğünü, yaşam alanlarını yok edici niteliği önemsiz sayılmaktadır. Oysa tam da bu nedenle İH’nın asıl konusunu bireysel haklar oluşturmuştur. Felsefenin konuya bilimsel bakışı da bu yöndedir. (Kuçuradi 2004) Bilimsel yaklaşımlara karşın küreselleşme ideolojisinin yarattığı kavram karmaşasının boyutları çok geniştir ve bu listenin başlarında da İH gelmektedir. Serbest piyasa, özel girişimcilik, dinsel ve etnik kimlik, hatta küreselleşmecilik İH’nın konusu olarak algılatılmaya çalışılmaktadır.

Küreselleşme ile İH arasında koşutluk kurmak için hiçbir ussal neden olmadığı gibi, son tsunami felaketiyle insanlığın olumlu anlamıyla zerre kadar bile “küreselleşemediği”, bir kez daha, açıkça görülmüştür. Elde edilen bilginin azgelişmiş uluslarla paylaşılmadığı gerçeğinin bundan büyük ve bundan acı bir kanıtı olamaz. Dev dalgaların doğacağı bildirilmediği gibi, ilk dalgaların vurarak felaketin başlamasından sonra da, önemli zaman aralıklarıyla gelişmesine karşın sıradaki ülkelere bildirilme gereksinimi duyulmamıştır. Bu durum “uygar Batı”nın Doğu insanına bakışının da, onları insan saymamasının da anlatımıdır. Gitgide artan ölü sayısıyla, yayılan salgın hastalıklarla, kimsesi kalmamış, kaçırılan, saldırıya uğrayan güzelim çocuklarla, kadınlarla, evsiz barksız kitlelerle; felaket bölgelerinde büyük bir acı yaşanmıştır.

Gelişmiş ülkeler yardım yapmak konusunda ilgisiz kalmışlar, ABD ise isteksizlikten de öte, soruna askeri yöntemlerle yaklaşmış, felaketi de kullanarak hegemonyasını yayma çabasını sürdürmüştür. 

Ardından ABD’de, New Orleans’ta yaşanan Katrina kasırgası felaketinde önceden bilinmesine karşın; sosyal harcamalar kapitalizmin ve küreselleşmenin mantığına uymadığından olsa gerek, önlem alınmamış, bölgedeki siyah nüfus desteksiz bırakılmıştır.

Küreselleşme öylesine büyük bir aldatmaca ki, İH’nı kullanırken tam tersine gelişmelere de neden olabilmektedir. Dünyanın en büyük silah üreticisi ve tabi ki satıcısı ülkeler İH komiserliğine soyunmaktalar. Kendi toplumunun azınlığına mensup kadınları hadım eden “gelişmiş” ülke hiçbir uluslararası adalet kuruluşunun sorgusuna konu olmuyor. 1970′lerde, tüm işkenceci hükümetlere işkence aleti satan sadece 2 ABD firması olmasına karşın, 2002’de 22 ülkede işkence aletleri satan 150 firmanın çalışıyor olması, (ki bunların 80’i ABD firmasıdır), yasalara aykırı olduğu halde, işkence aleti satın alan ülkeler içinde, İsveç ve İsviçre’nin de yer alması, küreselleşmenin, yeni dünya düzeninin getirdiklerini iyi kavramak açısından;  çok ilginç ve anlamlıdır. (Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002) Demokrasi önderi geçinen gelişmiş ülkelerin, işkence aletlerini nerelerde kullandıklarını sormak gerekmez mi?

ABD’nin dünyayı, insanlığın onurunu hiçe sayarak Guantanamo askeri üssünde, Irak’ta, CIA uçaklarının tüm dünyadan topladığı insanların konulduğu gizli cezaevlerinde sürdürdüğü işkenceler gizlenme gereği bile duyulmayan açık İH ihlalleridir.

İstanbul’da gerçekleştirilen son “Dünya Felsefe Kongresi” kuramsal tartışmalardan çok, felsefecilerin, hegemonyacı güçlerce insanlığa yaşatılan acılar karşısında, Marks’ın belirttiği gibi, “dünyayı nasıl değiştirmeli” sorusuna yanıt arama çabalarına sahne oldu.

İH önemli ölçüde Batı kaynaklıdır. Kazanımların elde edilmesinde usçu hareketin temeli olan aydınlanma devriminin önemi açıktır. Buna kuşku yok. İH Batı’da uzun bir zamana yayılan sınıf savaşımlarının; kadınıyla, çocuğuyla kitlelerin ödediği büyük bedeller karşılığında kazanılmış,  sömürgeciliğin ve emperyalizmin merkez ülkelere sağladığı varsıllıkla da sürdürülebilmiştir. Dolayısıyla da İH aynı zamanda evrenseldir. (Galtung, 1998) İH Doğu’da gelişseydi Batı’nın yoksun bırakılması düşünülebilir miydi? Ancak çağımızda “uygarlıklar çatışması”, “demokrasi götürmek”, “yeni haçlı seferi” gibi anlatımlarla İH’nın tüm insanlar için ve her zaman istenmediği, üstü kapalı biçimde belirtilmektedir. Yaratılan 11 Eylül gerekçesinin ardında, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizminin güç artırımı hedefleri vardır. Kullanılan “küresel terör” sürekli eşitsizlik, haksızlık ve gerilik üreten koşullardan beslenmektedir ki, gene bunun da kaynağı serbest piyasa, özelleştirme, kamunun tasfiyesi söylemlerinin üretildiği uluslararası tekelci kapitalist dünyadır.

İH hiçbir zaman geriye gidişin alanı olamaz. Öz olarak ilericidir, özgürleştiricidir. İH gerici ilişkiler üretemez. Cemaate, kan bağına dayalı yapıların baskısı altında kadının eşitsiz konumunun pekiştirildiği, bireyin köleleştirildiği totaliter iktidar planları birer İH konusu olarak öne sürülemez.

Ne ki, Türkiye “ılımlı” çikolatası sürülmüş İslamlaştırma programının uygulama alanıdır. Bu program BOP’un doğrudan bir parçasıdır. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı v.d. aydın cinayetlerinin; hatta Sivas ve Gazi katliamlarının, Türkiye’nin Kemalist, dolayısıyla laik yapısını güçsüzleştirme, çöküşünü sağlama; başta parlamentosu olmak üzere Cumhuriyet’in kurumlarını gericileştirme süreciyle ilgisi açıktır. Irak’ı dize getirmek için sürekli katliam yapan, sivillerin üzerine bomba yağdıran, yüz binleri öldürmekten çekinmeyen güç; Türkiye’yi de aynı proje kapsamında İslam devleti yapmaya çalışmaktadır. AKP iktidarı ise hedefin ortak olduğu; başkanlık sistemine geçiş amacıyla dış desteği sürdürülmesi gerektiği hesabını yaparak, dinselleştirme ve İslamlaştırma programını uygulamakta, hatta büyük artış gösteren bu yöndeki misyonerlik çalışmalarına da göz yummaktadır. Günümüzdeki yöneticiler 16. yüzyıldaki kimi yöneticilerin bile gerisindedirler. (Timuroğlu, 2002) Fetva yönetimi bütün yetkileri yerel yönetimlere veren yasal ve yönetsel düzenlemelerle ulus devletin dayanaklarını zayıflatmayı amaçlamaktadır.

Ortadoğu adı altında sürdürülen Balkanizasyon projesine karşı koyabilmek çokkimliklilik, sivil toplumculuk, çokkültürlülük gibi tuzakları bir an önce terk ederek, anlamlı muhalefet seçeneği olan sınıfsal ortaklıkta birleşmekle olanaklıdır. Ancak bu yolla parlamentonun yapısı değiştirilebilirse, demokratik haklar da geliştirilebilir.

Türkiye ve çevresi bir bütündür. Bağımsızlıkçı ve laik kazanımları dış destekle zayıflatmaktan medet umanlar, Troya atları olmayı kendilerine görev bilenler tarih ve gelecek önünde sorumludurlar. Bu coğrafya her zamankinden daha fazla bütünleşmiştir. Türkiye’de bu rolü benimsemek, Irak’a bomba yağdıranlarla birlik olmak demektir.

KAYNAKLAR
Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2002; www.tihak.org.tr
GALTUNG, Johan. 1998 “İnsan Hakları”, Metis Yay.
KUÇURADİ, İoanna       2004 “Felsefe ve İnsan Hakları”, TÜBA Yay.
SAUNDERS, Frances Stonor 2004 “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş”, Doğan Kit.
TİMUROĞLU, Vecihi 2002 “Laikliğin Türk Toplumunda Tarihsel Gelişimi Üzerine Bir Deneme”, “Laiklik Dinin Siyasallaşması ve Şiddet “ içinde, TİHAK Yay.
YETİM, Nalan. 2002 “Küresel Üretim Yapılanmasına Kültürel Yanıtlar” Doğu Batı derg., S.18

Günay Güner
TİHAK Yönetim Kurulu Üyesi