İnsan Haklarında Yeni Sorunlar Yeni Hedefler
Ağustos 6, 2008
(TİHAK (Türkiye İnsan Hakları Kurumu) Başkanı Muzaffer İlhan Erdost’un 10 Aralık (2007) İnsan Hakları Gününde, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde TİHAK tarafından düzenlenen “Emperyalist Kıskaçta Türkiye ve İnsan Hakları” başlığı altında gerçekleştirilen etkinliği açış konuşması.)
İNSAN Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948’de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildi.
Kurul, 1950’de, 10 Aralık’ın, tüm dünyada, “İnsan Hakları Günü” olarak kutlanmasını kararlaştırmıştı.
İnsan hakları açısından, Türkiye’de, ilk bağımsız kuruluş olan İnsan Hakları Derneği, 12 Eylül askeri yönetiminin, ülkeyi, bir yanıyla işkence-evine, bir yanıyla cezaevi hücresine dönüştürdüğü dönemde kuruldu. Bir yanının darağacı, bir yanının “faili meçhul” mezbahası olduğu, insan çürütme birimlerinden insan yok etme kurumlarına değin ülkenin içten içe kanadığı, kan kaybettiği günlerde kurulmuştu İnsan Hakları Derneği.
Nazi faşizminin binlerce demokrat ve devrimciyi, Yahudi ve Çingeneyi, fırınlarda zehirleyerek öldürmüş olması, insan haklarına uluslararası bir statü kazandırılmasının belirleyici nedeni olması gibi, 12 Eylül askeri yönetiminin faşist uygulamaları da, insan haklarının sivil kuruluşlar tarafından savunulmaya başlamasının nedeni oldu.
İki yıl önce, 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla, Türkiye İnsan Hakları Kurumu olarak sunduğumuz bildiride, “Giderek farklı ve birbirine karşıt iki ‘insan hakları’ kümelenmesi oluştuğu”nu belirtmiş ve bu iki farklı, birbirine karşıt yaklaşımları şöyle açıklamıştık:
“Biri, uluslararası sermayeye kumanda eden ve küresel egemenliğin kendi tarihsel mirası olduğunu savlayan küresel faşizmin belirlediği insan hakları. Öteki, 23 Nisan 1920 ve 29 Ekim 1923’ün ulusal bağımsızlık temelinde yükselen laik Cumhuriyetin, devrimci demokratikleşme perspektifine uyarlanmış insan hakları. Yani varolma ve ulus olarak varolma, bağımsız olma, özgür olma, demokratikleşme ve devrimcileşme yolunda insan hakları.
“TİHAK, insan haklarını, ulus olma ve ulus olarak varlığını koruma temeli üzerine inşa ediyor ve insan haklarına, küresel sermayenin küresel perspektifinden bakan anlayışa karşı, insan haklarını, ulusal bağımsızlık temeli üzerinde savunuyor.
“TİHAK, ülkenin varlığını, bağımsızlığını, Cumhuriyetin temel ilkelerini koruyarak demokratikleşmeyi ve devrimcileşmeyi esas alan insan haklarını gündeme taşımanın kavgasını veriyor.”
O günden bugüne iki yıl geçmiş bulunuyor. İnsanların yaşamında ve özellikle ulusların yaşamında iki yıl kısa bir zaman dilimi sayılmak gerekir. Ama bu iki yıl içersinde, kuşaktan kuşağa, kendisi olduğumuz yurdumuzun yabancısı olmaya zorlandığımız, kendimize olduğu kadar, yurdumuza yabancılaştırıldığımız bir sürece çekilmeye koşullandık.
0
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, uzun bir tarihin, denebilirse kapitalist üretimin ve bu üretimle birlikte oluşan uluslaşma sürecinin ürünüdür.
19 Haziran 1215 / Magna Charta Libertum:
“… hiçbir özgür kişi, yasal bir neden olmadıkça yakalanamayacak, zindana atılmayacak, sürgüne yollanmayacak…”
12 Haziran 1776 / Virginia İnsan Hakları Bildirisi:
“Tüm insanlar eşit, özgür ve bağımsız doğar.”
3 Eylül 1791 / Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi:
“İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar, özgür ve eşit yaşarlar.”
10 Aralık 1948 /İnsan Hakları Evrensel Bildirisi:
“Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar.”
Bu notları, bilgilerin yinelenmesi için değil, “insan hakları”nın gerek kavram olarak, gerek statü olarak, uluslaşma sürecine girmekte olan ülkelerde, İngiltere’de, Fransa’da ve Amerika’da oluşmaya başladığını, ulusların ve ulus-devletlerin dünya ölçeğinde belirli ölçüde yaygınlaşmasıyla birlikte evrensel olarak benimsendiğini belirtmek için aktardım.
“İnsan hakları”nın kavram ve temel hak olarak statü kazanmaya başlaması, nasıl ki, toplumsal ölçekte, kapitalist üretimin ve buna bağlı olarak sınıfsal dönüşümlerin seyrini izlerse, uluslaşma da bu süreçte oluşmaya başlar. Feodal devletten ulus-devlete dönüşümle birlikte, uluslaşma, ulus-devlet içinde tamamlanma süreciyle eklemleşir.
Uluslaşma, tek tek ülkelerde, kentsel ve kırsal alanın sanayileşmeye başladığı, ulaşım ve iletişimin birbirlerinden yalıtık toplulukları birbirine eklemlediği, zanaat ve ticaretin geleneksel ve feodal ekonomik birimleri, birbirleriyle ve merkezlerle birleştirip bütünleştirdiği ölçüde tamamlanır.
Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da yaygın olan aşiret yapılarının sosyal açıdan çözülmeye karşı dirençli birlikler olduğu bilinir. Doğal ekonominin ağır bastığı, ulaşım ve iletişimin ulus ortalamasının çok gerisinde kaldığı, eğitim ve öğretimin kırsal alana ulaşamadığı bu bölgelerde, uluslaşmanın tamamlanması, daha yavaş olmuştur. Uluslaşmaya karşıt, kimi etnik, kimi dinsel direnişlerle, uluslaşma sürecinde zaman zaman, yer yer kopmalar ve kırılmalar yaşandığı bilinen olgulardır.
Etnik farklılık, özellikle anadilin farklı olması, etnik kimliğin ve anadilin baskı altına alınması, demokratikleşme sürecinin faşist baskılanmalarla kesintiye uğraması, uluslaşma sürecinde, ayrılmayı, ayrı bir devlet olma arayışlarını da zaman zaman isteklendirdiği, zaman zaman tetiklediği de bilinen olgulardır. Ama bunlar, bir ulusun, içersinde yer aldığı etnik topluluk sayısıyla ifade edilen birçok ulustan oluştuğu anlamına gelmez.
Çünkü ulus, aşiret ve kabile gibi, din ve mezhep gibi, soy ve sülale gibi, tarikat ve cemaat gibi toplulukların bir araya gelmesi, birleşmesi değildir. Ulus, kuşku yok ki, bu toplulukların içinden doğmuştur. Ama kendileri olarak değil, sosyal yapılanma bakımından, ekonomik bakımdan, sınıfsal açıdan nitelik değiştirerek, ulus birliğini oluşturmuşlardır.
Ulus, ırk gibi, soy gibi, din gibi, mezhep gibi niteliklerin bir birliği, bir araya gelmesi olmadığı gibi, ulusu ulus yapan, bu ırksal topluluklardan birinin adının ulusun adı olması da değildir.
Ulus, bireylerin, boy ve soy gibi, ya da kabile ve aşiret gibi birliklerin çözülerek bu birliklere kan bağıyla bağlı olmaktan, köleci bir birliğe bedensel bağlılıktan, feodal bir birlikte toprağa bağlı ve feodal beye bağımlı (serf) olmaktan, tarikat ve cemaatine inançsal bağımlılıktan ulus ölçeğinde yalıtıldığı ve özgürleştiği, ekonomik ve siyasal açıdan yeni bir birliktir.
Ulus birliğinin oluşumunda öncü rol oynayan kavmin (örneğin Türklerin), uluslaşma sürecinde olduğu gibi, ulus-devlet olarak da, öteki kavimler üzerinde kendini egemen konumda algılaması, ulusu, ulus olarak değil, bir ırkın öteki ırklar üzerinde egemen olduğu bir ırk topluluğu olarak, kendisini de, ulus içersinde yer alan ırklar arasında üstün ırk olarak algılamasından kaynaklanır.
Şu var ki, ulus birliği (birimi) içersinde, ırk gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa dönüştürmek de, bu farklılıkları, geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak insanlığın gelişmesini zenginleştirmek de olanaklıdır.
Irk, dil, din gibi farklılıkları derinleştirerek ve birbirinden ayrıştırarak, yeni bir birlik olan ulusu çözüştürerek dağıtmak demek, ulusun öğeleri olan her etnik, dilsel, dinsel topluluğu, ulus kimliğinden yalıtarak, etnik, dilsel ve dinsel bir topluluğa dönüştürmek demektir.
Ortadoğuda ulus-devletlerin başarılı olamadığını, bu devletlerin etnik, dinsel ve dilsel topluluklara ayrıştırılarak, ulus-devlet yerine, Osmanlı “millet” modelinin uygulanmasının istendiğini, bunun CIA analistleri tarafından Türkiye’ye önerildiğini burada anımsatalım.
0
Şunu belirtmeden geçemeyiz:
NATO’nun planı olarak, Türkiye’de ilerici ve devrimci devinimi çökertmek amacıyla, 12 Eylül öncesi derinleştirilmeye başlanan ırk, dil, din ve mezhep farklılıklarını, 12 Eylül yönetimi, ayrıca Kürtler üzerinde baskıyı genişletmek ve yoğunlaştırmak için de kullandı.
(19.10.1983 gün ve 2932 sayılı) “Türkçeden Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun” ile, insanlık tarihinde toplumbilimsel sapkınlığın bir abidesi olarak anılacak olan, “Türk vatandaşlarının anadilinin Türkçe olduğu” vargısı yasallaştırıldı. Evren’in doğrudan katılımıyla son şeklinin verildiği bu yasa ile, “Türk vatandaşlarının anadilinin Türkçe olduğu” yanında, “Türkçeden başka dillerin, anadili olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyet” yasaklandı.
Lozan Andlaşmasına, Anayasaya, altında imzamız bulunan Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirgesine aykırı olarak, düşüncelerin Kürtçe açıklanması, Kürtçe yayın yapılması yasaklanmış, bu yetmemiş, Türkçe bilmeyen ana, gelin, kızkardeş, Diyarbakır Askeri Cezaevinde, oğluyla, eşiyle, kardeşiyle görüştürülmemiş, bir başka anlatımla, bir NATO planı olarak, Kürtlerin, askeri yönetim üzerinden askere ve Türklere karşı düşmanlaştırılması süreci “başarıyla” uygulanmıştı.
Kürt “realitesi” yadsınmış, emniyette, cezaevinde, yalnızca demokrat, ilerici, devrimci oldukları için değil, ayrıca Kürt oldukları için de, daha ağır işkenceler uygulanmış, Kürtlerin ayaklanmasına toplumsal ortam sağlanmıştı.
Galula ve benzeri Amerikan analist ve stratejistleri, ülkeleri kendi içinden bölmenin bir yöntemi olarak, yerel halk ile resmi güçlerin birbirine düşmanlaştırılmasını, bunun için de yerel halka ağır ve onur kırıcı işkence yapılmasını önerdikleri bilinir.
12 Eylül öncesi, sermayenin egemenliğini pekiştirmek için, ırk gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları derinleştirerek, her şeyden önce de emekçi halkı bölerek ve birbirine düşmanlaştırarak, 12 Eylül müdahalesine toplumsal ortam hazırlanmış oldu.
12 Eylül askeri yönetimi, ilericiler ve devrimciler üzerindeki baskıya koşut olarak, Kürt aydınları üzerinde baskıyı yaygınlaştırdı ve yoğunlaştırdı. Yetmedi.
Ülkeyi, dolayısıyla Kürtleri de, “komünist”lerden kurtarmak amacıyla sürdürdüğü baskı ile, etnik özelliklerine göre böldü. Emeği ve emekçiyi bölmekle kalmadı, Türk ile Kürt ayrımcılığını derinleştirerek Kürtleri Türklere karşı ayaklandırdı. Türkiye devrimci hareketini, etnik ayrımcılığın silahlı örgütü PKK’nın (daha sonra yere atacağı) “orak-çekiç”li bayrağının arkasına takarak ve fareli köyün kavalcısı masalında olduğu gibi, birbirine düşürerek yozlaştırdı, Türkiye devrimini ve devrimcisini kanserleştirdi ve Kürtlerin ayrılma ve ayrı devlet kurmasının ortamına Türkiye’yi yaklaştırmış oldu.
o
İHD kurulduğu zaman, Batı ülkelerinden, özellikle de ABD’den, değişik yerlerden ve kurumlardan gelen heyetlerin saldırısına uğradığı bilinir. Bu heyetlerden birini de, merkezi New-York’ta bulunan Helsinki İzleme Komitesi Başkanı Jery Laber ve yardımcıları oluşturuyordu.
Jery Laber ve Lois Whitman’ın hazırladığı Helsinki İzleme Komitesinin 1988 yılı raporunda, “Kürdistan’ın işgal altında olduğu”, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürtlerin isyan halinde bulunduğu” yazılıyor, Türk hükümetinden, “sivillere, savaş hukukuyla ilgili 1949 Cenevre Sözleşmesinin uygulanması” isteniyordu.
ABD’nin 1988 yılı İnsan Hakları Raporunda da, “Kürdistan’ın işgal altında olduğu”, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürtlerin isyan halinde bulunduğu” yazılıyor ve “Türk hükümetinin sivillere savaş hukukuyla ilgili 1949 Cenevre sözleşmesini uygulaması” isteniyordu.
Cenevre Sözleşmeleri (1949), devletler arası savaş hukukuyla ilgili sözleşmelerdir, savaşan taraflar arasında uyulması gereken koşulları belirler.
Soykırım ile savaş suçu, başlıca iki insanlık suçudur. Savaşan taraflar arasında savaş-dışı olan unsurlara, yani savaşta tutsak (esir) düşen askerlere, kadın, çocuk, yaşlı savaşmayan ve savaşamayacak sivillere kötü muamele savaş suçudur.
Türk hükümetinden sivillere Cenevre Sözleşmesinin uygulanmasını istemek, işgal altında bulunan topraklarda, işgale karşı isyan etmiş bulunan örgütlerin, dolaylı olarak, ana-ata topraklarını işgalden kurtarmak için “ulusal kurtuluş savaşı” veren örgüt olarak kabul edilmesini istemek demektir. Birleşmiş Milletler statüsüne göre, ulusal kurtuluş savaşı veren örgütlerin savaşan taraf olarak silahlı eylemleri terör sayılmıyor. Bir başka deyişle, Kürtlerin savaşan taraf olarak kabul edilmesi durumunda, PKK’nın “ulusal kurtuluş savaşı” veren örgüt olarak kabul edilmesinin yolu açılıyor. “Barış” çağrısının arkasındaki amaç da aynıdır, “PKK’nın savaşan taraf” olarak kabul edilmesini dayatmanın bir başka biçimidir. Yani, PKK’nın, Kürtlerin ana-ata yurtları olan toprakları, Türkiye Cumhuriyetinin işgalinden kurtarmak için savaşan örgüt olarak kabul edilmesi dayatılmak istenmektedir. Dolayısıyla savaşan taraf olarak, savaşan karşı tarafın (Türk Silahlı Kuvvetlerinin) askerini öldürmüş olması suç sayılmayacağı, gibi, bu örgütün terör eylemleri de “terör” sayılmayacak. PKK’nın terör örgütü olduğu, bu nedenle ifade edilmekten kaçınılıyor.
Ulusal kurtuluş savaşı veren örgütler ise, Birleşmiş Milletlere, “yarı-devlet” olarak tanınma anlamında “gözlemci” olarak kabul ediliyor. Pentagon’ın, Kuzey Irak üzerinden yürüttüğü ve “Kandil Dağı”nı kapsamı içersine alan olguların ve olayların bu planın parçaları olduğunu belirtmekle yetinelim.
Geçtiğimiz yıllarda, Kuzey Irak’ta, bir mağarada, Türkiye’den giden insan hakları temsilcilerine, PKK bayrağı altında törenle teslim edilen tutsak alınmış Türk askerlerine karşılık, bu tutsak askerlerin sağlam olarak teslim edildiğine ilişkin, teslim alan heyetten alınan imzalı belge, PKK’nın, savaş-dışı unsurlara kötü muamele etmediğinin belgesi olarak kullanılmak amacıyla alınmıştı. Yakın geçmişte, Kuzey Irak’ta, PKK’nın elindeki tutsakları/esirleri kurtarma operasyonu da, böyle bir planın içi dışına vuran bir parçasıydı.
0
6 Aralık (2007) günlü gazetelere, Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarından aktarılan, “Üniter yapıya saygılıyız, ancak tek millete asla asla…” tümcesini açımlamak istiyorum.
İlkin belirteyim ki, “tek millete asla”, kesinlikle federasyon demektir. Federasyona bir anayasa hazırlandığı için de belirtelim ki, hem üniter devlet hem de federasyon istemek, yani tek uluslu devlete karşı çıkmak, bir mantık yanılgısı değilse, AKP’nin yüklendiği (sırtında taşıdığı) Pandora’nın kutusunun kapağını aralamaktır.
Çünkü, burada, “millet” sözcüğüyle, “ulus” ifade edilmektedir; “tek bir millet” ile “Türk ulusu”nun ifade edilmek istendiği açıktır.
“Türk ulusu”, Fransız, Alman, İngiliz ulusları gibi, uluslaşma sürecinde öne çıkan ve belirleyici ölçüde uluslarının kuruluşlarına öncülük eden kavim adlarıyla özdeş adlar olmakla birlikte, burada, “ulus” ile tek bir kavim ya da tek bir ırk ifade edilmemekte, ulus da kavim ya da ırk olarak ifade edilmemektedir. Ulus, burada, kuruluşuna öncülük eden kavimlerin adlarıyla anılmakla birlikte, kavimsel, ırksal, etnik bir kavram değildir. Irak, İran, Suriye gibi, Kanada, Amerika, Şili gibi coğrafya adlarıyla adlandırılan ulusların coğrafik uluslar olmaması gibi.
“Tek bir millete asla…” söylemi, etnik toplulukları, “millet/ulus” olarak algılayan bir anlayışı çağrıştırdığı gibi, Kürt ve Türk toplulukları, etnik kimlikleriyle ulus’la özdeşleştiren bir yaklaşımdır.
“Tek bir millet/ulus” yerine, iki millet/ulus istendiği açıktır. Ama bu istem, aynı zamanda “Türk ulusu”nu, Türk etnik topluluğuyla özdeş sayan bir anlayıştır. “Millet” ile “etnik topluluk” özdeşleştirildiğine göre, iki ulustan değil, iki etnik topluluktan oluşacak bir federasyon istendiği açıktır.
Ama “Türk ulusu”nu oluşturan yalnızca Türkler ve Kürtler değil ki… “Tek millet asla…”, iki millet, yani iki ulus olmalıdır demek yeterli mi?
Türkiye’de Etnik Gruplar kitabında, Peter Alford Andrews elliye yakın etnik topluluk adı veriyor. Bunun açılımını, 1994-1995’te Kürt ayrılıkçı hareketlerinden birinin yayınladığı Sosyalist Altfernatif ‘ten okumak olanaklıdır.
2 Temmuz 1993 Sivas olaylarının ardından, “gerilla”yı, yani PKK’yı, Sivas’a çağıran bu dergide, Ermeni’nin, Türkmen’in, Arab’ın, Laz’ın, Gürcü’nün, Çerkes’in, kısacası “Anadolu halklarının”, Sivas kavşağında, “Türkiye Cumhuriyeti tarafından teslim alındığı, öldürülmeye, mezara konulmaya çalışıldığı”, “Sivas-Amanos hattında gerillanın Anadolu halklarına, Ermeni’ye, Türkmen’e, Arab’a can vereceği, Laz’ın, Gürcü’nün, Çerkes’in doğuşu olacağı” ileri sürülmekteydi.
Devamı var:
“PKK gerillasının, Sivas kavşağında, TC’yi (yani Türkiye Cumhuriyetini) Anadolu’dan sökeceği” yazılıyor ve “çağımızın Bizans’ı TC”nin, “Kemalizmin bu coğrafyadan süpürüleceği” görüşlerine yer veriliyordu.
PKK’nın “Kemalizmi parçalamayı ve bu coğrafyadan süpürmeyi”, “Türk ordusunun merkezi yapısını”, dolayısıyla “Türk devletinin merkezini dağıtmayı” amaçladığı görüşler çerçevesinde, Mecliste yapılan aynı konuşmada ifade edildiği gibi, “PKK bu ülkenin bir gerçeği” sözü ile “tek millet asla” sözü birlikte ele alındığı zaman, burada, ayrılmanın, ayrı devlet olmanın bir basamağı olarak bilinen federasyondan öte amaçlar taşındığı da düşünebiliniyor.
0
“Tek millet asla!” sloganını, geçtiğimiz hafta yayınlanan Otonom dergisinin (sayı: 16) kapağında yer alan, “Seçim 2007” yazılı sandıktan çıkan “İkinci Cumhuriyet” yazısıyla somutlaştırmak da olanaklı.
“Birinci cumhuriyetin çözülüşünü” muştulayan dergi, 2007 seçimlerinden “danışma meclisi” çıktığını savlayarak, ikinci cumhuriyetin, yani federasyonun anayasasının bu Meclisten çıkacağı görüşüne yer veriliyor.
Bu sav yeni ileri sürülmüyor. Seçimlerin hemen ertesinde, “22 Temmuz 2007” seçimlerinin, seçim değil, bir referandum olduğu ileri sürülmüş, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, “Ilımlı Müslüman partinin, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten alan ünlü ulusalcı partileri mağlup ettiği”ni söylemiş, seçimleri bir futbol karşılaşması gibi nitelemişti. “İslam Cumhuriyeti” olan, dolayısıyla şeriat yasalarıyla yönetilen Malezya’yı, Türkiye ile birlikte iki ılımlı İslam ülkesi olarak takdim etmiş olan Holbrooke, bu sözleriyle, 2007 seçimlerinin kendi başarıları olduğunu da duyumsatmış oluyordu.
Amerikan işgali altındaki Irak’ta yeni bir anayasa yapılması gündeme geldiğinde, o zaman ABD dışişleri Bakanı olan Powell’ın, Saddam’ı devirerek yıktıkları laik Irak’ın, bir İslam cumhuriyeti olacağını, “Türkiye ve Pakistan’daki İslam cumhuriyetleri gibi, Irak Anayasasını da şeriat hukukunun, Kuran hukukunun belirleyeceğini” söylediği belleklerde olmalı.
NATO işgali altında Afganistan’da ve ABD işgali altında Irak’ta, “şeriat hukukuna, Kur’an hukukuna” dayalı anayasalar konmasının ardından, Büyük Ortadoğu Projesine endeksli ve ılımlı islama direncin temel dayanağı olan laiklik, 2007 seçimlerinin ardından top ateşine tutulmaya başlandı.
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Başkanı Lagendijk, Zaman’da yayınlanan demecinde, 22 Temmuz seçim sonuçlarını, “Türk ordusunun yüzüne atılan tokat” olarak niteleyecek denli ileri gitti.
Seçim sonuçlarını Financial Times (23 Temmuz) “Laikler ve ordunun dişlerini kıran bir yumruk”, Le Soir (23 Temmuz) “Türkiye’de laikler yenildi”, New York Times “Türk halkı oylarıyla laikleri azarladı” başlıklarıyla verdi.
Bir başka deyişle, 22 Temmuz seçimleri, siyasal partiler arasında demokratik bir seçim olarak değil, laiklik ile ılımlı İslam arasında bir referandum olarak değerlendirildi.
Anımsatalım ki, seçmenin oyu, anayasanın kendisine verdiği siyasal yetkiyle sınırlanmıştır. Seçmen, oy’unda, dinini, mezhebini, tarikatını, etnisitesini değil, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti kavramıyla özdeşleşmiş iradesini kullanır ve devrettiği irade, bu iradedir.
Milletvekili tarikat ve cemaat üyesi olsa da, serapa özgür değildir, seçmenin kendisine devrettiği iradeyle, yani demokratik, laik, sosyal hukuk devletiyle sınırlı bir yetki ve özgürlüğe sahiptir. Devleti, islami kurallar üzerine kurma amacını içersinde taşıyan bir partiye oy verilmiş olması, bu partinin, devletin temelini oluşturan laiklik ilkesi yerine ılımlı islamı koyması, hilafeti getirmeye kalkışması olanaklı olmadığı gibi, genel seçim sonuçlarından Türkiye’nin sistem değiştirdiği sonucunu çıkarmak da olanaklı değildir. Aksi durumda bu, Anayasanın ihlali anlamına gelir, yeri Çankaya değil, Yüce Divandır.
ABD’nin ılımlı İslam kuşatması altında, AB’nin laiklik karşıtı politikaları desteklemesi karşısında, Arap krallık ve emirliklerinin dayattığı şeriat kıskacında, dolara, avroya, riyale teslim olmuş bir ekonominin yoksullaştırdığı, ulus ve ulusallık bilincini körelttiği seçmenin, siyasal iradesini özgür olarak ifade edebildiği söylenemeyeceği gibi, bağlandığı tarikat ya da cemaatin yönlendirmesi doğrultusunda oyunu kullanmış olması da, tarikat ve cemaatlerin iradesini Meclise taşıdığı anlamına gelmez.
Anayasanın, seçmene olduğu kadar, milletvekiline vermediği bir yetki kullanılarak, laik anayasa yerine dindar devlete bir anayasa yapmak, ulus-devlet anayasası yerine federal devlete bir anayasa hazırlamak, tam da anayasanın ihlali anlamına gelir.
Teokratikleşen bir demokrasi, küresel egemenliğin bir boyutu olarak Büyük Ortadoğu Projesine endeksli bir anayasa, (31 Temmuz 2007 günlü Cumhuriyet’te yayınlanan basın açıklamamızda belirttiğimiz gibi) ancak parlamento-içi bir darbe ile olanaklıdır.
0
Türkiye, federasyona ve Büyük Ortadoğu projesine endeksli bir anayasa hazırlamaya niçin ve nasıl geldi?
Çok yineledim, sınıfsal siyasallaşmanın önünün etnik ve dinsel siyasallaşmayla kesilmesi sonucu gelindi buraya.
1961 Anayasasıyla, modern sınıflar temeli üzerinde gelişen ve burjuvaziyi, küçük-burjuvaziyi, işçi sınıfını, sınıfsal açıdan temsil eden siyasal partilerin yerini, etnik, dinsel, mezhepsel temele dayalı partiler, cemaat ve tarikatların güdümüne giren partiler aldığı için.
Bununla kalmadı, günlük yaşamdan çalışma yaşamına, yasamadan yürütmeye, temel eğitimden üniversiteye, tarikat ve cemaatlerin kıskacında, etnik, dinsel ve mezhepsel ayrışmanın girdabında ulus gibi ulusallık da ayaklar altında çiğnenen paspasa benzetildi.
Türkiye buraya nasıl geldiyse, ayrılmanın basamağı olarak bilinen federasyon aşamasına da böyle geldi.
Türkiye’nin, “islamın lideri” olarak, “müslüman ülkelerin uygarlıklar arası ve uygarlıklar içi çatışmalarını önleyeceğini” ve bunun için, yani müslüman ülkelerin lideri olması için laiklikten kendini yalıtması gerektiğini söyleyen “uygarlıklar çatışması”nın ikinci el üreticisi Samuel Huntington’ın, niçin Türkiye’yi üniter/ulus-devlet olmaktan, bir islam cumhuriyeti olmaya yönlendirdiğini, gene Huntington’ın kendisinden okuyalım:
“Küreselleşme, çok kültürlülük, kozmopolitlik, göçler, alt milliyetçilik ve karşı milliyetçilik Amerikan bilincini yıprattı; etnik kimlik, ırk kimliği ve cinsiyet kimliği ön plana geçti ve Amerika’nın dil ve kültürüne yönelik birçok soru işaretini gündeme getirdi. Ulusal tarih eğitimi yerini, etnik tarih ve ırk tarihi eğitimine bıraktı. Amerikalıların ortak değerlere verdikleri önem, çeşitliliğe gösterilen ilginin gerisinde kaldı. Ulusal bütünlük ve ulusal kimlik duygusu erozyona uğradı. 2000 yılından önce ABD bayrağı yarıya indirilmişti, diğer bayraklar Amerikan kimliğine ait olan bayrak direğinin üzerinde daha yükseklerde dalgalanıyordu. Amerikan ulusal birliğine meydan okumalar artıyordu. ABD kimliğinin ileri sürdüğü gibi, tüm insanlığın ortak değerlerini kucaklayan evrensel bir ulus mu? Ya da biz kimliğimizi Avrupalı mirasımızla, Avrupalı kurumlarımızla tanımlayan Batılı bir ulus muyuz? Yoksa tarihimiz boyunca ‘Amerika’nın ayrıcalığı’ görüşünü destekleyenler tarafından ileri sürüldüğü gibi kendimize özgü uygarlığımızla benzersiz miyiz? Ulus olarak etnik, dinsel ve ırksal alt kimliklerimizin ötesine geçen anlamlı bir kimliğe sahip miyiz? Ulusal çıkarlar ulusal kimlikten doğar. Çıkarlarımızın neler olduğuna karar vermeden önce kim olduğumuzu bilmek zorundayız. Ciddi tehditlerle karşı karşıya kalan toplumlar ulusal kimlik duygularını, ulusal hedeflerini, ortak kültürel değerlerini canlandırarak çöküşlerini erteleyebilir, parçalanmalarını sona erdirebilirler. Amerika 11 Eylülden sonra bunu yaptı.”
Bu satırların ardından, Meclisin gündemine alınan anayasanın, federal devletin ve dindar cumhuriyetin anayasası olup olmayacağı sorulabilir. Bu anayasa, Türkiye’nin 11 Eylülü de olabilir, ulusal bayrak, ulusal bayrak olarak gönderde, en yukarda kalır.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ulusal övüncümüz Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasımda, “kral öldü yaşasın kral” sözlerini anımsatırcasına, Suud Kralının krallığını ayağına eğilerek kutsayan Gül’ün Çankaya’sında, gönderde, ulusal bayrağın, hilafetin ve halifenin yeşil sancağı altına çekilmiş olduğu, (Kürtlerin kurtarıcısı Chomsky’nin sözleriyle) “resmi olmayan başkent Diyarbakır”da üç renkli Kürt etnik bayrağının altına çekildiği, dindar ve federal anayasaya uyarlanmış birer tasarım olarak söylenebilir.
Biz ulusal bayrağın bütün bayrakların üstünde tek bayrak olarak gönderde olacağı bir anayasa istiyoruz. Dileriz, böyle bir anayasa için, “11 Eylül” yaşamayız.
Ankara, 10 Aralık 2007
